Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Slavoj Žižek’in yapay zekâ üzerine konuşmasında öne çıkan en güçlü formüllerden biri, yapay zekânın “bileni olmayan bilgi” olarak düşünülmesidir. Bu formül, yapay zekâ tartışmasını bilinç, zeka, hız ya da teknik kapasite sorunundan çıkarıp doğrudan epistemolojinin merkezine taşır. Çünkü burada mesele yalnızca makinenin ne kadar doğru yanıt verdiği değildir; daha temel soru, bu yanıtın arkasında klasik anlamda bilen, deneyimleyen, sorumluluk alan ve kendi bilgisiyle özdeşleşen bir öznenin bulunup bulunmadığıdır.
Modern bilgi anlayışı uzun süre bilen özne etrafında kurulmuştur. Bir şeyin bilgi sayılması, onu bilen, gerekçelendiren, deneyimleyen ya da doğrulayan bir özne fikrinden bağımsız düşünülmemiştir. Kant’ta bilgi, nesnenin kendiliğinden verilmesiyle değil, öznenin duyarlılık ve anlama yetisi aracılığıyla kurulmasıyla mümkündür. Hegel’de bilgi, bilincin kendi yabancılaşmaları içinden geçerek kendisini dönüştürmesiyle düşünülür. Lacan’da ise özne, bilginin sahibi olmaktan çok, dilin ve arzunun yarığında kurulan eksik bir konumdur. Žižek’in yapay zekâ tartışmasına taşıdığı nokta, bu üç hattın çağdaş dijital düzende yeni bir biçimde açılmasıdır: Yapay zekâ bilgi üretir gibi görünür; fakat bu bilginin arkasında bilen bir özne yoktur.
Bilginin Sahibinin Kaybı
Yapay zekâ, özellikle büyük dil modelleri, kullanıcıya yanıt veren bir bilinç gibi görünür. Soruları anlar gibi yapar, kavramları düzenler, metinleri özetler, ilişkiler kurar, açıklamalar üretir. Gündelik deneyimde kullanıcı, karşısında bir “bilen” varmış gibi davranır. Ona soru sorar, ondan hüküm bekler, onu sınar, bazen ona danışır, bazen onun cevabına göre karar verir. Fakat burada ortaya çıkan yapı, klasik anlamda bilen öznenin yapısı değildir. Sistem, bir deneyim alanından konuşmaz; kendi gördüğü, yaşadığı, arzuladığı, hatırladığı ya da sorumluluğunu üstlendiği bir dünyadan söz etmez. Veriler, örüntüler, olasılıklar, model mimarileri ve dilsel ilişkiler üzerinden çıktı üretir.
Bu nedenle yapay zekânın bilgisi, “ben biliyorum” biçiminde değil, kişiliksiz bir “biliniyor” biçiminde işler. Bilgi vardır; ama bilginin sahibi belirsizleşmiştir. Yanıt vardır; fakat yanıtın arkasında konuşan özne yoktur. Cümle kurulmuştur; ama cümlenin dünyayla kurduğu ilişki, bir tanıklık, deneyim ya da bilinç ilişkisi değildir. Yapay zekâ, dilin içinde son derece güçlü biçimde hareket eder; fakat bu hareket, öznenin kendi sözüyle kurduğu sorumluluk ilişkisini içermez. Burada bilgi, sözü söyleyenin varoluşsal konumundan ayrılır.
Sentetik Epistemoloji açısından bu ayrım belirleyicidir. Çünkü yapay zekâ çağında bilginin koşulları artık yalnızca öznenin iç yapısında, bilincin kategorilerinde ya da doğrudan dünya deneyiminde aranamaz. Bilgi, veri kümeleri, model mimarileri, korelasyon düzenekleri, platform altyapıları ve görünürlük algoritmaları içinden geçerek kurulur. Klasik epistemolojide soru, “özne nesneyi nasıl bilir?” biçiminde kurulmuştu. Yapay zekâ çağında soru değişir: Bilgi, bilen özne olmadan nasıl üretilir, dolaşıma girer ve ikna edici hale gelir?
