Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
İdealizm ile materyalizm, felsefe tarihinin en eski ve en kalıcı karşıtlıklarından biri gibi görünür. Bir tarafta düşünceyi, bilinci ya da ideayı temel kabul eden idealizm; diğer tarafta maddeyi ve düşünceden bağımsız gerçekliği temel alan materyalizm vardır. Bu karşıtlık başlangıç düzeyinde öğretici olsa da, büyük felsefi sistemlere uygulandığında hızla yetersizleşir. Hegel’i “düşünceyi gerçekliğin yerine koyan idealist”, Marx’ı ise “maddeyi düşüncenin yerine koyan materyalist” biçiminde karşı karşıya getirmek, iki düşünür arasındaki temel ayrımı göstermekten çok onların ortak problem alanını ortadan kaldırır.
Asıl güçlük, idealizm ile materyalizmin tek bir soruya verilen iki karşıt cevap olmamasıdır. Burada en az üç ayrı problem birbirine karışır: Gerçekliğin temel yapısı nedir? Gerçekliği nasıl bilebiliriz? Gerçekliğin hareketini hangi düşünme biçimiyle kavrayabiliriz? Birinci soru ontolojiktir, ikincisi epistemolojik, üçüncüsü ise yöntemle ilgilidir. Bir filozof bu üç düzeyde aynı yönde ilerlemek zorunda değildir. Materyalist bir ontoloji mekanik bir yönteme dayanabilir; idealist bir ontoloji ise tarihsel değişimi, ilişkileri ve çelişkiyi son derece güçlü biçimde kavrayabilir. Hegel ile Marx arasındaki ilişkinin ve Lenin ile Lukács’ın Hegel’e yeniden dönmesinin felsefi önemi tam burada ortaya çıkar.
İdealizm Maddenin İnkârı Değildir
İdealizmi “maddi dünya yoktur, yalnız düşünceler vardır” biçiminde tanımlamak, idealizmin yalnızca belirli bir tarihsel biçimini bütün gelenek adına konuşur hâle getirir. Felsefe tarihinde idealizm birbirinden oldukça farklı sistemleri kapsar. Bir düşüncenin idealist olması, zorunlu olarak taşların, bedenlerin, kurumların veya tarihsel olayların gerçekliğini reddetmesi anlamına gelmez. Özellikle Alman İdealizmi’nde sorun, dünyanın var olup olmadığı değil, gerçekliğin düşünce tarafından nasıl kavranabilir olduğudur.
Hegel açısından gerçekliğin düşünceye bütünüyle yabancı olduğu kabul edilirse felsefi bilgi baştan olanaksız hâle gelir. Düşünce bir tarafta, varlık diğer tarafta duruyor ve aralarında yalnız dışsal bir temas kurulabiliyorsa kavramlarımızın gerçeklikle gerçekten ilişki kurduğunu hiçbir zaman açıklayamayız. Hegel’in idealizmi bu ayrılığı aşmaya yönelir. Düşünce ile varlık basitçe özdeş değildir; fakat birbirlerine mutlak biçimde dışsal da değildir. Varlık düşünülebilir, çünkü onun belirlenimleri kavramsal ilişkilere sahiptir; kavram gerçeklikle ilişki kurabilir, çünkü düşünce yalnız öznel zihnin keyfî tasarımlarından oluşmaz.
Bu nedenle Hegel’de Begriff, yani Kavram, zihinde bulunan genel bir etiket değildir. Kavram, gerçekliği soyutlayarak yoksullaştıran zihinsel araç olmaktan ziyade belirlenimlerin birbirleriyle ilişkilerinin açığa çıktığı düzeydir. Varlık, Öz ve Kavram arasındaki hareket de bunun ifadesidir. Varlık önce dolaysız görünür; Öz düzeyinde kendi belirlenimlerinin ilişkileri ve dolayımları açılır; Kavram ise bu hareketin düşünülmüş birliği olarak ortaya çıkar. Hegel’in idealizmini yalnız “düşünce maddeye üstündür” cümlesiyle tanımlamak, bu hareketin tamamını kaybetmek demektir.
