Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Kant’a Dönüşün Anlamı
On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Almanya’da güç kazanan “Kant’a dönüş” çağrısı, geçmişte tamamlanmış bir felsefi sistemi yeniden yürürlüğe koyma arzusundan doğmadı. Yeni-Kantçılık, özellikle Hermann Cohen’in belirleyici olduğu Marburg Okulu’nda, Kant’ın ulaştığı sonuçlardan çok eleştirel felsefenin yöntemsel hareketini yeniden düşünmeye yöneldi. Temel sorun dünyanın ne olduğuna ilişkin yeni bir metafizik kurmak değil, dünya hakkında geçerli bilgi üretmenin hangi koşullarda mümkün olduğunu açıklamaktı. Cohen’in Kant yorumunun ağırlığı tam burada bulunur: Kant, korunacak bir doktrinin kurucusu olmaktan çıkarak bilginin kendi koşullarını araştırmayı öğreten bir başlangıç noktasına dönüşür.
Cohen açısından büyük bir filozofu anlamak, onun düşüncesini tarihsel biçimiyle tekrar etmek anlamına gelmez. Kant’ın başlattığı eleştirel hareket, Kant’ın kendi sistemindeki sınırlardan daha ileri taşınmalıdır. Bu nedenle Marburg Yeni-Kantçılığı tarihsel Kant’a sadakatten çok, Kantçı sorunun yeniden işletilmesi olarak gelişir. Felsefe artık gerçekliğin arkasında bulunan son tözü aramak yerine, nesnellik, bilim ve geçerli yargının nasıl mümkün olduğunu araştıracaktır.
Hume’dan Kant’a: Nedenselliğin Yarattığı Kriz
Bu epistemolojik dönüşümün gerisinde David Hume’un nedensellik eleştirisi vardır. Hume, deneyimin bize olayların birbirini izlediğini gösterebildiğini, ancak bir olayın diğerini zorunlu olarak meydana getirdiğini deneyimin içinde göremediğimizi ileri sürdüğünde yalnızca belirli bir kavramı tartışmaya açmamıştı. Bilimsel bilginin zorunluluk iddiasını da temelinden sarsmıştı. Gözlem, bir olaydan sonra sürekli başka bir olayın gerçekleştiğini gösterebilir; fakat bu düzenlilikten zorunlu bir neden-sonuç bağı kendiliğinden çıkmaz. Duyular ardışıklığı verir, zorunluluğu vermez.
Kant’ın Hume tarafından “dogmatik uykusundan uyandırıldığını” söylemesinin nedeni budur. Eğer Hume haklıysa bilimsel yasaların zorunluluğu yalnızca deneyimden türetilemez. Kant’ın cevabı, insan zihninin dış dünyadan gelen verileri yalnızca kaydetmediği düşüncesine dayanır. Duyusal çokluğun bir deneyim dünyası olarak kurulabilmesi için zihnin onu belirli biçimler ve kategoriler altında birleştirmesi gerekir. Böylece felsefenin yönü değişir: “Dünya nasıldır?” sorusundan önce, “Dünyanın bizim için bilgi nesnesi hâline gelmesi hangi koşullarda mümkündür?” sorusu gelir. Marburg Okulu, Kant’ın bıraktığı bu soruyu kendi düşüncesinin merkezine yerleştirecektir.
Hermann Cohen: Verilmiş Nesneden Bilginin Kuruluşuna
Hermann Cohen’in Kant yorumundaki belirleyici hamle, “verilmiş olan” fikrini daha radikal biçimde sorgulamasıdır. Bilginin karşısında, bütün özellikleriyle tamamlanmış nesnelerin bulunduğu ve düşüncenin bunları mümkün olduğu kadar doğru biçimde kopyaladığı varsayımı Cohen açısından eleştirel felsefenin mantığıyla uyuşmaz. Bir şeyin bilimsel nesne hâline gelebilmesi için yalnızca duyulara verilmesi yetmez; tanımlanması, başka şeylerden ayrılması, ilişkiler içine yerleştirilmesi ve belirli yasallıklar altında düşünülmesi gerekir. Bilgi, hazır nesnelerin resmini çıkarmaz; nesnelliği düşünsel ilişkiler içinde kurar.
