Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Aşkın İdealizmin Temel Sorusu
Kant’ın aşkın idealizmi, modern felsefenin en çok yanlış anlaşılan öğretilerinden biridir. Bu yanlış anlama çoğu zaman “idealizm” kelimesinden doğar. İdealizm denildiğinde, sanki dış dünyanın gerçekliği inkâr ediliyormuş gibi düşünülür. Oysa Kant’ın aşkın idealizmi, dış dünyanın varlığını ortadan kaldırmaz. Tam tersine, deneyim dünyasının gerçekliğini korur; fakat bu gerçekliğin hangi koşullar altında bilindiğini sorar.
Kant’ın temel sorusu şudur: Biz nesneleri kendinde oldukları gibi mi biliriz, yoksa onları bize göründükleri biçim içinde mi biliriz? Bu soru, yalnız epistemolojik bir ayrım değildir. Metafiziğin bütün yapısını değiştirir. Eğer nesneleri kendinde oldukları gibi bildiğimizi varsayarsak, akıl deneyimin sınırlarını aşarak dünya, ruh, Tanrı, özgürlük ve koşulsuz olan hakkında bilgi verdiğini sanır. Kant’a göre metafiziğin dogmatik yanılgısı burada başlar. İnsan aklı, kendi bilme koşullarını incelemeden nesnelerin kendinde varlığı hakkında hüküm verir.
Aşkın idealizm bu noktada devreye girer. Kant, uzay ve zamanda sezilen bütün nesnelerin fenomen olduğunu söyler. Fenomen, yanılsama değildir. Hayal değildir. Boş görünüş değildir. Fenomen, deneyimin nesnesidir. Bizim için gerçek olan dünya, uzay ve zaman içinde verilen, deneyim yasalarına göre düzenlenen fenomenler dünyasıdır. Ancak bu dünya, nesnelerin kendinde varlığını olduğu gibi vermez. Nesneler bize, duyarlığımızın biçimleri ve anlama yetimizin kavramları altında görünür.
Bu nedenle aşkın idealizm iki şeyi aynı anda savunur: Deneyim nesneleri ampirik olarak gerçektir; fakat aşkın anlamda kendinde şey değildir. Kant’ın öğretisinin gücü bu çift ayrımdadır.
Aşkın İdealizm Ne Değildir?
Kant, aşkın idealizmi maddi ya da ampirik idealizmden özellikle ayırır. Ampirik idealizm, dışsal şeylerin varlığını kuşku konusu yapar. Dış dünyanın gerçekten var olup olmadığı sorusunu belirsiz bırakır ya da dışsal cisimlerin varlığını inkâra yaklaşır. Kant bu tutumu kabul etmez. Ona göre uzayda sezilen nesneler, deneyim içinde gerçek nesnelerdir. Dışsal sezginin nesnelerini hayal, kuruntu ya da yalnız öznel tasarımlar olarak görmek Kant’ın öğretisi değildir.
Bu ayrım çok önemlidir. Kant’a göre uzay, dışsal sezginin biçimidir. Uzayda verilen cisimler, dış deneyimin nesneleri olarak kabul edilmelidir. Aynı şekilde zaman da içsel duyunun biçimidir. Zamandaki değişim dizileri, deneyim içinde gerçek olarak alınır. Fakat uzay ve zaman, kendinde şeylerin özellikleri değildir. Onlar, bizim duyarlığımızın saf biçimleridir. Bu yüzden uzay ve zamanda verilen her şey, bize görünüş olarak verilir. Kant, dışsal sezginin nesnelerinin gerçek olduğunu kabul eder; fakat uzay ve zamanın, fenomenlerle birlikte, zihinden bağımsız kendinde şeyler olmadığını belirtir.
Burada Kant’ın pozisyonu ince bir yerde durur. Dış dünya inkâr edilmez; fakat dış dünyanın bize veriliş biçimi eleştirilir. Nesneler deneyimde gerçektir; ama bu gerçeklik, bizim bilme koşullarımızdan bağımsız bir “kendinde gerçeklik” olarak kavranamaz. Kant’ın idealizmi bu yüzden psikolojik değil, aşkındır. O, “dış dünya zihnin içinde uydurulur” demez. “Dış dünya, ancak duyarlık ve anlama yetisinin koşulları altında deneyim nesnesi olur” der.