Hegel’in gerçekliğe yönelişi bu yüzden sanıldığından daha somuttur. Devlet, hukuk, aile, toplum, tarih, emek ve siyasal çatışmalar onun düşüncesinin dışında değildir. İdealizm burada maddi gerçekliğin inkârından çok, gerçekliğin yalnız birbirinden kopuk nesnelerin toplamı olmadığı iddiasıdır. Bir şeyin ne olduğu, başka şeylerle kurduğu ilişkilerden bağımsız düşünülemez.
Materyalizm: Maddenin Var Olduğunu Söylemek Yeterli midir?
Materyalizmin en temel iddiası, gerçekliğin düşünceye veya bilince bağımlı olmadığıdır. Doğa insan bilincinden önce vardır; insanın bedensel ve toplumsal varoluşu yalnız düşünsel süreçlerin ürünü değildir. Fakat materyalizmin felsefi sorunu burada bitmez. “Madde vardır” demek, maddenin, toplumun veya tarihin nasıl anlaşılacağını henüz açıklamaz. Bu nedenle materyalizmin kendi içinde önemli ayrımlar oluşmuştur. Mekanik materyalizm, gerçekliği birbirine dışsal nesnelerin ve nedenlerin toplamı olarak düşünebilir. Böyle bir modelde bir olay başka bir olay üzerinde etkide bulunur; dünya parçaların karşılıklı hareketinden meydana gelir. Doğa bilimlerinin belirli tarihsel modellerinden beslenen bu anlayış, karmaşık toplumsal ilişkiler söz konusu olduğunda indirgemeci sonuçlar üretebilir. Ekonomi siyaseti, siyaset düşünceyi, maddi koşullar kültürü tek yönlü olarak “belirleyen” nedenler biçiminde okunmaya başlandığında tarih canlı ilişkiler ağı olmaktan çıkar ve mekanik nedensellik zincirine dönüşür.
Marx’ın materyalizminin önemi tam da böyle bir indirgemeden ayrıldığı yerde belirir. Marx için insanların düşünceleri maddi ve toplumsal varoluşlarından bağımsız değildir; fakat bu, düşüncenin maddi nedenlerin edilgin yansıması olduğu anlamına gelmez. İnsanlar üretir, çalışır, kurumlar kurar, hukuk biçimleri geliştirir, siyasal mücadelelere girer ve bu süreçlerin içerisinde kendi dünyalarını anlamlandırırlar. Maddi hayat ile bilinç arasında tek yönlü bir ok değil, tarihsel olarak kurulmuş dolayımlar bulunur. Bu nedenle Marx’ın Hegel’den kopuşunu yalnız “düşüncenin yerine maddeyi koymak” biçiminde okumak yetersizdir. Marx’ın müdahalesi, felsefi hareketin merkezine maddi ve toplumsal ilişkileri yerleştirir; fakat Hegel’den gelen süreç, çelişki, dolayım ve bütünlük problemlerini terk etmez. Materyalizm böylece sabit bir “madde” kavramının egemenliği değil, insanların gerçek tarihsel yaşam ilişkilerinin düşüncenin önüne geçirilmesidir.
Hegel’i Tersine Çevirmek Ne Demektir?
Marx ile Hegel arasındaki ilişkiyi anlatmak için kullanılan en ünlü imgelerden biri Hegelci diyalektiğin “baş aşağı” durduğu ve materyalist düşüncede “ayakları üzerine” çevrildiği düşüncesidir. İmge etkileyicidir; fakat fazla kolay kullanıldığında yanlış bir simetri üretir. Sanki Hegel’in sistemindeki “idea” sözcüğünün yerine “madde” yazıldığında Marx elde edilebilirmiş gibi görünür. Oysa dönüşüm bundan daha köklüdür. Hegel’de kategorilerin hareketi Mantık Biliminin kavramsal yapısı içinde gerçekleşirken Marx’ta meta, para, sermaye, emek gücü ve artı-değer gibi kategoriler tarihsel toplumsal ilişkilerin biçimleridir. Marx Hegel’in kategorilerini başka nesnelere uygulamaz. İncelediği nesne değiştiği için diyalektik hareket de başka bir içerik ve zorunluluk kazanır.