Buradaki “kurma” sözcüğü, öznenin gerçekliği keyfî olarak yaratması anlamına gelmez. Cohen’in kastettiği, bilimsel nesnenin yalnız ham deneyimden türemediğidir. Nesnellik bireysel bilincin arzusuna değil, geçerli düşünsel ilişkilere dayanır. Bu nedenle nesne, zihnin karşısında önceden bitmiş bir töz olmaktan giderek çıkar ve bilgi sürecinde belirlenen bir ilişkiler odağına dönüşür. Bilmek, verilmiş olanın kopyasını üretmekten çok, onun hangi ilişkiler içinde nesnel biçimde kavranabileceğini belirlemektir.
Bu dönüşüm Marburg Yeni-Kantçılığının pozitivizmle arasındaki mesafeyi de açıklar. Pozitivizm bilimsel güvenilirliği gözlenebilir olgulara bağlamak isterken Cohen, “olgu”nun kendisinin bile teorik olarak düzenlenmiş olduğunu hatırlatır. Hangi olayın bir olgu sayılacağı, hangi özelliklerin ölçüleceği ve hangi iki olay arasında bilimsel ilişki kurulacağı düşünsel işlemlerden bağımsız değildir. Böylece bilim, dünyayı olduğu gibi kaydeden bir aygıt değil, gerçekliği kavranabilir ilişkiler içinde kuran yöntemsel bir etkinlik hâline gelir.
A Priori’nin Yeni Anlamı
Cohen’in Kant yorumunda a priori kavramı da hazır düşünsel içeriklerden oluşan değişmez bir envanter olmaktan çıkar. A priori, deneyimden önce zihinde depolanmış bilgiler değil, deneyimin nesnel bilgi hâline gelmesini mümkün kılan kurucu ilişkiler olarak anlaşılır. Nedensellik bunun klasik örneğidir. Duyular olayların tekrarını gösterebilir; fakat olayları zorunlu bir ilişki içinde kavrayabilmemiz yalnız duyusal tekrarın ürünü değildir. Nedensellik, olguların rastlantısal bir yığın olarak kalmasını engelleyip onları kavranabilir bir düzen içine yerleştiren ilkedir.
Marburg Okulu için bunun önemli sonucu, Kant’ın kategorilerinin kapalı ve dokunulmaz bir liste olarak görülmemesidir. Eğer eleştirel felsefenin gerçek amacı bilginin kuruluş koşullarını araştırmaksa, bilimsel düşünce geliştikçe bu koşulların kavramsallaştırılması da yeniden ele alınmalıdır. Kantçılığın görevi Kant’ın on sekizinci yüzyılda kullandığı bütün kategorileri korumak değil, Kant’ın eleştirel sorusunu yeni bilgi biçimleri karşısında sürdürmektir. Bu nedenle Cohen’de a priori statik olmaktan çok işlevseldir: Bilginin içeriğini önceden belirlemez; geçerli bilginin hangi ilişkiler içinde kurulabildiğini gösterir.
Bu düşünce, daha sonra Panofsky’nin sanat tarihi için temel kategoriler arayışının da uzak felsefi zeminlerinden biri olacaktır. Panofsky’nin amacı da eserlerin nasıl olması gerektiğini önceden belirleyen estetik kurallar geliştirmek değil, tarihsel sanat eserlerini bilimsel olarak karşılaştırmayı ve yorumlamayı mümkün kılan kavramsal koşulları belirlemektir.
Psikolojizmden Epistemolojiye
Marburg Okulu’nun önemli ayrımlarından biri, düşünmenin psikolojik oluşumu ile bilginin epistemolojik geçerliliğini birbirinden ayırmasıdır. Bir insanın hangi çağrışımlar üzerinden düşündüğü, hangi duygu hâlinde bulunduğu veya belirli bir fikre nasıl ulaştığı psikolojinin konusu olabilir. Fakat bir yargının doğru ya da geçerli olması, bu psikolojik süreçlerden türetilemez. Matematiksel bir önerme, onu düşünen kişinin ruh hâline göre doğru veya yanlış olmaz; bilimsel bir yasa da onu keşfeden kişinin kişiliğinden geçerlilik kazanmaz.
Bu ayrım Cohen’in bilgi anlayışının temelidir. Bilginin koşullarını araştırmak, tek tek insanların nasıl düşündüğünü betimlemek değil, herhangi bir geçerli bilginin hangi mantıksal ve yöntemsel ilişkileri gerektirdiğini ortaya koymaktır. Epistemoloji bu nedenle ampirik psikolojiden farklıdır.