Fenomen: Yanılsama Değil, Deneyim Nesnesi
Kant’ta fenomen kavramı dikkatle anlaşılmalıdır. Fenomen, sıradan anlamda “görünüş” kelimesinin zayıf anlamıyla ele alınırsa Kant yanlış anlaşılır. Fenomen, gerçekliğin karşıtı değildir. Fenomen, bizim için bilinebilir olan nesnedir. Doğa biliminin nesnesi de fenomenlerdir. Fizik, kimya, biyoloji ve astronomi, kendinde şeyleri değil, deneyim içinde verilen fenomenleri inceler.
Bu nedenle Kant’ta fenomenal dünya hayal değildir. Hayal ile fenomen arasındaki fark, deneyim birliğidir. Bir tasarımın nesne sayılabilmesi için, diğer algılarla deneyim yasalarına uygun bir bağlantı içinde bulunması gerekir. Algılar arasında düzenli, kurallı, yinelenebilir ve deneyim içinde doğrulanabilir bir ilişki varsa, burada fenomenal nesneden söz ederiz. Bu nesne kendinde şey olmayabilir; ama deneyim içinde gerçektir.
Kant’ın ay örneği bu noktayı açıklar. Ayda yaşayan varlıkların olup olmadığı sorusu, doğrudan algılanmış bir olguya dayanmayabilir. Ama böyle bir şeyin mümkün deneyimin ilerleyişi içinde keşfedilebileceğini söylemek anlamlıdır. Bir nesnenin deneyim içinde gerçek sayılabilmesi, onun olası algı zincirine bağlanabilmesine bağlıdır. Deneyimin yasalarına göre bir algıyla bağlantılandırılabilen şey ampirik olarak gerçektir. Deneyimle hiçbir ilişkisi olmayan, hiçbir mümkün algı dizisine bağlanamayan şey ise bizim için nesne değildir.
Bu yüzden Kant’ın gerçeklik anlayışı iki düzeylidir. Bir şeyin ampirik olarak gerçek olması, onun deneyim içinde verilebilir ve deneyim yasalarına göre belirlenebilir olmasıdır. Bir şeyin kendinde gerçekliği ise bambaşka bir sorudur. Kant’a göre biz birinci düzeyde bilgi sahibiyiz; ikinci düzeyde ise yalnız düşünürüz, fakat bilemeyiz.
Uzay ve Zamanın Statüsü
Kant’ın aşkın idealizminin temelinde uzay ve zaman öğretisi bulunur. Uzay ve zaman, nesnelerin kendinde özellikleri değildir. Onlar duyarlığın saf biçimleridir. Bu şu anlama gelir: Biz dışsal şeyleri uzay içinde, içsel durumları ise zaman içinde sezeriz. Uzay ve zaman, deneyimden sonra çıkarılmış kavramlar değildir; deneyimin mümkün olmasını sağlayan ön-koşullardır.
Bu nedenle uzay ve zaman hem ampirik olarak gerçek hem de aşkın olarak idealdir. Ampirik olarak gerçektir; çünkü deneyimlediğimiz bütün nesneler uzay ve zaman içinde verilir. Uzay ve zaman olmadan dışsal nesneleri, hareketi, değişimi, eşzamanlılığı ya da ardışıklığı deneyimleyemeyiz. Fakat aşkın olarak idealdir; çünkü kendinde şeylerin bize bağlı olmayan özellikleri olarak bilinemezler. Onlar, şeylerin bizden bağımsız varlık yapısını değil, bizim sezme biçimimizi gösterir.
Bu ayrım, Kant’ın metafizikte yaptığı en büyük müdahalelerden biridir. Dogmatik metafizik, uzay ve zamanı çoğu kez şeylerin kendilerine ait düzenler gibi ele alır. Kant ise uzay ve zamanı bilmenin öznel ama zorunlu biçimleri olarak düşünür. “Öznel” burada keyfi ya da bireysel anlamına gelmez. Tüm insan deneyimi için zorunlu olan aşkın koşul anlamına gelir. Herkes farklı şeyler görebilir; ama dışsal olanı uzay içinde, içsel olanı zaman içinde deneyimler.
Böylece Kant, nesnelerin gerçekliğini ortadan kaldırmadan, bu gerçekliğin deneyim içindeki kuruluş biçimini açıklar. Nesne, bize uzay ve zaman içinde verildiği için bilinir. Fakat bu, nesnenin kendinde varlığının da uzay ve zaman içinde olduğunu kanıtlamaz.
