Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Hegel’in Hukuk Felsefesinin Prensipleri kitabının önsözündeki ünlü cümle, onun felsefesinin en yanlış okunan noktalarından biridir: “Akli olan edimseldir; edimsel olan aklidir.” Bu cümle, ilk bakışta var olan her şeyin haklı çıkarılması gibi görünebilir. Oysa Hegel’in burada kullandığı wirklich ve Wirklichkeit sözcükleri, yalnızca dış dünyada bulunmak, fiilen varlık kazanmış olmak ya da mevcut düzen içinde yer almak anlamına gelmez. Hegel’in “edimsellik” dediği şey, sıradan varoluştan daha güçlü bir kavramdır: bir şeyin kendi kavramına uygun biçimde gerçekleşmiş, iç zorunluluğunu dış varoluşunda kazanmış olmasıdır.
Hegel’in cümlesi “var olan her şey aklidir” diye çevrilemez. Hegel için yalnızca bulunan, yalnızca süren, yalnızca yürürlükte olan şey henüz hakiki anlamda edimsel değildir. Bir şey görülebilir, işleyebilir, tarihsel olarak kurulmuş olabilir; ama kendi kavramıyla çelişiyorsa, iç zorunluluğunu kaybetmişse, yalnızca alışkanlık ya da dış baskı yoluyla ayakta duruyorsa, Hegelci anlamda edimsel değildir. Edimsellik, varlığın hakikat kazanmış biçimidir.
Felsefenin Görevi: Olanı Kavramak
Hegel aynı önsözde felsefenin görevini açıkça belirtir: “Olanı kavramak felsefenin görevidir; çünkü olan, akıldır.” Bu cümledeki “olan”, rastgele meydana gelen her olayın toplamı değildir. Hegel burada felsefeyi soyut isteklerden, iyi niyetli tasarımlardan ve “dünya nasıl olmalıydı?” türü dışsal öğütlerden ayırır. Felsefe, kendi çağının iç yapısını, o çağda gerçekleşmiş akli biçimi kavramaya çalışır.
Burası önemlidir. Hegel, felsefeyi mevcut dünyaya dışarıdan ahlak dersi veren bir faaliyet olarak görmez. Hegele göre felsefe, dünyanın üstüne soyut bir ideal koymaz; dünyada zaten işlemiş olan kavramsal yapıyı düşüncede kavrar. Fakat bu kavrama, basit bir onaylama değildir. Çünkü “olanı kavramak”, yüzeyde görüneni olduğu gibi kabul etmek demek değildir, onun iç zorunluluğunu, çelişkisini ve kavramla ilişkisini anlamaktır.
Hegel’in karşı olduğu şey, felsefenin yalnızca öznel kanaate, duyguya ya da tasarıya dönüşmesidir. Hakiki düşünce, bir şey hakkında kişisel görüş bildirmek değil, “şeyin kavramını” yakalamaktır. Bu nedenle edimsellik sorusu, her zaman şu soruyla birlikte gelir: Bu var olan şey, kendi kavramına uygun mudur? Dışarıda bulunması yeterli midir, yoksa kendi iç ölçüsünü gerçekleştirmiş midir?
Wirklichkeit: İç ile Dışın Birliği
Hegel, Felsefi Bilimler Ansiklopedisinin Mantık bölümünde edimselliği çok açık bir formülle tanımlar: “Edimsellik, öz ile varoluşun ya da iç ile dışın dolaysız hâle gelmiş birliğidir.” Bu tanım, Hegel’in neyi kastettiğini gösterir. Edimsellik, yalnızca dış varoluş değildir; yalnızca içsel öz de değildir. Hakiki edimsellikte iç olan dışa çıkar, dış olan içsel özün taşıyıcısı hâline gelir.