Bu düşünce yirminci yüzyıl sanat tarihi açısından son derece önemli olacaktır. Bir sanat eserinin biçimini yalnız sanatçının kişiliğine, ruh hâline veya bireysel psikolojisine indirgemek, eserin tarihsel ve yapısal niteliğini açıklamak için yetersiz kalacaktır. Riegl’in Kunstwollen kavramının sanatçının bilinçli psikolojik “istenci” olarak yorumlanmasının Panofsky açısından sorunlu hâle gelmesinin arkasında da bu epistemolojik ayrım bulunur. Aynı şekilde Wölfflin’in görme biçimleri yalnız gözün fizyolojik yapısına bağlanamaz. Sanat tarihsel anlam, bireysel psikoloji ile görsel olgunun arasında daha genel bir yapısal düzlem gerektirir.
Bilginin Kopya Olmaktan Çıkması
Marburg Yeni-Kantçılığının başka bir önemli sonucu, bilgi ile temsil arasındaki geleneksel benzerlik anlayışının çözülmesidir. Bilimsel bir kavramın nesnel olmasının nedeni dış dünyadaki bir şeye resim gibi benzemesi değildir. Fizik, matematik ve modern bilim çoğu zaman doğrudan gözle görülemeyen kavramlarla çalışır; fakat bu kavramların bilimsel değeri olgular arasında anlamlı ve denetlenebilir ilişkiler kurabilmelerinden gelir.
Heinrich Hertz’in bilimsel kavramlara ilişkin yaklaşımı, Marburg çevresinde etkili olan bu dönüşümü belirginleştirir. Bilimsel “imgeler”, nesnelerin basit kopyaları değil, olaylar arasındaki ilişkileri düşünmemizi mümkün kılan kavramsal yapılardır. Kuvvet, fonksiyon veya atom gibi kavramların değeri görünür gerçekliğe yüzeysel olarak benzemelerinden değil, olguların düzenini açıklayabilmelerinden kaynaklanır.
Böylece nesnellik ile benzerlik birbirinden ayrılır. Gerçeklik hakkında doğru düşünmek, gerçekliğin zihinsel fotoğrafını çıkarmak değildir. Bilgi temsil ettiği şeyi kavramsal ilişkiler içine yerleştirir. Bu düşünce Ernst Cassirer’in daha sonra geliştireceği sembol kavramı için de temel olacaktır: sembol, önceden kurulmuş bir gerçekliği yalnızca başka bir işaretle tekrarlamaz; gerçekliğin insan için kavranabilir olmasının biçimlerinden birini oluşturur.
Cohen’den Cassirer’e: Epistemolojiden Kültüre
Ernst Cassirer’in Marburg Okulu içindeki özgünlüğü, Cohen’in bilimsel bilginin kuruluşuna ilişkin düşüncesini insan kültürünün tamamına doğru genişletmesinde ortaya çıkar. Eğer insan bilinci bilimde dış dünyayı edilgin biçimde almıyor, onu kavramlar ve ilişkiler aracılığıyla kuruyorsa, aynı kurucu etkinliğin yalnızca bilime özgü olduğunu düşünmek için zorunlu bir neden yoktur. Dil, mit, din ve sanat da insanın dünyayla ilişki kurmasının özgül biçimleri olabilir.
Cassirer bu noktada Yeni-Kantçılığı epistemolojiden kültür felsefesine taşır. Dil gerçekliğe yalnız isimler vermez; deneyimin nasıl parçalanıp düzenleneceğine katılır. Mit, bilim öncesi kusurlu açıklamalar toplamı değildir; dünya ile başka türden bir ilişki kurar. Sanat da hazır gerçekliğin estetik kopyası değildir. İnsan deneyimini kendine özgü görsel ve simgesel ilişkiler içinde biçimlendirir. Cassirer’in “sembolik biçimler” düşüncesinin çıkış noktası tam olarak budur: insan yalnız fiziksel çevre içinde yaşamaz, kendisinin kurduğu sembolik anlam ağları içinde bir dünya meydana getirir.