Kendinde Şey ve Aşkın Nesne
Kant’ın en zor ayrımlarından biri kendinde şey ile fenomen arasındaki ayrımdır. Fenomen, nesnenin bize görünüşüdür. Kendinde şey ise nesnenin bizim duyarlığımızdan ve anlama yetimizin koşullarından bağımsız olarak ne olduğu sorusudur. Kant kendinde şeyi bütünüyle yok saymaz. Eğer yalnız görünüş varsa, görünenin neyin görünüşü olduğu sorusu doğar. Fakat kendinde şeyin varlığını düşünmek ile onu bilmek aynı şey değildir.
Bilgi için sezgi gerekir. İnsan sezgisi ise duyusaldır. Duyusal sezgi de uzay ve zaman biçimlerine bağlıdır. O halde uzay ve zaman dışında kalan bir şeyi nesne olarak bilemeyiz. Kendinde şey düşünülebilir; fakat bilginin konusu olamaz. Kant’ın sınırı buradadır. Akıl, fenomenlerin duyusal olmayan nedenini düşünebilir; fakat bunu sezemez. Bu nedenle onu nesne olarak kavrayamaz.
Kant bu noktada “aşkın nesne” düşüncesinden söz eder. Aşkın nesne, fenomenlerin ardında bir nesne gibi bilinen şey değildir. Duyarlığımızın alıcılığına karşılık gelen, fakat kendisi bize verilmeyen düşünsel bir karşılıktır. Fenomenlerin duyusal olmayan nedeni bize bilinmez; çünkü böyle bir neden ne uzayda ne zamanda temsil edilebilir. Uzay ve zaman olmadan insan için sezgi mümkün olmadığına göre, aşkın nesne de deneyim nesnesi haline getirilemez.
Bu ayrım Kant’ın idealizmini Berkeleyci idealizmden ayırır. Berkeley’de nesnelerin varlığı algılanma ile daha doğrudan ilişkilidir. Kant’ta ise mesele, nesnenin yalnız zihinsel bir içerik olması değildir. Mesele, nesnenin bizim için deneyim nesnesi haline gelişinin koşullarıdır. Kendinde şey, bilginin dışında kalır; fakat fenomenin anlamlı olabilmesi için düşüncede korunur.
Deneyim, Algı ve Gerçeklik
Kant’a göre uzay ve zamandaki fenomenler, ancak deneyim içinde gerçeklik kazanır. Bir olgunun algıdan önce gerçek olduğunu söylemek, ya onun deneyimin olası ilerleyişinde karşılaşılabilir olduğunu söylemektir ya da hiçbir belirli anlam taşımaz. Çünkü fenomenler, kendinde şeyler gibi deneyimden bağımsız varlıklar değildir. Onlar, deneyim birliği içinde verilen temsillerdir.
Bu görüş, geçmiş ve gelecek hakkındaki yargıları da açıklar. Geçmişte bir olayın gerçekten meydana geldiğini söylediğimizde, Kant’a göre bu olayın kendinde ve deneyimden bağımsız biçimde elimizde durduğunu söylemeyiz. Şimdiki algıdan hareketle, tarihsel izler, neden-sonuç ilişkileri ve ampirik yasalar üzerinden geriye doğru bir deneyim zinciri kurabileceğimizi söyleriz. Geçmiş olay, mümkün deneyimin düzenli gerilemesi içinde gerçeklik kazanır.
Aynı şey uzayın uzak bölgeleri için de geçerlidir. Gözlemlenmemiş yıldızlardan söz ettiğimizde, onları bütün deneyimden önce uzaya yerleştirmiş olmayız. Onların varlığını, deneyimin mümkün ilerleyişi içinde keşfedilebilir nesneler olarak düşünürüz. Kant için burada belirleyici olan, nesnenin olası deneyimle bağlantısıdır. Deneyimle hiçbir ilişkisi olmayan bir şey, fenomenal anlamda bizim için nesne değildir.
Bu düşünce Kant’ın kozmolojik diyalektik çözümü için belirleyicidir. Çünkü akıl evreni mutlak bütün olarak düşünmek ister. Bütün uzayı, bütün zamanı, bütün geçmişi, bütün geleceği, bütün nedenler dizisini tamamlanmış bir nesne gibi kavramaya çalışır. Fakat deneyim hiçbir zaman böyle tamamlanmış bir bütün olarak verilmez. Deneyim ilerler, genişler, geriler, bağlantılar kurar; fakat evrenin mutlak toplamı bir algı nesnesi olarak verilmez.
