Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Psikanaliz, çağdaş kültürde çoğu zaman iki yumuşak vaatle dolaşıma sokuluyor. Birincisi, onun insanın kendisini tanımasına yardım eden bir içgörü tekniği olduğu düşüncesi. İkincisi ise, temel hedefinin acıyı hafifletmek, ruhsal gerilimi azaltmak ve kişiyi daha işlevsel bir hayatla yeniden uyumlu hale getirmek olduğu inancı. Bu iki kabul yalnızca gündelik psikoloji dilinde değil; popüler terapi söyleminde, kişisel gelişim endüstrisinde ve modern benlik ideolojisinde de güçlü biçimde yerleşmiş durumda. İnsan, sanki kendi içinde gizli kalmış bir özü keşfedecek; sonra da bu özü doğru biçimde tanıyarak daha huzurlu, daha dengeli ve daha hafif bir yaşam sürecekmiş gibi düşünülüyor.
Oysa hem Adam Phillips hem de Slavoj Žižek, farklı tonlarda ve farklı kuramsal hatlar üzerinden ilerleseler de, tam bu iki klişeyi hedef alır. Phillips, psikanalizi insanı normalliğe ve uyuma geri döndüren bir düzeltme mekanizması olarak değil, arzunun, çelişkinin, huzursuzluğun ve içsel yabancılığın bastırılmadan dinlenebildiği bir alan olarak düşünür. Žižek ise özellikle Lacancı çerçeve içinde, öznenin kendisini bütünüyle bilebileceği ve acıdan arındırılmış bir dengeye ulaşabileceği fikrinin ideolojik bir fantezi olduğunu vurgular. Bu nedenle psikanaliz, onları birlikte düşündüğümüzde, ne kendini keşfetme pedagojisidir ne de duygusal konfor üretme tekniğidir. Daha sert söylemek gerekirse: psikanaliz, insanı kendisine şeffaf hale getirmez; tam tersine, öznenin kendisine bile yabancı olan tarafıyla karşılaşmasını sağlar.
Bu metnin derdi de tam burada başlıyor. Psikanalizi bir rahatlama dili içinde değil, bir sarsıntı ve çözülme pratiği olarak yeniden düşünmek gerekiyor. Çünkü “kendini tanı” buyruğu çoğu zaman özgürleştirici görünse de, özneyi kendi anlatısına hapsedebiliyor; “daha az acı çek” buyruğu ise insana merhamet gibi görünse de, aslında onu daha işlevsel, daha verimli, daha yönetilebilir hale getirmeye çalışan çağdaş normalliğin dili olabiliyor. Adam Phillips ile Slavoj Žižek’i birlikte okumak, tam da bu yüzden verimli: biri psikanalizi normallik fikrinin içinden kurtarır, diğeri onu ideoloji eleştirisinin sert alanına taşır. İkisi birlikte, ruhsal hayatın teselli edici değil, rahatsız edici hakikatini görünür kılar.
Kendini Tanıma Buyruğu: Modern Benliğin En Güçlü Fantezilerinden Biri
Modern özneye en çok söylenen cümlelerden biri şudur: kendini tanı. İlk bakışta bu, etik ve felsefi bir derinlik taşır. Antik çağdan beri kendi üzerine düşünmek, insanın sınırlarını ve imkanlarını fark etmesiyle ilgili ciddi bir çağrıdır. Ama modern psikolojik kültürde bu buyruğun içeriği değişmiştir. Artık kendini tanımak, kişinin kendi duygusal işleyişini bütünüyle çözmesi, travmalarının kaynaklarını ayıklaması, davranış örüntülerini teşhis etmesi ve iç dünyasına dair tutarlı bir açıklama geliştirmesi anlamına geliyor. Böylece özne, kendi ruhunun uzmanı olmaya davet ediliyor. Kendi hikâyesini doğru kurarsa, kendi hakikatine ulaşacağı sanılıyor.
