Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Kavramın Eşiği
Shoshana Zuboff’un son dönemde yeniden öne çıkardığı “fusion scenario” kavramı, gözetim kapitalizmini yalnızca piyasanın aşırılığı olarak değil, devlet iktidarıyla birleşmeye yatkın bir egemenlik biçimi olarak düşünmeye zorlar. Burada mesele teknoloji şirketlerinin devlete veri satması ya da devletin özel sektörden teknik hizmet alması değildir. Zuboff’un 2025 tarihli Carr-Ryan metninde tarif ettiği şey daha serttir: gözetim kapitalistleri, ellerindeki benzersiz bilgi ve davranışsal müdahale kapasitesini yürütme gücünün hizmetine sunar; buna karşılık devlet, onların veri çıkarma ve hukuktan kaçınma düzenini fiilen korur. Böylece piyasa ile devlet arasındaki klasik sınır bulanıklaşmaz yalnızca; iki ayrı iktidar mantığı, birbirini tahkim eden tek bir rejime doğru kayar.
Bu nedenle “fusion scenario”yu yalnızca yeni bir politik slogan gibi okumak eksik kalır. Kavram, Zuboff’un yıllardır kurduğu “gözetim kapitalizmi mi demokrasi mi?” karşıtlığının daha ileri bir aşamasını gösterir. Harvard Kennedy School bünyesindeki 2024–2025 ve 2025–2026 çalışmaları da aynı soruyu kurumsal bir başlık haline getiriyor: “Who knows, who decides?” Yani kim biliyor, kim karar veriyor? Zuboff açısından çağımızın temel krizi artık sadece mahremiyet kaybı değildir; bilgi üzerindeki mülkiyetin, karar süreçleri üzerindeki egemenliğe dönüşmesidir. “Fusion scenario” bu dönüşümün istisna değil, belirli koşullarda sistemin doğal eğilimi olduğunu söyler.
Gözetim Kapitalizmi Başından Beri Neden Siyasaldı?
Zuboff’un düşüncesini doğru okumak için şu ayrımı netleştirmek gerekir: gözetim kapitalizmi hiçbir zaman yalnızca ekonomik bir model değildi. Zuboff’un 2025 metninde yeniden vurguladığı üzere, bu şirketler geniş bilgi ve iletişim alanları üzerinde fiilî mülkiyet kurdular; insan verisini gizlice çektiler; sonra bu veri stoklarını davranışı ölçekli biçimde etkilemek için kullandılar. Bu süreç zaten başından itibaren toplumsal güveni aşındıran, kamusal alanı kutuplaştıran ve demokratik kurumlarla rekabete giren bir iktidar mantığı üretiyordu. Başka bir deyişle, piyasa burada yalnız mal ve hizmet üretmiyordu; toplumsal gerçekliğin altyapısını da biçimlendiriyordu.
Tam da bu yüzden “fusion scenario” bir sapma değil, içkin bir eğilimin açığa çıkmasıdır. Şirketlerin asıl hedefi kullanıcıyı tanımak değildir; onu öngörülebilir, yönlendirilebilir ve gelir üretir hale getirmektir. Bu yüzden bu düzenin hukukla ilişkisi yapısal olarak gergindir. Demokrasi hukuku genellik, hesap verebilirlik ve kamusal denetim ister; gözetim kapitalizmi ise gizlilik, tek taraflı veri çıkarımı ve özel mülkiyet içinde saklanan bilgi tekeliyle çalışır. Zuboff’un son metinlerinde bu yüzden “özgürlük” sözcüğü liberal piyasa retoriğindeki anlamıyla değil, hukuktan kaçışın kurumsal adı olarak görünür. Devlet ile şirket tam da burada buluşur: biri yürütme gücü sağlar, diğeri toplumu okunabilir ve işlenebilir bir veri alanına çevirir.