Bu değişim, bilginin yalnızca araçsal düzeyde dönüşmesi değildir. Arama motoru, ansiklopedi ya da veri tabanı da bilgiye erişim aracıdır; fakat büyük dil modelleri, yalnızca bilgiye erişim sağlamaz. Bilgiyi yeniden biçimlendirir, cümleye döker, ilişkilendirir, özetler, yorumlar ve kullanıcıya konuşan bir yüzey halinde sunar. Böylece kullanıcı, yalnızca bir kaynağa ulaşmaz; kendisine yanıt veren öznesiz bir bilgi düzeniyle karşılaşır. Bu düzen, özne yokluğunu gizleyen bir konuşma biçimi üretir. Tam da bu yüzden yapay zekâ, nötr bir teknik araç olmaktan çok, yeni bir epistemolojik sahne kurar.
Sentetik Epistemoloji ve Öznesiz İşleyiş
Sentetik Epistemoloji, yapay zekâ çağında bilginin doğrudan dış dünyaya referansla değil, dünya hakkında toplanmış kayıtlar, veri kümeleri, modelleme teknikleri ve algoritmik düzenekler aracılığıyla üretildiğini savunur. Žižek’in “bileni olmayan bilgi” formülü, bu teorinin özne boyutunu keskinleştirir. Çünkü yapay zekâ yalnızca bilgiyi başka bir yoldan üretmez; bilginin sahibini, kaynağını ve sorumluluk noktasını da değiştirir. Bilgi artık çoğu zaman bir öznenin “ben gördüm”, “ben düşündüm”, “ben gerekçelendirdim” cümlesiyle değil, sistemin ürettiği ikna edici yüzeyle karşılanır. Yeni durumda bilgi, deneyimden koparak yalnızca temsil alanına taşınmaz; temsil de kendi içinde otomatikleşir. Yapay zekâ bir şey hakkında konuşurken, o şeyle doğrudan karşılaşmaz. Bir tabloyu, olayı, kavramı ya da tarihsel durumu ele alırken, onunla yaşayan bir özne olarak ilişki kurmaz. Daha önce üretilmiş metinler, açıklamalar, sınıflandırmalar ve veri izleri içinden bir kompozisyon kurar. Bilgi burada, dünyanın kendisinden çok dünya hakkında birikmiş kayıtların yeniden düzenlenmesiyle görünür hale gelir.
Bu durum bilginin tümüyle yanlış olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, yapay zekâ çoğu zaman son derece yararlı, açıklayıcı ve düzenleyici çıktılar üretebilir. Sorun doğruluk ile yanlışlık arasındaki basit ayrımdan daha derindedir. Asıl mesele, doğru görünen bilginin hangi koşullar altında üretildiği ve hangi özne konumunu askıya aldığıdır. Yapay zekâ doğru bir cümle kurabilir; fakat o cümleyi bilen bir özne olarak kurmaz. Bir kavramı açıklayabilir; fakat o kavramla düşünsel bir hesaplaşma yaşamaz. Bir olayı özetleyebilir; fakat o olay karşısında tanıklık konumunda bulunmaz.
Tam burada yapay zekâ çağının epistemolojik riski belirir: Bilgi, öznesizleştiği ölçüde sorumluluk da dağılır. Yanlış bir bilgi üretildiğinde, bunu kim söylemiştir? Model mi, veri kümesi mi, kullanıcı mı, platform mu, eğitim sürecini kuran şirket mi, görünürlük düzenini belirleyen algoritma mı? Klasik bilgi düzeninde yanıtın arkasında bir yazar, düşünür, tanık, kurum ya da kaynak aranırdı. Sentetik epistemolojik düzende ise bilgi, çok katmanlı teknik ve kurumsal bir işlemden geçerek ortaya çıkar. Böylece bilginin kaynağı tekil bir özne olmaktan çıkar; dağıtılmış, parçalı ve çoğu zaman görünmez bir altyapıya yayılır.
Žižek’in konuşmasının önemi burada daha açık hale gelir. Yapay zekâyı yalnızca insanlığın ürettiği yabancılaşmış bir töz olarak düşünmek yeterli değildir. Evet, yapay zekâ insan emeğinden, dilinden, arşivinden, metinlerinden ve kültürel üretiminden beslenir. Bu anlamda kolektif bir dijital töz gibi işler. Fakat sorun yalnızca bu tözü kimin kontrol edeceği değildir. Daha temel mesele, bu tözün özne işlevini nasıl taklit ettiği, fakat öznenin eksiklik, arzu ve sorumluluk yapısını taşımadan bilgi ürettiğidir. Yapay zekâ konuşur; fakat konuşan özne değildir. Bilgi verir; fakat bilen değildir. Yanıt üretir; fakat yanıtın sorumluluğunu öznel olarak üstlenmez.