Kapital bunun açık örneğidir. Meta yalnız ekonominin en küçük parçacığı değildir. Kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki gerilim, değer biçimine; değer biçimi paraya; para belirli tarihsel koşullarda sermayeye açılır. Kategoriler birbirinin ardından ansiklopedik maddeler gibi sıralanmaz. Bir ekonomik biçimin kendi ilişkileri başka bir biçime geçişi zorunlu hâle getirir. Burada Hegelci hareketin izi bulunabilir; ancak hareketin nesnesi artık saf mantıksal belirlenimler değil kapitalist üretim tarzının tarihsel biçimleridir. Bu ayrım, idealizm ile materyalizm arasındaki gerçek kopuşu daha doğru yere taşır. Marx’ın materyalizmi yalnız Hegel’in cevabını değiştirmez; sorunun gerçekleştiği alanı değiştirir. Varlığın kavramsal hareketi yerine tarihsel olarak belirlenmiş toplumsal üretim ilişkilerinin oluşumu ve dönüşümü araştırmanın merkezine yerleşir.
Fakat tam da bu nedenle Hegel tamamen geride bırakılamaz. Çünkü Marx’ın toplumsal kategorileri değişmez nesneler değil, ilişkiler ve süreçler olarak kavrayabilmesi Hegelci diyalektiğin açtığı problem alanından bağımsız değildir.
Diyalektik Karşıtlığı Neden Bozar?
İdealizm–materyalizm karşıtlığı diyalektik problemiyle karşılaştığında daha karmaşık hâle gelir. Çünkü diyalektik, öncelikle dünyanın “maddeden” mi “düşünceden” mi oluştuğuna cevap vermek yerine, bir belirlenimin nasıl oluştuğunu, başka belirlenimlerle nasıl ilişki kurduğunu ve kendi sınırları içinden nasıl dönüştüğünü araştırır.
Hegel’in bu bakımdan materyalist düşünürler için taşıdığı güç anlaşılır hâle gelir. Hegel idealisttir; fakat gerçekliği donmuş tözler toplamı olarak düşünmez. Varlık kendi belirlenimlerini üretir; belirlenimler karşıtlarına geçer; öz dolaysızlığın arkasında duran hareketsiz çekirdek değildir; çelişki düşüncenin başarısızlığı değil hareketin koşullarından biridir. Gerçek olan ilişkisel ve oluş hâlindedir.
Buna karşılık kendisini materyalist ilan eden bir düşünce, gerçekliği sabit parçalardan oluşan mekanizma olarak kavrayabilir. Bu nedenle Lenin’in Hegel okumasında ortaya çıkan “zeki idealizm” ile kaba materyalizm arasındaki ayrım felsefi açıdan önemlidir. Burada idealizmin materyalizmden üstün olduğu ileri sürülmez. Söylenen, doğru ontolojik etikete sahip olmanın güçlü düşünce için yeterli olmadığıdır. Diyalektik materyalizm kavramının taşıdığı gerilim de tam olarak budur. Materyalizm gerçekliğin düşünceden bağımsızlığını korur; diyalektik ise bu gerçekliği durağan madde olarak düşünmeyi reddeder. Madde, toplum ve tarih yalnız “vardır” denilerek anlaşılmaz. Onların hareketleri, iç ilişkileri ve dönüşüm biçimleri açıklanmalıdır.