Birleşmenin Mantığı: Bilgi Gücü ile Yürütme Gücünün Alışverişi
“Fusion scenario”nun merkezinde bir alışveriş vardır. Şirketler devlete sıradan bir teknik destek sunmaz; nüfus ölçeğinde davranış bilgisi, hedefleme kapasitesi, arayüz hakimiyeti ve algoritmik etki imkânı sunar. Devlet de buna karşılık bu ekonomik yapının hukuki ve siyasal dokunulmazlığını genişletir. Zuboff’un 2025 tarihli satırlarında bu ilişki çok açık kurulur: şirketler bilgi kapasitelerini devlet gücünün hizmetine koşar; devlet de onların “her türlü insan verisini çekme lisansını” yeniler ve çekirdek ekonomik işlemlerini itirazdan korur. Bu, klasik lobi faaliyeti değildir. Burada sermaye yalnız yasayı etkilemeye çalışmaz; yasa üstünde fiilî bir ayrıcalık rejimi talep eder.
Bu yüzden “fusion scenario”yu korporatizm ya da kamu-özel ortaklığı gibi yumuşak kavramlarla düşünmek yanıltıcı olur. Kamu-özel ortaklığında en azından biçimsel olarak tanımlanmış bir kamusal amaç bulunur; burada ise kamusal amaç giderek şirket mantığına göre yeniden yazılır. Devlet yurttaşı hak taşıyan özne olarak değil, güvenlik, verimlilik, öngörü ve uyum bakımından yönetilmesi gereken bir veri nüfusu olarak görmeye başlar. Şirket de kullanıcıyı müşteri olarak değil, davranışsal artık üreticisi olarak ele alır. İki rejim birleştikçe yurttaş ile kullanıcı arasındaki fark silinir; kişi, hem yönetilen hem de çıkarılan bir varlığa indirgenir. Bu, gözetim kapitalizminin devletleşmesi kadar devletin de platformlaşmasıdır.
Neden Bu Klasik Otoriterlik Değil?
Bu yeni durum eski devlet şiddetinin basit bir dijital tekrarı değildir. Klasik otoriterlik daha görünürdür: yasaklar koyar, kapatır, sansürler, cezalandırır. “Fusion scenario” ise bunları ortadan kaldırmaz, ama öncesine yeni bir katman ekler. Kapatmadan önce sıralar; yasaklamadan önce puanlar; sansürlemeden önce görünürlüğü ayarlar; cezalandırmadan önce davranış örüntülerini çıkarır. Bu yüzden burada iktidar salt baskı değil, aynı zamanda yönlendirme, önceden biçimlendirme ve olasılık alanını kapatma biçiminde işler. Zuboff’un 2024–2025 hattında asıl tehlike tam budur: demokratik toplumun altyapısı, yurttaşın kendi karar ufkunu kurduğu ortak alan olmaktan çıkıp davranışsal müdahalenin işletim sistemine dönüşür.
Bu nedenle “fusion scenario”nun tehdidi yalnız ifade özgürlüğüne yönelik değildir; özne oluşumuna yöneliktir. Kişi neye maruz kaldığını, neyin neden önüne düştüğünü, hangi içerik akışının hangi amaçla düzenlendiğini, kendi davranışlarının hangi çıkarım zincirlerine bağlandığını bilemez hale gelir. Zuboff’un “kim biliyor, kim karar veriyor?” sorusu burada siyasal ontolojiye dönüşür. Çünkü bilgi tekeli karar tekeline, karar tekeli de gerçeklik tekeline doğru gider. Bir toplum kendisi hakkında neyi kimin bildiğini denetleyemiyorsa, kısa süre sonra kendi geleceğini de denetleyemez.
Demokrasi Açısından Kırılma Noktası
Demokrasi yalnız seçimlerden ibaret değildir; bilgi akışının, kamusal tartışmanın ve hukukun genel uygulanabilirliğinin belli bir zeminde korunmasını gerektirir. Zuboff’un 2024 sonbaharında Harvard’daki konuşmada çizdiği çerçeve bu yüzden önemlidir: sorun yalnız veri güvenliği değil, kurala dayalı düzenin dijital dünyada rutin biçimde uygulanıp uygulanamayacağıdır. Aynı etkinlikte Margrethe Vestager ve Beeban Kidron gibi isimlerin vurguladığı nokta da buydu: mesele teknik inovasyon değil, güçtür. Zuboff ise bu aşamada sıradan regülasyon dilinin yetersiz kaldığını, çünkü artık karşımızda pazarlık edilebilir bir endüstri değil, toplumsal düzenin kategorik olarak ahlaksız ve yıkıcı bir formu bulunduğunu söylüyordu. Bu, çok sert bir tezdir; ama “fusion scenario”yu anlamak için bu sertliği korumak gerekir.