Adam Phillips bu noktada son derece kritik bir yerde durur. Onun metinlerinde insan ruhu, çözüldüğünde dinginleşecek bir makine gibi görünmez. Phillips, normallik fikrine kuşkuyla yaklaşır; çünkü “normal” sayılan ruhsal hayatın da derin bastırmalar, vazgeçişler ve uyum adına ödenmiş bedeller taşıdığını bilir. Ona göre kendimizi tanımak dediğimiz şey çoğu zaman kendimizi açık hale getirmekten çok, kendimiz hakkında kabul edilebilir bir anlatı üretmektir. İnsan, kendi çelişkilerini gerçekten tanımak istemez; onları yaşayabileceği kadar düzenlemek ister. Kendi üzerine düşündüğünü söylerken, aslında kendisini sabit bir kimliğe kapatabilir.
Žižek ise bu meseleyi ideoloji ve özne teorisi içinden radikalleştirir. Öznenin kendisine tam olarak şeffaf olabileceği fikri, ona göre başlı başına bir yanılsamadır. İnsan, kendisini anlattığında yalnızca hakikatini söylemez; aynı zamanda onu biçimlendirir, sansürler, yeniden sahneler. Kendi hikâyesi üzerinde egemen olduğunu sanır, ama tam da bu hikâye, bilinçdışının dolaylı işleyişiyle örülüdür. Kişi kendisini bildiğini düşündüğü anda bile, çoğu zaman kendi semptomatik tekrarlarının içinde yaşamaktadır. Bu yüzden psikanaliz, özneyi kendi içine kapatan bir içsel saydamlık tekniği değil; onun kendi anlatısının boşluklarını, yarıklarını ve çelişkilerini açığa çıkaran bir pratik haline gelir.
Buradaki temel sorun şudur: kendini tanıma arzusu her zaman hakikat arzusu değildir. Çoğu zaman bu arzu, belirsizliği ortadan kaldırma arzusudur. İnsan kendisi hakkındaki muğlaklığa katlanmak istemez. Çelişkili, dağınık, kararsız ve fazlalıklı bir varlık olduğunu kabul etmek zordur. Daha güvenli olan, kendisi hakkında tutarlı bir cümle kurmaktır: “Ben zaten buyum”; “Benim problemim şudur”; “Beni böyle yapan şey budur.” Ama psikanaliz tam burada başlar: o cümlenin altını oymaya başladığı yerde. Özneyi sabitleyen şeyi çözmeye koyulduğunda.
Adam Phillips: Normalliğin İçindeki Bastırma
Adam Phillips’in düşüncesi, çağdaş psikolojik kültür açısından rahatsız edici derecede inceliklidir. Çünkü o, iyileşme dilini kutsamaz. Ruhsal hayatı bir eksik tamamlama programına dönüştürmez. Onun için insan, daha sağlıklı bir versiyonuna yükseltilmesi gereken bir proje değildir. Tam tersine, insanın iç dünyası sapmalar, ikircimler, vazgeçilemeyen arzular ve yarım kalmış isteklerle doludur. Bu açıdan Phillips’in psikanalize yaptığı en önemli katkılardan biri, normalliğin masum olmadığını göstermesidir.
Normal olmak, çoğu zaman yalnızca toplumun talep ettiği düzene yeterince uyum sağlamaktır. Uygun biçimde sevmek, uygun biçimde öfkelenmek, uygun biçimde yas tutmak, uygun biçimde konuşmak, uygun biçimde arzulamak. Bu uygunluk dili, kişiye güvenlik sağlar ama aynı zamanda onun başka ihtimallerini de bastırır. Phillips’in psikanalitik duyarlılığı tam burada belirir: bastırılmış olan yalnızca travmatik içerik değildir; çoğu zaman yaşanmamış hayatın kendisidir. Kişi yalnızca acı çektiği için değil, arzulayabileceği şeylerden vazgeçtiği için de hastalanır.
