Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Kate Crawford’un çağdaş teknoloji kuramı içindeki önemi, yapay zekâyı dar anlamda bir yazılım meselesi olmaktan çıkarıp çok daha geniş bir maddi, toplumsal ve siyasal düzen olarak düşünmeye zorlamasında yatar. Onun çalışmaları boyunca tekrar eden temel iddia şudur: “AI” dediğimiz şey, yalnızca kod, model, algoritma ve ekran arayüzlerinden ibaret değildir; madenlerden veri merkezlerine, düşük ücretli emekten lojistik ağlara, sınıflandırma pratiklerinden yönetsel kararlara kadar uzanan geniş bir çıkarım ve tahsis düzeninin adıdır. Crawford’un resmi biyografisi de bu hattı açık biçimde tarif eder: çalışmaları büyük ölçekli veri sistemlerini, makine öğrenmesini ve yapay zekâyı tarih, siyaset, emek ve çevre bağlamları içinde anlamaya odaklanır.
Bu nedenle Crawford’u yalnızca “AI eleştirmeni” diye okumak eksik kalır. O, daha derinde, çağdaş teknik aklın neyi görünür kıldığı ve neyi perdelediği sorusunu sorar. Yapay zekâ söylemi çoğu zaman zekâ, verimlilik, yenilik ve hız kelimeleri etrafında kurulurken; Crawford bu parıltılı yüzeyin altına inmeyi, sistemin görünmez maliyetlerini kavramsallaştırmayı önerir. Onun düşüncesinde asıl mesele, makinelerin düşünüp düşünmediği değil; “yapay zekâ” adı altında kurulan rejimin hangi maddi kaynakları tükettiği, hangi insan emeğini soğurduğu, hangi toplumsal eşitsizlikleri yeniden düzenlediği ve hangi yönetimsel iktidar biçimlerine hizmet ettiği meselesidir. Bu yönüyle Crawford, teknolojiyi nesne olmaktan çok düzen, ilişki ve ağ olarak düşünen düşünürler hattının güçlü bir temsilcisidir.
Kate Crawford’un Kuramsal Konumu
Crawford’un temel müdahalesi, teknoloji tartışmalarında sık görülen soyutlama alışkanlığını kırmaktır. Güncel söylem, yapay zekâyı çoğu kez bulutlarda çalışan saf bir hesaplama mantığı gibi sunar; sanki AI’nın maddi bir zemini, coğrafi bir bedeli, emek tarihi ve siyasal ekonomisi yokmuş gibi. Oysa Crawford’a göre tam tersine, AI tam da bu “soyut görünme” becerisi sayesinde güçlüdür. Sistem, kendisini ekranın temiz yüzeyinde, kullanıcı deneyiminin sürtünmesiz akışında ve otomasyonun nötr dili içinde sunar; ama gerçekte, arkasında geniş bir çıkarım yapısı vardır. Yale University Press’in Atlas of AI tanıtımında kullanılan ifade bunun özünü verir: AI, yerden çekilen minerallerden düşük ücretli bilgi işçiliğine ve insan davranışlarından devşirilen verilere kadar uzanan bir “extraction”, yani çıkarım teknolojisidir.
Buradaki “çıkarım” kavramı, Crawford düşüncesinin merkezidir. Bu kavram yalnız ekonomik anlamda kaynak çıkarımını değil, aynı zamanda toplumsal yaşamın parçalanarak ölçülebilir, sınıflandırılabilir, aktarılabilir ve yeniden işlenebilir veri birimlerine dönüştürülmesini de anlatır. Yani maden ocağından veri setine, işçiden kullanıcıya, doğal kaynaktan jeste kadar her şey sistem tarafından işlenebilir bir girdiye çevrilir. Crawford’un kuramsal gücü burada ortaya çıkar: o, AI’ı “zekâ üretimi” olarak değil, dünyayı işlenebilir girdilere dönüştüren bir soyutlama ve tahakküm makinesi olarak görür. Böylece teknoloji eleştirisi etik nasihat düzeyinden çıkar; ontoloji, emek tarihi ve yönetimsellik düzeyine yükselir.
Yapay Zekâ Neden Yalnızca Bir Yazılım Değildir?