Bir şeyin yalnız içte kalması, onu edimsel yapmaz. Bir ilke, bir düşünce, bir hak, bir özgürlük iddiası yalnızca niyet olarak kalırsa henüz edimsel değildir. Ama dışarıda bulunan bir şey de, içsel kavramından kopmuşsa hakiki değildir. Hegel’in edimsellik kavramı tam bu ikili kopuşa karşıdır: iç ile dış, kavram ile varoluş, öz ile görünüş birbirinden ayrıldığında hakikat zayıflar. Bu nedenle Wirklichkeit, gündelik “gerçeklik” kelimesinden daha yoğundur. Hegel’in Almanca sözcüğünde wirken, yani etki etmek, işlemek, edimde bulunmak anlamı da duyulur. Edimsel olan, yalnızca duran şey değildir; kendi iç ilkesini dışta işletebilen şeydir. Bir kurum, bir düşünce, bir hak, bir sanat biçimi ya da bir yaşam düzeni ancak kendi kavramını dış varoluşunda taşıyabildiği ölçüde edimseldir.
Dasein, Realität ve Wirklichkeit Ayrımı
Hegel’i doğru okumak için Dasein, Realität ve Wirklichkeit ayrımını korumak gerekir. Dasein, belirli varlık ya da orada-bulunuştur. Bir şey artık vardır; belli bir biçim kazanmıştır. Fakat bu düzey henüz hakikat düzeyi değildir. Çünkü bir şeyin yalnızca orada bulunması, onun kendi kavramına uygun olduğunu göstermez.
Realität, bir şeyin belirlenmiş gerçekliği, dış dünyadaki içerik kazanmış hâlidir. Fakat Hegel açısından bu da edimsellikle aynı şey değildir. Bir şey realite kazanabilir; yani belirli özellikleriyle mevcut olabilir. Ama bu realite, kavramla uyum içinde değilse hakiki değildir. Hegel’in felsefesinde hakikat, kavram ile realitenin uygunluğunda ortaya çıkar.
Hegel bu noktayı çok çarpıcı bir örnekle açıklar: “Felsefede hakikat, kavramın realiteye karşılık gelmesidir.” Ardından beden ve ruh örneğini verir. Beden realite, ruh kavram gibidir; ama beden ile ruh birbirine uygun değilse hakiki birlik bozulur. Hegel’in ölü beden örneği burada belirleyicidir: ölü insan bedeni hâlâ bir varoluştur, fakat artık hakiki değildir; çünkü kavramını, yani canlılık ilkesini taşımayan bir varoluşa dönüşmüştür.
Bu örnek, edimsellik sorununu açıklaştırır. Ölü beden hâlâ “vardır”; ama yaşamın hakikatini gerçekleştirmez. Aynı şekilde bir kurum da var olabilir, bir yasa yürürlükte olabilir, bir ilişki biçimi sürebilir; fakat kendi kavramını taşımıyorsa hakiki anlamda edimsel değildir. Hegel için yalnızca varlık yetmez. Varlığın kendi kavramına uygun olması gerekir.
Kavram: Şeyin İç Ölçüsü
Hegel’de Begriff, yani kavram, yalnızca zihindeki genel tanım değildir. Kavram, bir şeyin kendi iç ölçüsü, kendi gelişme ilkesi ve kendini gerçekleştirme biçimidir. Bu yüzden Hegel’de kavram gerçekliğin dışında duran soyut bir şema değildir. Kavram, kendi dış varoluşunu arar; kendi uygun biçimini üretmeye yönelir.
Bu düşünce özgürlük kavramında açıkça görünür. Hukuk Felsefesinin Prensipleri daha ilk paragraflarında hukukun konusunu “hukuk ideası”, yani “hukuk kavramı ve onun gerçekleşmesi” olarak belirler. Hegel’e göre hukuk sistemi, “gerçekleşmiş özgürlüğün alanı”dır. Bu ifade, özgürlüğün yalnızca içsel bir isteme, kişisel arzu ya da soyut hak olarak kalamayacağını gösterir. Özgürlük, edimsel olmak istiyorsa kendine bir dünya vermelidir: hukukta, kurumlarda, etik yaşamda, tanınma ilişkilerinde, ortak yaşam biçimlerinde.