Bu yüzden Phillips’te psikanaliz, insanı normale döndürme sanatı değildir. Daha çok, kişinin kendi hayatında nelerden vazgeçtiğini, hangi ihtimalleri daha baştan kapattığını, hangi yasakları kendisinin doğal yapısı sanmaya başladığını fark ettiren bir alandır. Psikanalitik çalışma burada bir “düzelme” değil, bir açılma hareketidir. Fakat bu açılma huzurlu değildir. Çünkü insan çoğu zaman acısını bırakmak istemediği gibi, kendi alışılmış kimliğini de bırakmak istemez. Semptom acı verir, ama aynı zamanda bir süreklilik duygusu sağlar. Kişi kendisi hakkında kurduğu anlatıyı korudukça, acısının içinde de tanıdık bir ev hissi bulur.
Phillips’in en güçlü taraflarından biri, insanın kendi çatışmasını hızla açıklayıp kapatma arzusuna mesafeli olmasıdır. Çünkü açıklama, çoğu zaman özgürleştirici değil yatıştırıcıdır. İnsan “Neden böyleyim?” sorusuna çabuk cevap verdiğinde, çoğu zaman o cevabın içinde yerleşir. Oysa psikanalizin daha güç sorusu şudur: “Ben burada neyi sürdürmek istiyorum?” Bu soru özneyi kurbanlık pozisyondan çıkarır. Çünkü o zaman mesele yalnızca bize ne olduğu değil; bizim tekrarın içinde ne yaptığımızdır.
Žižek: Öznenin Bölünmesi ve İdeolojik Fantezi
Žižek’in psikanalizle kurduğu ilişki, özellikle Lacan üzerinden, özneyi bir eksiklik yapısı içinde düşünmeye dayanır. İnsan, kendi içine kapanmış, kendisiyle örtüşen, bilinçli kararlarıyla yaşayan rasyonel bir merkez değildir. O, kendi sözü içinde bölünmüş bir varlıktır. Bir yandan ister, bir yandan geri çekilir; bir yandan hakikat arar, bir yandan kendi yalanına yatırım yapar; bir yandan acısından kurtulmak ister, bir yandan tam da o acının örgütlediği sahnenin dışına çıkamaz. Bu yüzden özne hiçbir zaman kendisiyle tam özdeş değildir.
Žižek’in büyük katkısı, bu psikanalitik bölünmeyi yalnızca klinik alanda bırakmamasıdır. O, öznenin kendini tanıma ve mutlu olma ideallerini ideoloji eleştirisi içine yerleştirir. Günümüz toplumu, görünürde bireyin özgürlüğünü, kendilik bilgisini ve psikolojik farkındalığını teşvik eder. Ama bu teşvikin ardında başka bir talep vardır: işlevsel ol, çözümlenebilir ol, yönetilebilir ol, kendi acını optimize et, iç dünyanı üretkenlik kaybına yol açmayacak biçimde düzenle. Böylece terapi dili, özgürleştirici bir dil gibi görünürken, çoğu zaman çağdaş iktidarın daha incelmiş bir biçimine dönüşür.
Žižek bu yüzden “kendini bil” çağrısına şüpheyle yaklaşır. Çünkü bu çağrı, özneyi daha özgür kılmaktan çok, onun kendi benlik projesiyle özdeşleşmesini sağlayabilir. Kişi kendi travmasını, kırılganlığını, arzularını ve korkularını tanımladıkça sanki daha özgür oluyormuş gibi hisseder. Ama bazen tam tersine, kendi semptomunun estetikleştirilmiş bir yöneticisine dönüşür. Kendisini “bilen” ama bu bilgiyi hiçbir dönüşüme açmayan bir benlik ortaya çıkar. Burada bilgi, değişim değil, savunma üretir.
Žižek’in düşüncesinde acı da aynı biçimde ideolojik olarak çerçevelenir. Çağdaş özneye acısından kurtulması öğütlenir, ama ona arzusu hakkında soru sorması pek önerilmez. Daha iyi hissetmek istenir; ama neden aynı çıkmazı durmadan yeniden ürettiğimizle ilgili sert sorular ertelenir. Žižek’in Lacancı zemini tam burada belirir: özne acıyı yalnızca yaşamaz, kimi zaman onu örgütler; semptom yalnızca dışsal bir arıza değildir, öznenin hakikatinin çarpıtılmış ama ısrarlı bir biçimidir. Bu yüzden psikanaliz, acıyı mümkün olduğunca çabuk silmeye çalışan bir teknik değil; acının özne için ne iş gördüğünü soran bir alandır.