Lukács’ın Hegel’e dönüşünün anlamı da burada belirir. Marksizmin felsefi gücü idealizm karşısında materyalizm tarafını seçmiş olmasından ibaret değildir. Eğer materyalizm tarihsel bütünlüğü, dolayımları ve çelişkileri kavrayamıyorsa kendi iddiasının gerisine düşebilir. Hegel’in yeniden okunması, materyalizmi idealizme dönüştürmek için değil, onun mekanikleşmesini engellemek için gerekli hâle gelir.
Ontoloji, Bilgi ve Yöntem Birbirinden Ayrılmalıdır
İdealizm ile materyalizm üzerine tartışmaların büyük bölümü, farklı düzeylerdeki soruları aynı cümlede cevaplamaya çalıştığı için karışır. Bu nedenle üç ayrımı korumak gerekir.
Ontolojik düzeyde soru, gerçekliğin ne olduğudur. Maddenin düşünceden bağımsız varlığını savunan materyalist görüş ile gerçekliğin yapısının düşünce veya idea ile kurucu bir ilişkiye sahip olduğunu savunan idealist görüş burada ayrılır.
Epistemolojik düzeyde soru, gerçekliği nasıl bilebildiğimizdir. Dış dünyanın varlığını kabul etmek, onun zihnimiz tarafından hiçbir dolayıma uğramadan doğrudan bilindiğini göstermez. Benzer biçimde bilginin kavramsal koşullarını araştırmak da dış dünyanın yalnızca zihinsel bir üretim olduğu sonucunu zorunlu kılmaz.
Yöntemsel düzeyde ise sorun, gerçekliği nasıl düşünmemiz gerektiğidir. Sabit kategoriler mi kullanacağız, yoksa kategorilerin tarihsel olarak oluştuğunu mu kabul edeceğiz? Tek yönlü nedenler mi arayacağız, yoksa karşılıklı dolayımları mı inceleyeceğiz? Çelişkiyi ortadan kaldırılacak mantıksal hata mı, yoksa belirli gerçek ilişkilerin göstergesi mi sayacağız?
Hegel ile Marx arasındaki ilişkiyi doğru düşünmek için özellikle son iki düzeyi ontolojik karşıtlığa feda etmemek gerekir. Hegel’in idealizmini kabul etmek, onun diyalektiğinin Marksist düşünce açısından hiçbir değer taşımadığı anlamına gelmez. Marx’ın materyalizmini kabul etmek de onun Hegelci problemlerin tamamını terk ettiği anlamına gelmez. Aynı nedenle yöntem, ontolojinin yerine geçirilemez. “Önemli olan yalnız yöntemdir” denildiğinde gerçek bir farklılık ortadan kaldırılmış olur. Marx’ın Hegel’den ayrılması yalnız yöntemsel değildir; insanların toplumsal varoluşunun, üretimin, emeğin ve maddi ilişkilerin felsefi statüsü değişmiştir. Fakat ontolojik ayrımı mutlaklaştırıp yöntemsel sürekliliği yok saymak da Hegel–Marx ilişkisini anlaşılmaz hâle getirir.
İdealizm ve materyalizm arasındaki sınır bu nedenle hem gerçektir hem de geçirgendir: gerçek, çünkü varlığın ve düşüncenin önceliği konusunda farklı felsefi kararlar içerir; geçirgen, çünkü bir geleneğin geliştirdiği kavramsal araçlar diğerinin içinde dönüşerek yaşamaya devam edebilir.
Düşünce Gerçekliği Yansıtır mı?
Materyalizmin en zor problemlerinden biri düşüncenin statüsüdür. Eğer gerçeklik düşünceden bağımsızsa, düşünce gerçeklikle nasıl ilişki kurar? Bilinci dünyanın bir “yansıması” olarak tanımlamak başlangıçta ikna edici görünebilir; fakat yansıma metaforu kısa sürede yeni sorunlar doğurur. İnsan bilinci bir ayna değildir. İnsan, dünyayı dil, tarih, toplumsal ilişkiler ve kavramlar aracılığıyla kavrar. Aynı gerçeklik farklı tarihsel dönemlerde farklı kategoriler altında anlaşılabilir.