Burada edimsellik, kavramın beden kazanmasıdır. Özgürlük yalnızca “ben özgürüm” duygusunda kalırsa eksiktir. Dış kurumlar özgürlük kavramını taşımıyorsa yine eksiktir. Hakiki edimsellik, özgürlük kavramının dış dünyada kendine uygun biçimler kurmasıdır. Bu nedenle Hegel’de gerçeklik, düşüncenin karşısındaki cansız madde değil; kavramın kendi gelişme alanıdır.
Akıl Mevcut Olanı Nasıl Kavrar?
Hegel’in Vernunft dediği akıl, yalnızca bireysel zihnin hesaplama gücü değildir. Akıl, gerçekliğin iç düzenini kavrayan düşüncedir. Bu yüzden Hegel’de akıl ile edimsellik birbirinden kopmaz. Akıl, dışarıdan dünyaya ölçü koyan bir yargıç değil; edimsel olanın iç yapısını kavrayan harekettir.
Bu nokta yanlış anlaşılırsa Hegel kolayca mevcut düzeni onaylayan bir filozof gibi görünür. Oysa Hegel’in ayrımı daha serttir: Her mevcut olan edimsel değildir. Edimsel olan aklidir; ama akli olmayan, tam da bu nedenle hakiki anlamda edimsel değildir. Bir şey yalnızca sürüyor diye akli olmaz. Bir şey yalnızca güçlü diye hakiki olmaz. Bir şey yalnızca tarihsel olarak yerleşmiş diye kendi kavramına uygun hâle gelmez.
Hegelci düşünce, var olanın içindeki kavramsal ölçüyü arar. Bir kurum özgürlük iddiası taşıyorsa, onun hakikati bu iddiayı gerçekten taşıyıp taşımadığıyla ölçülür. Bir yasa adalet iddiası taşıyorsa, onun hakikati yalnız yürürlükte olmasıyla değil, adalet kavramıyla ilişkisiyle belirlenir. Bir toplum kendini özgürlük üzerine kuruyorsa, bu özgürlüğün yalnız sözde mi kaldığı, yoksa kurumlarda ve ilişkilerde edimsel hâle gelip gelmediği sorgulanır.
Olanak, Rastlantı ve Zorunluluk
Edimsellik, olanak ve rastlantıdan da ayrılır. Bir şeyin mümkün olması, onun edimsel olduğu anlamına gelmez. Hegel için soyut olanak çok zayıf bir kategoridir. Neredeyse her şey, soyut biçimde düşünüldüğünde mümkün görünebilir. Fakat bu tür olanak, iç koşullarını ve zorunluluğunu taşımadığı sürece boş bir ihtimaldir.
Edimsellik, olanakların toplamı değildir. Bir şey edimsel olduğunda, yalnızca olabilir olmaktan çıkar; kendi koşulları içinde zorunlu bir biçim kazanır. Zorunluluk burada dışarıdan dayatılmış bir kader değildir. Hegel için zorunluluk, bir şeyin kendi iç ilişkileri ve koşulları içinde neden bu biçimi aldığının kavranmasıdır. Rastlantı, yüzeydeki görünüş olabilir; fakat felsefe, rastlantının içindeki kavramsal zorunluluğu arar. Ve yüzden Hegel’de edimsellik durağan bir sonuç değildir. Edimsellik, iç ile dışın, olanak ile gerçekleşmenin, kavram ile varoluşun hareketli birliğidir. Bir şey edimsel olduğunda yalnızca olmuş olmaz; kendi olma nedenini de taşır. Edimsellik, “bu var” demek değil; “bu, kendi kavramı gereği böyle varlık kazanmıştır” demektir.