Crawford’un düşüncesine göre yapay zekâ, teknik anlamda bir model ya da hesaplama yöntemi olsa da toplumsal anlamda çok daha büyük bir makinedir. Çünkü hiçbir model kendiliğinden var olmaz. Bir modelin eğitilebilmesi için fiziksel altyapı gerekir; enerji gerekir; çip üretimi gerekir; nadir mineraller gerekir; sayısız veri toplama, etiketleme ve temizleme işlemi gerekir; ayrıca bu modeli kurumların karar mekanizmalarına yerleştiren yönetim ideolojileri gerekir. Başka deyişle, AI bir yazılım nesnesi değil, katmanlı bir ekosistemdir. Crawford’un Atlas of AI için kullandığı çerçeve de tam olarak budur: yapay zekâ, gücün, siyasetin ve gezegensel maliyetlerin iç içe geçtiği bir ağdır.
Bu bakış açısı önemli bir teorik düzeltme yapar. Çünkü teknoloji söylemi çoğu zaman yeniliği yalnızca yüzeydeki işlev üzerinden değerlendirir: sistem ne kadar hızlı, ne kadar akıllı, ne kadar doğru? Crawford ise bunun yerine şu soruları koyar: Bu sistem neyi görünmez kılıyor? Hangi bedel hesap dışı bırakılıyor? Bu otomasyon iddiası gerçekte hangi emek biçimlerine dayanıyor? Hangi coğrafyalar enerji ve mineral yükünü taşıyor? Hangi bedenler veri olarak ayrıştırılıyor? Bu sorular, AI tartışmasını mühendislik düzleminden çıkarıp eleştirel teori düzlemine taşır. Bu nedenle Crawford’un çalışması, yapay zekânın işleyişinden çok, yapay zekâ söyleminin kurduğu dünya tasarımına yönelmiş bir müdahaledir.
Atlas of AI: Çıkarımın Haritası
Atlas of AI’ın önemi, yapay zekâyı teknik başarı hikâyesi olarak değil, geniş ölçekli bir çıkarım coğrafyası olarak haritalamasında yatar. Kitabın başlığındaki “atlas” sözcüğü rastlantısal değildir. Crawford burada bir kavram kataloğu sunmaktan çok, bir rejimin topografyasını çizer. Bu topografyada maden sahaları, depo işçileri, veri merkezleri, düşük ücretli içerik denetçileri, biyometrik veri sistemleri, göçmen işçiliği ve çevresel yıkım aynı yapının farklı yüzleri olarak görünür. Yapay zekânın çalışması için gereken altyapı, modern teknik kültürde çoğu zaman görünmezleştirilir; Crawford’un atlası tam da bu görünmezliği bozmayı amaçlar.
Bu haritalama girişimi iki nedenle kuramsal olarak güçlüdür. Birincisi, AI tartışmasını “zekâ” etrafındaki mistifikasyondan kurtarır. Yapay zekâyı insan zihninin rakibi ya da uzantısı gibi düşünmek yerine, onu endüstriyel ve idari sistemlerin yeni fazı olarak okumaya imkân verir. İkincisi, teknoloji eleştirisini yalnız kullanıcı deneyimi ya da etik ilkelere indirgemez; doğrudan üretim ilişkileri, lojistik ağlar ve sınıflandırma pratikleriyle ilişkilendirir. Böylece yapay zekâ bir mucize değil, sanayi sonrası kapitalizmin yüksek yoğunluklu bir örgütlenme biçimi hâline gelir. Crawford’un başarısı, teknik nesnenin çevresine bakarak aslında nesnenin kendisini yeniden tanımlamasıdır.

Kaynak: https://commons.wikimedia.org/
wiki/File:Kate_Crawford_in_2025_05.jpg
Anatomy of an AI System: Nesnenin Ardındaki Dünya
Crawford’un Vladan Joler ile birlikte geliştirdiği “Anatomy of an AI System” projesi, onun yöntemini en açık biçimde gösteren işlerden biridir. Proje, Amazon Echo’yu yalnızca akıllı bir cihaz olarak ele almaz; onun arkasında yer alan insan emeğini, veri akışlarını ve gezegensel kaynakları anatomik bir harita hâline getirir. Resmî açıklamada da belirtildiği gibi bu çalışma, Echo’yu “human labor, data and planetary resources” – “İnsan emeği, veri akışları ve dünyanın maddi kaynakları”- ekseninde okur. Burada önemli olan şey, tek bir cihazın tekil bir tüketim nesnesi olmaktan çıkarılıp küresel üretim ve sömürü ağlarının düğüm noktası olarak gösterilmesidir.