Sentetik Epistemoloji, yapay zekâyı yalnızca bilgi teknolojisi olarak değil, bilgi ile özne arasındaki tarihsel ilişkinin kırıldığı yer olarak ele almalıdır. Klasik epistemoloji için bilginin koşulu bilen öznenin imkânlarıydı. Yapay zekâ çağında ise bilginin koşulları veri setlerinde, model mimarilerinde, optimizasyon hedeflerinde, platform ekonomilerinde ve algoritmik görünürlük rejimlerinde yazılı hale gelir. Bu kayma, Kantçı soruyu yeniden kurar: Bilgiyi mümkün kılan koşullar artık nerede yazılıdır? Öznenin içinde mi, yoksa öznenin dışına taşmış teknik düzeneklerde mi?
“Bileni olmayan bilgi” formülü, bu soruya güçlü bir kapı açar. Yapay zekâ çağında bilgi, bilen öznenin ortadan kalktığı bir boşlukta değil, özne işlevini taklit eden teknik bir düzen içinde üretilir. Burada özne tamamen kaybolmaz; fakat yeri değişir. Kullanıcı, soran, talep eden, yönlendiren ve çoğu zaman çıktıyı kullanan konuma çekilir. Model, yanıt üreten kişiliksiz bilgi yüzeyi olarak işler. Platform ise bu ilişkinin ekonomik, teknik ve görünürlük koşullarını belirler. Böylece bilgi, özne ile dünya arasındaki doğrudan ilişki olmaktan çıkar; kullanıcı, model, veri ve platform arasındaki sentetik bir düzenlemenin ürünü haline gelir.
Yeni çağda felsefi görev, yapay zekânın insan gibi bilinçlenip bilinçlenmediğini sormakla sınırlı kalamaz. Daha acil soru, bilginin öznesizleştiği bir çağda doğruluk, sorumluluk, yorum ve eleştiri imkanlarının nasıl korunacağıdır. Yapay zekâ, bilginin yüzeyini hızlandırır; fakat bu hız, bilginin koşullarını daha görünmez hale getirir. Cevap hazır gelir, fakat cevabın hangi arşivden, hangi modelden, hangi görünürlük düzeninden, hangi dışlamalardan ve hangi optimizasyonlardan geçtiği çoğu zaman belirsiz kalır.
Sentetik Epistemoloji tam da bu belirsizlik alanını adlandırır. Bilgi artık yalnızca “ne doğrudur?” sorusuyla değil, “bu doğru hangi düzenek tarafından üretildi?”, “hangi özne konumu askıya alındı?”, “hangi veri dünyası görünür kılındı?”, “hangi deneyim dışarıda bırakıldı?” sorularıyla birlikte düşünülmelidir. Žižek’in yapay zekâ üzerine konuşması, bu noktada kuramın psikanalitik ve Hegelci damarını güçlendirir. Çünkü bilginin öznesizleşmesi, yalnızca teknik bir mesele değil; öznenin, arzunun, sorumluluğun ve gerçeklikle ilişkinin yeniden düzenlenmesidir.
Sonuçta yapay zekâ çağında bilgi, bilen bir öznenin dünyaya yönelmesinden çok, öznesiz işleyen sentetik bir düzenin ürettiği yanıtlar halinde dolaşıma girer. Bu, insan öznesinin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez. Fakat özne artık bilginin merkezinde güvenli bir yer tutmaz. O, sistemden yanıt alan, yanıtı kullanan, bazen ona teslim olan, bazen onu denetlemeye çalışan kırılgan bir konuma yerleşir. Yapay zekânın epistemolojik önemi buradadır: Bilgiyi çoğaltırken bilenin yerini belirsizleştirir. Sentetik Epistemoloji için asıl sorun da tam olarak budur: Bilginin üretildiği, fakat bilenin kaybolduğu bir çağda düşünmek.

[…] Kaynak: Filomythos, “Bileni Olmayan Bilgi: Yapay Zekâ Çağında Öznesiz Epistemoloji” […]