Psikanaliz Neden Bir Kendini Gerçekleştirme Programı Değildir?
Günümüz kültüründe neredeyse her şey kişisel bir gelişim anlatısına bağlanıyor. İnsan ilişkisinde başarısızsa, kendi sınırlarını öğrenmesi gerektiği söyleniyor. Sürekli kaygı duyuyorsa, iç çocuğunu onarması gerektiği söyleniyor. Hayatta sıkışmış hissediyorsa, daha “gerçek benliğine” dönmesi gerektiği söyleniyor. Bu dil ilk bakışta şefkatli görünür; çünkü yargılayıcı değildir, teşvik edicidir. Fakat aynı zamanda çok güçlü bir buyruğu gizler: kendini optimize et.
Psikanaliz ise bu optimizasyon diline ait değildir. Çünkü onun derdi, insanı daha pürüzsüz hale getirmek değildir. Freud’dan Lacan’a uzanan hatta ruhsal yaşam, her zaman bir artık, bir fazlalık, bir kapanmama hali taşır. İnsan kendi arzusuyla tam bir barış kuramaz. Kendi geçmişini bütünüyle simgeselleştiremez. Kendi semptomunu bir çırpıda rasyonelleştiremez. Bu nedenle psikanaliz, öznenin hayatını tamamlanabilir bir projeye dönüştürmez. Kişinin kendisini düzeltmesiyle değil, kendi bölünmüşlüğüyle nasıl ilişki kurduğu ile ilgilenir.
Adam Phillips burada, insanın yaşanmamış hayatlarına dikkat çekerken; Žižek, öznenin bu yaşanmamış hayatları çoğu zaman fantazi düzleminde koruduğunu hatırlatır. İnsan yalnızca mevcut hayatını yaşamaz; yaşayamadığı, ertelenmiş, bastırılmış ve kurgusal hayatlarla da yaşar. Psikanalitik süreç, bu hayalet ihtimalleri de duymayı gerektirir. Ama onların amacı kişiye yeni ve pürüzsüz bir yaşam reçetesi sunmak değildir. Daha çok, öznenin kendi kaybının, kendi vazgeçişinin ve kendi tekrarının mantığını görebilmesini sağlamaktır.
Acıyı Hafifletme İdeali ve Terapi Kültürü
Psikanalizin amacı acıyı hafifletmek midir? Bu soru, ilk bakışta insani görünür. Elbette acı çeken insan acısının azalmasını ister. Elbette ruhsal sıkıntının içinden geçerken teselli, açıklık ve dayanma gücü önemlidir. Ama sorun, acının bizzat kendisinin nasıl düşünüldüğündedir. Eğer acı yalnızca ortadan kaldırılması gereken teknik bir bozukluk olarak ele alınırsa, insanın ruhsal hayatı da yönetilmesi gereken bir performans alanına indirgenmiş olur.
Bugünün terapi kültürü tam da bu noktada dikkatle düşünülmelidir. Her duygu hızla işlevsellik açısından ölçülüyor. Üzüntü uzarsa sorun oluyor, kaygı artarsa düzenlenmesi gerekiyor, yas fazla sürerse patolojiye yaklaştırılıyor, kırılganlık üretkenliği bozarsa müdahale çağrısı geliyor. Böylece acı, varoluşsal bir düğüm olmaktan çıkıp sistemin akışını bozan bir pürüz gibi görülmeye başlanıyor. İnsan daha iyi hissetmeli, çünkü hayatına devam etmesi, üretmesi, ilişki kurması, verimli kalması gerekiyor.