Kozmolojik Diyalektik Neden Doğar?
Kant’ın “kozmolojik diyalektik” dediği sorun, aklın dünya hakkında koşulsuz bütünlük aramasından doğar. Akıl, koşullu olanla yetinmez. Bir olay varsa onun nedenini, nedenin nedenini, dizinin başlangıcını, dünyanın sınırını, zamanın ilk anını, uzayın sonunu, basit tözü, özgürlüğü ve zorunluluğu sorar. Bu sorular aklın doğal yöneliminden çıkar. Fakat akıl bu soruları fenomenler alanına uyguladığında çatışmaya düşer.
Kant’ın antinomileri bu çatışmanın örnekleridir. Dünya zaman bakımından başlangıçlı mıdır, yoksa başlangıçsız mıdır? Dünya uzay bakımından sınırlı mıdır, yoksa sonsuz mudur? Bileşik şeyler basit parçalardan mı oluşur, yoksa basit parça yok mudur? Doğa nedenselliğinin yanında özgürlük var mıdır, yoksa her şey doğa zorunluluğuna mı bağlıdır? Akıl bu sorularda hem tez hem antitez için güçlü gerekçeler üretebilir. Bu da metafiziğin neden dogmatik biçimde ilerleyemediğini gösterir.
Aşkın idealizm, bu antinomilerin çözüm anahtarıdır. Çünkü antinomiler, fenomenler dünyasını kendinde şeyler dünyası gibi almaktan doğar. Eğer dünya, bize verildiği biçimiyle fenomenal deneyim düzeniyse, onu tamamlanmış kendinde bütün gibi düşünmek yanlıştır. Dünya, deneyimin olası ilerleyişi içinde verilen fenomenler dizisidir; deneyimden bağımsız tamamlanmış bir nesne değildir. Böylece aklın çelişkisi, nesnenin kendisinden değil, nesnenin yanlış düzeyde düşünülmesinden doğar.
Aşkın Realizm ve Yanılgı
Kant’ın karşısındaki esas konum aşkın realizmdir. Aşkın realist, uzay ve zamandaki fenomenleri kendinde şeyler gibi alır. Yani bize görünüş olarak verilenleri, bizden bağımsız nihai varlıklar sayar. Bu bakış, hem ampirik idealizme hem de metafizik yanılsamaya yol açar.
Aşkın realist için uzaydaki nesneler kendinde şeyler gibi düşünüldüğünden, dış dünyanın varlığı ayrıca kanıtlanması gereken bir probleme dönüşür. Çünkü eğer dışsal nesne zihinden tamamen bağımsız kendinde şey olarak düşünülürse, onunla temsil arasındaki ilişki belirsizleşir. Kant ise bu sorunu başka biçimde kurar. Dışsal nesneler deneyimin nesneleridir. Onların ampirik gerçekliği, deneyim birliğinde verilmeleriyle güvence altındadır. Ama bu gerçeklik kendinde şey gerçekliği değildir.
Bu yüzden Kant’ın aşkın idealizmi, ampirik realizmle birlikte düşünülmelidir. Kant ampirik gerçekliği reddetmez. Deneyim dünyasını, bilimsel bilginin ve gündelik gerçekliğin alanı olarak kabul eder. Fakat bu gerçekliğin aşkın koşullarını gösterir. Bu nedenle Kant hem dış dünyanın ampirik gerçekliğini savunur hem de onun kendinde şey olarak bilinmesini reddeder.
Sonuç
Kant’ın aşkın idealizmi, dış dünyanın inkârı değildir. Uzay ve zamanda verilen nesneler deneyim içinde gerçektir. Fakat bu gerçeklik, kendinde şeylerin doğrudan bilgisi değildir. Biz nesneleri, duyarlığın biçimleri olan uzay ve zaman içinde; anlama yetisinin kavramları altında; deneyim birliği içinde biliriz.
Bu ayrım, kozmolojik diyalektiğin çözümünü sağlar. Akıl dünyayı tamamlanmış mutlak bütün gibi kavramaya çalıştığında çelişkiye düşer. Aşkın idealizm, bu çelişkinin kaynağını gösterir: fenomenler alanı, kendinde şeyler alanı gibi düşünülmüştür.
Kant’ın temel dersi şudur: Deneyim dünyası gerçektir; fakat mutlak değildir. Fenomen bilinir; kendinde şey düşünülür. Metafizik, bu ayrımı koruduğu ölçüde eleştirel hale gelir.