Bu yaklaşım, eleştirel teori için verimli bir model sunar. Çünkü teknik nesneleri yalnız fonksiyonlarıyla değil, onları mümkün kılan ilişkiler bütünüyle birlikte düşünmeye zorlar. Bir hoparlör, bir telefon ya da bir yapay zekâ arayüzü, artık yalnızca kullanışlı bir araç değildir; maden ocağı, deniz aşırı tedarik zinciri, veri etiketleme emeği, enerji altyapısı ve davranışsal veri çıkarımıyla birlikte okunması gereken yoğunlaşmış bir toplumsal formdur. Crawford’un yöntemi burada adeta bir tersine mühendisliktir: ama cihazın iç devrelerini değil, onun toplumsal anatomisini açığa çıkarır. Bu, çağdaş teknoloji düşüncesinde son derece önemli bir metodolojik katkıdır.
Emek, Sınıflandırma ve Görünmez İşçilik
Crawford’un en kritik katkılarından biri de otomasyon mitini parçalamasıdır. Yapay zekâ söylemi, sistemlerin kendi kendine öğrenen, kendi kendine çalışan ve giderek insanı gereksiz kılan mekanizmalar olduğu fikrini üretir. Oysa bu görüntü büyük ölçüde yanıltıcıdır. AI sistemleri, arkalarında yoğun ve çoğu zaman görünmez bir insan emeği taşır: veri toplama, veri etiketleme, içerik ayıklama, moderasyon, hata düzeltme, güvenlik kontrolü, tedarik ve bakım süreçleri bu emeğin parçalarıdır. Crawford’un Atlas of AI çerçevesi, bu görünmez işçiliği yapay zekânın dışsal bir eklentisi olarak değil, kurucu unsuru olarak düşünür.
Burada yalnız sömürü meselesi yoktur; epistemolojik bir mesele de vardır. Çünkü veri setleri dünyayı doğrudan yansıtmaz; onu sınıflandırır, keser, etiketler, normalleştirir. İnsan emeği yalnız fiziksel bir destek sağlamaz; aynı zamanda dünyanın hangi terimlerle görüleceğine karar veren bir ara yüz işlevi görür. Bu nedenle Crawford’un emek vurgusu, “arka planda insanlar da çalışıyor” demekle sınırlı değildir. Daha derin iddia şudur: AI sistemlerinin ürettiği bilgi biçimleri, zaten sınıflandırılmış ve yönetilebilir hâle getirilmiş bir dünyanın ürünüdür. Yani bilgi ile emek, veri ile tahakküm, sınıflandırma ile iktidar aynı teknik süreçte birleşir. Crawford’un yapay zekâ eleştirisi tam da burada klasik emek eleştirisini aşar ve bilgi rejimi eleştirisine dönüşür.
Çevre, Enerji ve Gezegen Ölçeği
Crawford’un çalışmasının ayırt edici taraflarından biri, AI eleştirisini yalnız emek ve veriyle sınırlamayıp gezegensel maliyetler düzeyine çıkarmasıdır. Atlas of AI’ın alt başlığında geçen “planetary costs” –“gezegensel maliyetler” ibaresi boşuna değildir. Yapay zekâ sistemlerinin çalışması için gereken enerji tüketimi, veri merkezi altyapısı, çip üretim zincirleri ve mineral çıkarımı, AI’ı doğrudan çevresel bir mesele hâline getirir. Bu, güncel teknoloji düşüncesi açısından çok önemlidir; çünkü dijital olanın maddesiz olduğu yanılsamasını bozar. “Bulut” metaforu ne kadar hafif görünse de, gerçekte arkasında ağır bir yeryüzü ekonomisi vardır. Crawford bu ağır ekonomiyi kavramın merkezine yerleştirir.