Žižek bu düzenek içinde mutluluk buyruğunun ideolojik karakterini açığa çıkarır. Günümüz öznesi yalnızca mutlu olmaya çağrılmaz; mutlu olmakla yükümlü hale getirilir. Sorun artık yalnızca acı çekmek değildir; yeterince iyi hissedememek de suçluluk üretir. Adam Phillips ise bu noktada daha sessiz ama aynı ölçüde radikal bir itiraz geliştirir: insanın tüm ruhsal hayatını iyileşme ve düzelme kategorileriyle okumak, arzunun karmaşıklığını, semptomun işlevini ve içsel çelişkinin yaratıcı tarafını görmemize engel olur.
Psikanaliz bu yüzden acıyı kutsamaz ama onu hemen susturmaz da. Önce sorar: Bu acı nereden konuşuyor? Bu semptom özne için neyi koruyor? Neyi örterken neyi açığa çıkarıyor? Kişi neden tam da şikâyet ettiği sahnenin dışına çıkamıyor? Neden aynı ilişkisel kalıba dönüyor? Neden kaybettiği şeyin yasını tutmak yerine onun çevresinde semptomatik biçimde dönüp duruyor? Bunlar acıyı azaltma tekniğinin değil, analitik sorgulamanın sorularıdır.
Semptom: Arızadan Çok Bir Düzenek
Psikanalitik düşüncenin en sarsıcı yönlerinden biri, semptomu salt olumsuz bir arıza olarak görmemesidir. Gündelik bakış açısından semptom, giderilmesi gereken bir bozukluk gibi görünür: kaygı, takıntı, fobi, tekrar eden ilişki yıkımları, bedensel gerilim, anlamsız suçluluk. Bunların hepsi özneyi zorlar ve acı verir. Ama psikanalitik açıdan semptom yalnızca eziyet üretmez; aynı zamanda bir denge biçimi kurar. Bastırılmış bir çatışının, yasaklanmış bir arzunun ya da tutulamayan bir yası dolaylı yoldan örgütler.
Žižek’in Lacancı okumasında semptom, öznenin hakikatine dışarıdan eklenmiş bir yabancı madde değildir. Kişi semptomundan şikâyet eder ama aynı zamanda ona yatırım yapar. Çünkü semptom, onun arzusu ile yasa arasındaki düğümü belirli bir biçimde sabitler. Adam Phillips’te de benzer bir incelik vardır: insan kimi zaman sorunun çözülmesini istemez; çünkü sorun çözülürse kendi alışılmış sahnesi dağılacaktır. Şikâyet etmek, değişmekten daha güvenli olabilir. Acı çekmek, bilinmeyen bir açıklıktan daha tanıdık olabilir.
Bu nedenle psikanaliz özneyi semptomunun edilgen mağduru olarak görmez. Burada suçlama yoktur; ama sorumluluk vardır. Kişi, aynı çıkmazı tekrar ederken orada yalnızca başına gelen bir şey yaşamaz. Aynı zamanda belirli bir fantaziyi, belirli bir konumu, belirli bir arzusal örgütlenmeyi korur. Analiz, tam da bu korumanın mantığını görünür hale getirmeye çalışır. Dönüşüm, semptomu hızla ortadan kaldırmakla değil; onun işlevini ve özne için taşıdığı anlamı çözmekle başlar.
Arzu: Mutluluktan Daha Sert Bir Kategori
Psikanaliz, mutluluk merkezli bir düşünce değildir. Onun merkezi kavramı arzudur. Fakat arzu, gündelik dildeki basit isteme haliyle aynı şey değildir. İnsan çoğu zaman ne istediğini bildiğini sanır; ama elde ettiği şey onu tatmin etmez. İstediğini söylediği şeye ulaştığında geri çekilir. Yakınlık ister ama boğulmuş hisseder. Özgürlük ister ama bağımlılığı sürdürür. Sevilmek ister ama sevgiyi sabote eder. Bu çelişkiler, arzunun doğrusal bir ihtiyaç mantığıyla işlemediğini gösterir.