Bu durum gerçekliğin zihinsel olarak yaratıldığı anlamına gelmez. Daha güçlü bir ayrım gerektirir: gerçekliğin düşünceden bağımsız olması ile gerçekliğe ilişkin bilgimizin kavramsal ve tarihsel olarak dolayımlanmış olması farklı tezlerdir.
Marx’ın düşüncesi bu ayrımı özellikle toplumsal gerçeklikte görünür kılar. “Meta”, yalnız dünyada bulunan fiziksel nesnenin adı değildir. Bir nesne belirli toplumsal üretim ve mübadele ilişkileri içinde meta hâline gelir. Paranın fiziksel maddesi ile para olmasını sağlayan toplumsal ilişki aynı şey değildir. Sermaye de belirli miktarda maddi servetin doğal adı değildir; servetin belirli tarihsel toplumsal ilişki içinde aldığı biçimdir. Bu nedenle materyalist çözümleme bile gerçekliği yalnız duyulara verilen maddi nesneler düzeyinde ele alamaz. Toplumsal gerçekliğin kendisi ilişkiler, kurumlar ve tarihsel biçimlerle kurulmuştur. Bu gerçeklik zihinsel bir kurgu değildir; fakat çıplak fiziksel maddiliğe de indirgenemez.
İdealizm–materyalizm karşıtlığının kaba biçimleri özellikle burada çöker. Düşünce ile madde arasındaki ilişkiyi iki bağımsız tözün rekabeti olarak düşünmek, insan dünyasının tarihsel ve toplumsal yapısını açıklamakta yetersiz kalır.
Materyalizm Neden Tarihsel Olmak Zorundadır?
Marx’la birlikte materyalizmin en önemli dönüşümlerinden biri, maddenin yalnız doğal değil tarihsel bir problem hâline gelmesidir. İnsan doğayla ilişkiye hazır koşullarda girmez; üretim araçları, teknikler, işbölümü, mülkiyet biçimleri ve kurumlar aracılığıyla maddi dünyayı dönüştürür. Bu dönüşüm sırasında kendisi de değişir. Dolayısıyla tarihsel materyalizm “her şeyin nedeni ekonomidir” biçimindeki indirgemeci bir tez değildir. Ekonomik olanın kendisi bile doğal ve değişmez değildir. Feodal toprak ilişkileri, ücretli emek, meta üretimi veya sermaye birikimi belirli tarihsel koşullar altında ortaya çıkan toplumsal biçimlerdir. Materyalist olmak burada onların maddi gerçekliğini kabul etmek kadar, tarihsel olduklarını ve başka biçimlere dönüşebileceklerini görebilmektir.
Diyalektik ile materyalizmin birleştiği yer budur. Gerçeklik düşünceden bağımsızdır; fakat gerçekliğin toplumsal biçimleri değişmez değildir. İnsanlar hazır bir dünyada yaşarken aynı zamanda o dünyayı yeniden üretirler. Yapılar bireyleri belirler; bireylerin eylemleri de yapıların devamına veya dönüşümüne katılır. Bu nedenle tarihsel materyalizm, mekanik materyalizmin aksine tek yönlü nedensellik modeliyle yetinemez. Toplumsal bütünlüğün farklı düzeyleri arasında aracılı ilişkiler bulunduğunu kabul etmek zorundadır. Hegelci diyalektiğin Marksist düşünce için kalıcı önemlerinden biri, tam da bu dolayımları düşünmeye elverişli kavramsal biçimi sağlamış olmasıdır.
İdealizmin Haklı Olduğu Yer, Materyalizmin Sınırı mı?