Minerva’nın Baykuşu
Hegel’in önsözdeki bir başka ünlü imgesi de Minerva’nın baykuşudur: “Minerva’nın baykuşu ancak alacakaranlık çökerken uçuşa başlar.” Bu cümle, felsefenin dünyadan kopuk bir kehanet olmadığını anlatır. Felsefe, bir yaşam biçimi henüz oluşmadan onun hakikatini hazır reçete olarak vermez. Bir tarihsel biçim olgunlaştığında, felsefe onun kavramını yakalar. Yani edimsellik kavramıyla doğrudan ilgilidir. Felsefe, yalnızca soyut olması gerekenler üretmez; oluşmuş olanın iç yapısını kavrar. Ama bu kavrayış geç kalmış bir onaylama değildir. Tam tersine, felsefe ancak bir biçim olgunlaştığında onun iç çelişkisini, sınırını ve kavramla uyumunu açık biçimde görebilir. Minerva’nın baykuşu geceye teslim olduğu için değil, günün ne olduğunu ancak gün tamamlandığında kavrayabildiği için uçar.
Hegel’de düşünce, basit ilerleme vaadi ya da mevcut düzen savunusu değildir. Düşünce, edimselliği kavrar; edimsel olmayanı da bu kavrayış sayesinde ayırt eder. Kendi kavramını yitirmiş bir biçim, dışarıda hâlâ durabilir; ama felsefe onun hakiki olmadığını gösterebilir.
Sonuç
Hegel’de Wirklichkeit, yalnızca gerçeklik değil, edimselliktir. Edimsel olan, dışarıda bulunan şey değildir yalnızca; kendi kavramını dış varoluşunda gerçekleştiren şeydir. Bu nedenle “akli olan edimseldir; edimsel olan aklidir” cümlesi, var olan her şeyi haklı çıkarmaz. Cümlenin anlamı, Hegel’in edimsellik kavramı içinde anlaşılmalıdır: Akli olan yalnızca zihinde kalan soyut düşünce değildir; edimsel olan da yalnızca mevcut olan değildir.
Bir şey var olabilir ama hakiki olmayabilir. Bir şey yürürlükte olabilir ama kavramıyla çelişebilir. Bir şeyin dış biçimi sürebilir ama iç ilkesi ölmüş olabilir. Hegel’in ölü beden örneği bunu açık gösterir: varoluş kalabilir, ama hakikat kaybolabilir. Hegel’de gerçek olan, yalnızca bulunan değil; kendi kavramına uygun biçimde gerçekleşendir. Edimsellik, kavram ile varoluşun, iç ile dışın, öz ile görünüşün zorunlu birliğidir. Felsefenin görevi de bu birliği düşüncede kavramaktır: rastlantısal olanı zorunlu olandan, yalnızca mevcut olanı edimsel olandan, dış görünüşü hakiki gerçeklikten ayırmak.
Kavramlar: Edimsellik, Dasein, Realität, Vernunft
Edimsellik / Wirklichkeit
Hegel’de edimsellik, bir şeyin yalnızca var olması değil, kendi kavramına uygun biçimde gerçekleşmiş olmasıdır. Edimsel olan, iç zorunluluğunu taşır; özü ile dış varoluşu birbirinden kopuk değildir. Bu nedenle Wirklichkeit, gündelik anlamdaki gerçeklikten daha güçlüdür.
Dasein
Dasein, belirli varlık, orada-bulunuş demektir. Bir şeyin belirli biçimde mevcut olmasıdır. Fakat Hegel’de Dasein, hakikatle aynı şey değildir. Bir şey orada bulunabilir, ama kendi kavramını gerçekleştirmiyorsa hakiki anlamda edimsel değildir.
Realität
Realität, bir şeyin belirlenmiş gerçekliği ya da dış dünyadaki içerik kazanmış hâlidir. Ancak realite, edimsellikten daha sınırlıdır. Hegel için hakikat, kavramın realiteye uygunluğu ile ilgilidir. Realite kavramdan koparsa, yalnızca dışsal bir varoluş olarak kalır.
Vernunft
Vernunft, akıl demektir; fakat Hegel’de yalnızca bireysel düşünme yetisi değildir. Akıl, gerçekliğin iç düzenini kavrayan spekülatif güçtür. Edimsel olan aklidir; çünkü kendi kavramını ve zorunluluğunu taşır. Akli olmayan ise yalnızca mevcut olabilir, fakat hakiki anlamda edimsel değildir.