Adam Phillips, arzunun bastırılmış, dolanımlı ve çoğu zaman utançla sarılmış yapısını önemser. İnsan yalnızca istediği şey yüzünden değil, istemesine izin vermediği şey yüzünden de bölünür. Žižek ise arzunun fantaziyle bağını öne çıkarır. Arzu, kendisini doğrudan nesnesinde bulmaz; çoğu zaman bir sahne, bir dolayım, bir eksiklik, bir ertelenme gerektirir. Bu yüzden insanın acısı bazen yoksunluk değil, tatminin kendisi karşısında da yoğunlaşabilir. Çünkü tatmin geldiğinde arzuyu canlı tutan mesafe bozulur.
Burada psikanalizin etiği belirir. Ama bu etik, “iyi ol”, “dengeye gel”, “kendine iyi davran” türünden bir etik değildir. Daha zor bir etik sorar: Kendi arzun karşısında ne kadar dürüstsün? Kendi tekrarının içinde hangi rolü oynuyorsun? Neyi sürekli başkasına yüklüyor, neyi kendi pozisyonundan silmeye çalışıyorsun? Neden aynı sahnede acı çektiğin halde orayı bırakmıyorsun? Psikanaliz, özneyi tam da bu rahatsız edici dürüstlüğe çağırır.

photographed by Bracha L. Ettinger, London 2007
Kaynak: https://commons.wikimedia.org/wiki/
File:Adam_Phillips._Photogr._by_Bracha_L._Ettinger.jpg
Psikanalizin Etiği: Huzur Değil Yüzleşme
Phillips ile Žižek’i birlikte düşünmenin en verimli sonucu, psikanalizi bir bakım teknolojisi olarak değil, bir yüzleşme pratiği olarak yeniden tarif etmektir. Bu yüzleşme, kişinin kendisini tanıdığına inandığı yerde başlar. Kendi açıklamalarının ne kadarının savunma olduğunu, kendi acısının ne kadarının tekrar tarafından örgütlendiğini, kendi hikâyesinin ne kadarının ideolojik bir rahatlık sağladığını fark etmeye başladığında. Psikanaliz özneyi iyi hissetmeye zorlamaz; daha az yalanla yaşamaya zorlar.
Bu nedenle psikanalizin sunduğu şey, şeffaflık değil başka türden bir karanlığa tahammül etme gücüdür. İnsan kendi içinde kapanmayan bir bölge olduğunu kabul ettiğinde, belki daha az mutlu olmaz; ama daha az sahte olabilir. Kendi semptomunu yok edilmesi gereken bir düşman değil, çözülmesi gereken bir düğüm olarak gördüğünde, acı tamamen kaybolmasa bile onunla kurduğu ilişki değişebilir. Kendi arzusunu başkalarının buyruğu sanmaktan vazgeçtiğinde, hayatı daha düzenli olmayabilir; ama daha kendine ait hale gelebilir.
Sonuç
Adam Phillips ile Slavoj Žižek etrafında düşünüldüğünde psikanaliz, ne kendini tanıma pedagojisidir ne de acıyı hafifletme tekniğidir. Phillips, normalliğin ve iyileşme dilinin görünürde masum ama gerçekte bastırıcı tarafını açığa çıkarır; Žižek ise öznenin kendini bilme ve mutlu olma ideallerinin ideolojik niteliğini sertleştirir. İkisi birlikte bize şunu gösterir: insan kendisine tam anlamıyla şeffaf değildir, acı da yalnızca ortadan kaldırılacak bir arıza değildir. Semptom bir mesaj değil yalnızca; bir düzenektir. Arzu bir hedef değil yalnızca; bir çıkmazdır. Psikanaliz ise tam bu düzenek ve çıkmaz içinde öznenin kendi pozisyonunu fark etmeye başladığı yerdir.
Bu yüzden psikanalizin hakikati yatıştırıcı değil sarsıcıdır. Kişiye “kim olduğunu” vermez; kim olduğuna dair anlatısını huzursuz eder. Ona acısız bir denge vaat etmez; acısının, tekrarının ve arzusunun mantığını duymaya zorlar. Belki de psikanalizi hâlâ vazgeçilmez kılan şey tam budur: bizi rahatlatmaması. Çünkü bazen insanı dönüştüren şey iç huzur değil, kendi içindeki yabancıyla nihayet karşılaşabilmesidir.