İdealizm ile materyalizm arasındaki tartışmayı kazanan ve kaybeden taraflar biçiminde düşünmek verimli değildir. İdealizmin tarihsel gücü, düşüncenin gerçeklik karşısında edilgin olmadığını göstermesinde bulunur. İnsan dünyayı yalnız algılamaz; kavramlaştırır, anlamlandırır ve tarihsel olarak yeniden kurar. Hukuk, siyaset, sanat, din ve bilim yalnız fiziksel süreçlere indirgenemez. Gerçek insan dünyası anlam taşıyan bir dünyadır.
Materyalizmin büyük müdahalesi ise bu anlam dünyasının kendi kendine yeterli olmadığını göstermesidir. İnsan fikirlerinin ardında bedensel hayat, emek, üretim, ihtiyaç, iktidar ve tarihsel koşullar vardır. Kavramların tarihini yalnız başka kavramlarla açıklamak, düşüncenin kendi maddi koşullarını görünmez kılabilir.
Bu iki eleştirinin birbirlerini tamamen yok etmemesi gerekir. Düşünceyi maddi koşulların basit sonucu saymak, insan praksisinin üretici yönünü kaybeder; düşünceyi kendi kendisini kuran bağımsız güç hâline getirmek ise insanların gerçek tarihsel yaşamını düşüncenin gölgesine iter. Hegel ile Marx arasındaki felsefi gerilim bu nedenle hâlâ canlıdır. Hegel düşünce ile varlığın ilişkisini ayrılık içinde bırakmayı reddeder. Marx ise bu birliğin toplumsal ve maddi koşullarını soruşturur. Birincisi kavramın hareketini, ikincisi tarihsel toplumsal ilişkilerin hareketini öne çıkarır; fakat ikisi de gerçekliği durağan nesnelerin toplamına indirgeyen düşünceye karşıdır.
Karşıtlığın Gerçek Sınırı
İdealizm ile materyalizm arasındaki ayrım ortadan kaldırılmamalıdır. Eğer bütün fark yalnız terminolojiye indirgenirse Marx’ın Hegel’e yönelttiği eleştirinin anlamı kaybolur. Fakat ayrım iki kapalı kamp biçiminde de düşünülmemelidir. Felsefe tarihindeki büyük dönüşümler çoğu zaman bir geleneğin diğerini bütünüyle terk etmesiyle değil, onun problemlerini başka bir zeminde yeniden kurmasıyla gerçekleşir.
Hegel’den Marx’a geçiş bunun güçlü örneğidir. Marx idealizmi yalnız reddetmez; Hegel’in diyalektiğinin sorunlarını maddi ve tarihsel ilişkiler içinde yeniden biçimlendirir. Lenin ve Lukács’ın Hegel’e dönüşleri de aynı nedenle anlamlıdır: Marksizmi idealizme geri götürmek için değil, materyalizmin kendi içinde mekanikleşebileceğini gördükleri için Hegel’i yeniden okurlar.
Bu yüzden idealizm ile materyalizm arasındaki en üretken sınır, “düşünce mi önce gelir, madde mi?” sorusunun tek başına veremeyeceği yerde ortaya çıkar. Daha güç sorular şunlardır: Gerçeklik nasıl bir ilişkiler bütünüdür? Düşünce bu bütünlüğün neresindedir? Bilgi yalnız dış dünyayı temsil mi eder, yoksa insanın tarihsel praksisinin bir parçası mıdır? Maddi gerçekliği kabul etmek onun hareketini kavramaya yeter mi? Kavramın kurucu rolünü kabul etmek gerçekliği düşünceye indirgemek zorunda mıdır?
İdealizm ile materyalizm arasındaki tarihsel tartışmanın kalıcı değeri, bu sorulara nihai bir kazanan üretmesinde değil, gerçeklik ile düşünce arasındaki ilişkinin hiçbir zaman basit bir öncelik formülüne indirgenemeyeceğini göstermesinde bulunur. Diyalektiğin araya girdiği yerde soru artık yalnız hangisinin önce geldiği değildir; düşünce ile gerçekliğin birbirlerini dışlamadan, fakat birbirlerine de indirgenmeden hangi dolayımlar içinde ilişki kurduklarıdır.