Buradan bakınca “fusion scenario”, demokrasinin dış düşmanı değil, iç erozyon modelidir. Seçimler sürer, kurumlar görünürde ayakta kalır, hukuk metinleri yürürlükte durur; fakat bilginin fiilî dolaşımı, kamusal görünürlüğün ayarı ve kuralın uygulanma eşikleri özel-yoğunlaşmış iktidar merkezlerince belirlenmeye başlar. O zaman demokrasi biçimsel olarak mevcut olsa da maddi olarak boşalır. Filomythos çizgisinden söylersek: temsil sürer, fakat temsilin koşulları artık kamusal değildir; bakış hâlâ dolaşımdadır, fakat bakışın mimarisi özelleşmiştir; boşluk ise özgürlüğün alanı olmaktan çıkıp manipülasyonun karanlık bölgesine dönüşür.
Türkiye İçin Neden Verimli Bir Mercek?
Türkiye bağlamında bu kavramın verimli oluşu, her şeyi aynı torbaya atmasından değil, tam tersine belirli ayrımları görünür kılmasından gelir. Türkiye’de dijital alan üzerine düşünürken çoğu zaman iki kolay şemaya düşülür: ya bütün kötülük “devlet sansürü” diye okunur ya da bütün mesele “platform şirketlerinin açgözlülüğü” diye geçilir. “Fusion scenario” bu ikiliği kırar. Soruyu şöyle kurar: hangi anda platform mantığı ile yürütme mantığı birbirini güçlendirmeye başlıyor? Hangi anda hukuk, yurttaşı koruyan genel ilke olmaktan çıkıp seçici biçimde askıya alınan bir teknik araca dönüşüyor? Hangi anda iletişim altyapısı, kamusal müzakerenin zemini değil, davranışsal ayarlamanın sessiz laboratuvarı haline geliyor? Bu sorular Türkiye’ye özgü olmak zorunda değildir; ama Türkiye gibi kırılgan demokratik alanlarda çok daha keskinleşir.
Burada aceleci benzetmeler yerine yapısal okuma daha doğru olur. “Fusion scenario” Türkiye’de ancak şu dört düzlemde dikkatle tartışılırsa işe yarar: verinin kimde yoğunlaştığı, kamusal iletişim altyapısının kimin kurallarına göre işlediği, hukukun dijital alanda ne kadar tutarlı uygulandığı ve yurttaşın kendi hakkında üretilen bilgiye ne kadar erişebildiği. Bu çerçeveyle bakıldığında mesele yalnız sansür değil; görünürlük ekonomisi, platform bağımlılığı, veri tekeli, hukuki seçicilik ve siyasal sadakat arasındaki ilişkidir. Kavramın gücü de burada yatar: bize tek bir olay değil, bir rejim formu okuma imkânı verir.
Sonuç
Zuboff’un “fusion scenario” kavramı, gözetim kapitalizminin yeni bir aşamasını adlandırıyor: şirketlerin bilgi gücü ile devletin yürütme gücünün, hukuktan kaçışı ortak çıkar olarak benimsediği bir eşik. Bu eşikte veri, artık sadece kâr için değil, yönetim için de stratejik hale gelir; hukuk, sadece düzenleme aracı değil, istisna üretim mekanizması olur; yurttaş ise sadece tüketici değil, aynı zamanda okunacak, yönlendirilecek ve önceden işlenecek bir nüfus birimine indirgenir. Böyle bir rejimde demokrasi bir gecede yıkılmaz; yavaşça işlevsizleşir. Asıl mesele de budur: “fusion scenario” bize dijital çağın yeni tiranlığını değil sadece, onun yeni normallik biçimini de gösterir.
Bu yüzden kavramı güncel bir Amerikan tartışması olarak değil, bilgi uygarlığının genel krizini anlamak için temel bir araç olarak almak gerekir. Filomythos açısından burada açılan soru nettir: kim görüyor, kim karar veriyor, kim korunuyor ve kim yalnızca veri olarak kalıyor? “Fusion scenario” bu dört sorunun aynı anda sorulmadığı hiçbir dijital demokrasi tartışmasının yeterli olmadığını hatırlatıyor.