Bu müdahalenin felsefi sonucu açıktır: teknoloji artık insan-merkezli ilerleme anlatısının rahat sınırları içinde düşünülmez. Yapay zekâ, yalnızca insana hizmet eden bir araç değil; gezegen ölçeğinde kaynakları yeniden dağıtan, ekolojik yükü belirli coğrafyalara yıkan ve böylece teknik olan ile çevresel olanı birbirine bağlayan bir rejimdir. Crawford burada, teknolojiyi çevreden ayrı düşünmenin artık mümkün olmadığını gösterir. Dolayısıyla AI eleştirisi, yalnızca etik değil; ekolojik ontoloji meselesi hâline gelir. Teknik sistemin maddi bedeni, tam da onun siyasal anlamının bir parçasıdır.
Yapay Zekâ ve Yönetsel İktidar
Crawford’un düşüncesinde AI yalnız kaynak ve emek sömüren bir sistem değil, aynı zamanda yönetsel bir aygıttır. Buradaki mesele, yapay zekânın insan davranışlarını tahmin etmesi kadar, bu tahminlerin kurumlar tarafından karar verme süreçlerine yerleştirilmesidir. Sınıflandırma, puanlama, risk analizi, davranış modelleme ve otomatik ayıklama süreçleri, AI’ı yalnız epistemik değil idari bir rejim hâline getirir. Atlas of AI’ın tanıtımında yer alan “undemocratic governance” – “demokratik olmayan yönetişim”- vurgusu da bu bağlama işaret eder: mesele yalnız teknik hata değil, iktidarın karar alma biçimlerinin daha opak, daha merkezî ve daha az hesap verebilir hâle gelmesidir.
Bu yüzden Crawford’un çalışması, liberal teknoloji eleştirisinden ayrılır. O, yalnızca “daha adil veri” ya da “daha iyi etik ilkeler” çağrısı yapan bir çizgide kalmaz. Daha temel bir soru sorar: hangi kurumsal mantık, hangi ekonomik model ve hangi yönetim anlayışı yapay zekâyı bu kadar merkezi bir araç hâline getirdi? Böylece AI tartışması teknik iyileştirme meselesi olmaktan çıkar, modern yönetimselliğin dönüşümü meselesine dönüşür. Bu, çağdaş felsefe için de verimli bir açılımdır; çünkü bilgi üretimi ile yönetim teknikleri arasındaki bağı yeniden düşünmeyi zorunlu kılar.
Kate Crawford Neden Önemli?
Kate Crawford’un asıl önemi, yapay zekâ hakkında konuşurken nesnenin sınırlarını genişletmesidir. O, AI’ı yalnızca modelin içinde aramaz; maden sahasında, lojistik zincirinde, veri etiketleme masasında, enerji altyapısında, yönetim protokolünde ve hukuki düzenlemede arar. Böylece “yapay zekâ nedir?” sorusuna verilecek yanıt kökten değişir. AI, yalnızca hesaplama değildir; dünyanın ölçülebilir, çıkarılabilir ve yönetilebilir parçalara ayrılmasının yeni adıdır. Bu yüzden Crawford’un düşüncesi, teknoloji felsefesi ile siyasal ekonomi, emek teorisi ile çevre düşüncesi, sınıflandırma eleştirisi ile yönetimsellik analizi arasında güçlü bir geçiş alanı kurar.
Bugün yapay zekâ etrafında üretilen büyük anlatıların çoğu ya hayranlığa ya paniğe yaslanıyor. Crawford ise bu iki kolay duygulanımı da askıya alır. Ne teknik kurtuluş vaadine teslim olur ne de yalnızca kıyamet söylemine sığınır. Onun yaptığı şey daha zor ama daha kurucu bir şeydir: sistemin soyut görünen yüzeyini dağıtıp, altında işleyen maddi ve siyasal düzeni görünür kılmak. Bu nedenle Crawford yalnız bir yorumcu değil, çağdaş teknik aklın mantığını adlandıran bir kuramcıdır. Ve tam da bu yüzden, yapay zekâ çağını düşünmek isteyen herkes için başlangıç noktalarından biri olmayı hak eder.