Bu dönüşüm, Kant’ın kategorilerini genişletmekten daha radikaldir. Kant’ın esas problemi bilimsel deneyimin ve nesnel bilginin koşulları iken Cassirer, insan dünyasının çoğul sembolik kuruluş biçimlerini araştırmaya yönelir. Bilim bunlardan biridir ama tek değildir. Böylece Yeni-Kantçılık, kültürün ve sanatın kendi bilgi biçimlerine sahip olabileceği yeni bir felsefi zemine ulaşır.
Panofsky’ye Açılan Yol
Panofsky’nin sanat tarihi anlayışının felsefi oluşumu bu çizginin dışında düşünülemez. Onun Wölfflin ve Riegl’le hesaplaşmasında karşılaştığı temel problemler, Marburg Yeni-Kantçılığının uzun süredir tartıştığı epistemolojik sorunlarla örtüşür: nesne ne ölçüde “verilidir”, araştırmacının kategorileri gördüğü şeyi nasıl biçimlendirir, geçerli bilgi psikolojik süreçlerden nasıl ayrılır ve tekil olgulardan evrensel bilgi hangi koşullarda üretilebilir?
Panofsky bu sorunları doğrudan sanat tarihinin içine taşır. Sanat tarihçisinin önünde fiziksel olarak var olan bir eser bulunur; fakat bu nesnenin “Rönesans resmi”, “gölgesel biçim”, “perspektif sistemi”, “ikonografik tip” ya da “dünya görüşünün belirtisi” hâline gelmesi yalnız bakma eylemiyle gerçekleşmez. Araştırmacı belirli kavramsal ilişkiler kurar. Dolayısıyla sanat tarihinin kendi bilgi koşullarını sorgulaması gerekir.
Panofsky’nin sanat tarihi için a priori kategoriler aramaya yönelmesi, bu nedenle doğrudan doğruya Yeni-Kantçı bir problemle ilişkilidir. Buradaki amaç tarihsel eserlerin üzerine değişmez bir felsefi sistem dayatmak değildir. Tarihsel çeşitliliği karşılaştırılabilir ve kavranabilir hâle getiren temel ilişkilerin neler olduğunu belirlemektir. Sanat tarihi ancak kullandığı kavramların meşruiyetini açıklayabildiği ölçüde yalnızca sınıflandırma olmaktan çıkarak kuramsal bir disiplin hâline gelebilir.
Cohen’den Cassirer’e ve oradan Panofsky’ye uzanan hattın önemi böylece tek bir “etkilenme” ilişkisiyle açıklanamaz. Ortak olan daha temel bir sorudur: İnsan, kendisine hazır halde verilmemiş bir dünyayı hangi düşünsel biçimler aracılığıyla nesnel, anlamlı ve paylaşılabilir bir dünya hâline getirir? Cohen bu soruyu bilimsel bilginin kuruluşunda, Cassirer sembolik kültür biçimlerinde, Panofsky ise sanat tarihsel anlamın kurulmasında geliştirecektir.
Sonuç
Hermann Cohen ve Marburg Okulu’nun Kant’ı yeniden okuması, modern felsefede bilginin nesneyle ilişkisinin yeniden tanımlanmasında belirleyici bir aşamadır. Kant’ın Hume karşısında başlattığı eleştirel dönüşüm, Cohen’de “verilmiş olan”ın daha radikal biçimde sorgulanmasına, a priori’nin işlevsel bir yöntem ilkesine dönüşmesine ve psikolojik oluşum ile epistemolojik geçerliliğin kesin biçimde ayrılmasına yol açmıştır. Bilgi artık hazır nesnelerin zihindeki kopyası değil, nesnelliğin kavramsal ilişkiler içinde kurulma süreci olarak anlaşılır.
Cassirer bu epistemolojik yapıyı kültürün sembolik biçimlerine genişletirken Panofsky sanat tarihine taşıyacaktır. Böylece Marburg Yeni-Kantçılığının etkisi yalnız modern epistemolojiyle sınırlı kalmaz; dilin, mitin, sanatın ve görsel temsilin nasıl anlam üretebildiğinin araştırılmasına kadar uzanır. Kant’ın “bilgi nasıl mümkündür?” sorusu, Cohen’de nesnelliğin kuruluşuna, Cassirer’de sembolik dünyanın oluşumuna ve Panofsky’de sanat tarihsel anlamın hangi koşullarda bilinebileceği problemine dönüşür.
