Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Giriş: Hristiyan Olmak Sorunu
Søren Kierkegaard’ın teolojik düşüncesinin merkezinde Hristiyanlığın ne olduğu kadar, bir insanın nasıl Hristiyan olacağı sorusu yer alır. Hristiyanlık, onun metinlerinde kabul edilmiş öğretilerin toplamı, tarihsel bir aidiyet ya da toplumsal kimlik değildir. İnanç, bireyin Tanrı karşısındaki varoluşunu belirleyen ve yaşamın bütününü dönüştüren bir ilişkidir.
Kierkegaard’ın yazarlığında takma adlı eserlerle kendi adıyla yayımladığı dinsel konuşmalar arasında bilinçli bir ayrım bulunur. Johannes de Silentio, Johannes Climacus ve Anti-Climacus gibi takma adlar farklı varoluş konumlarını temsil eder. Bu metinlerdeki her önerme doğrudan Kierkegaard’ın öğretisi sayılmaz. Kendi adıyla yayımladığı konuşmalar ise tekil bireye yönelen dinsel ve geliştirici bir hitap biçimi taşır. Buna rağmen bütün yazarlığı ortak bir problem çevresinde birleşir: Hristiyanlık hakkında bilgi sahibi olmakla Hristiyan olarak var olmak arasındaki ayrım.
Ebedî Olan ile Tarihsel Olan
Felsefi Parçalar’da Johannes Climacus’un temel sorusu, ebedî mutluluğun tarihsel bir olaya dayanıp dayanamayacağıdır. Hristiyanlığın teolojik güçlüğü burada belirir: Zamana ve tarihe aşkın olan Tanrı, belirli bir anda insan biçiminde tarihe girmiştir. Sokratik anlayışta hakikat öğrenenin içinde bulunur; öğretmen yalnızca unutulmuş olanın hatırlanmasına aracılık eder. Hristiyanlıkta ise insan hakikate sahip değildir. Öğretmen yalnızca bilgiyi aktarmakla kalmaz, hakikati kavrama koşulunu da verir. Öğretmen Tanrı’dır; fakat insanın karşısına tarihsel bir insan olarak çıkar.
Tanrı’nın insan olması, ebedî olan ile zamansal olanın birliğidir. Bu birlik düşüncenin olağan kategorileriyle bütünüyle dolayımlanamaz. Climacus bunu “mutlak paradoks” olarak adlandırır. Hristiyan inancı, tarihsel kişinin yalnızca öğretmen veya ahlaki örnek değil, Tanrı-İnsan olduğu kabulüne dayanır. Böylece teoloji, soyut bir Tanrı kavramından çok, Tanrı’nın tarihteki paradoksal mevcudiyetine bağlanır.
Tanrı-İnsan, Gücenme ve İman
Anti-Climacus adıyla yayımlanan Hristiyanlıkta Alıştırma’da Tanrı-İnsan, doğrudan tanınabilir bir nesne değildir. İsa’nın görünüşü, tanrısallığını zorunlu biçimde kanıtlamaz. O, sıradan, yoksul ve acı çeken insan görünümü içinde bulunur. Tanrısallık ile aşağılanmış insan biçimi arasındaki ilişki, gücenme imkânını doğurur. Gücenme, yalnızca öğretinin anlaşılmaması değildir. Bir insanın kendisini Tanrı olarak sunması akıl için küstahlık; Tanrı olduğu ileri sürülen kişinin güçsüzlük ve ıstırap içinde bulunması ise beklentiler bakımından çelişkidir. İman ile gücenme aynı paradoks karşısındaki iki varoluşsal imkândır.
Bu yüzden İsa’yı hayranlıkla seyretmek Hristiyanlık için yeterli değildir. Hayran, kendisini hayran olduğu kişiden uzak tutabilir. Hristiyan varoluşu ise Mesih’in çağrısıyla aynı yaşam içinde karşılaşmayı, ardından gitmeyi ve benzerlik talebini kabul etmeyi içerir. Kierkegaard’ın teolojisinde iman, Tanrı-İnsan hakkında tarihsel bir hükümden çok, onunla çağdaş olma durumudur.
Benlik, Umutsuzluk ve Günah
Ölümcül Hastalık Umutsuzluk’ta Anti-Climacus, insanı sonlu ile sonsuzun, zamansal ile ebedînin, zorunluluk ile imkânın bir sentezi olarak ele alır. Benlik, bu karşıt unsurların basit toplamı değildir; kendisiyle ilişki kuran ve bu ilişki içinde kendisini meydana getiren bir yapıdır. Umutsuzluk, benliğin kendi kuruluşuyla uyumsuz hâle gelmesidir. Kişi kendisi olmak istemeyerek de yalnızca kendi gücüyle kendisi olmak isteyerek de umutsuzluk içinde bulunabilir. İlk durumda kendi varoluşundan kaçış, ikinci durumda benliğin kendisini mutlak temeli hâline getirme girişimi vardır.
Teolojik düzeyde umutsuzluk, “Tanrı karşısında” günah niteliğini kazanır. Günah yalnızca belirli kuralların ihlali değildir; benliğin kendisini kuran kudretle ilişkisindeki bozulmadır. İman ise benliğin kendi olmaktan vazgeçmeden, kendisini kuran kudret içinde temellenmesidir. Böylece kurtuluş, kişiliğin ortadan kaldırılması değil, benliğin Tanrı karşısında doğru ilişkiye yerleşmesidir.
İbrahim ve Mutlakla İlişki
Johannes de Silentio’nun Korku ve Titreme’de ele aldığı İbrahim anlatısı, dinsel varoluş ile evrensel etik arasındaki gerilimi taşır. İbrahim, Tanrı’nın buyruğu karşısında oğlu İshak’ı kurban etmeye hazırlanır. Eylemi etik alan içinde değerlendirildiğinde bir baba olarak yükümlülüğünü ihlal etmektedir. Johannes de Silentio bu durumu “etiğin teleolojik askıya alınması” kavramıyla ele alır. Tekil birey, mutlakla mutlak bir ilişki içinde evrenselin üzerine yerleşmektedir. Fakat bu konum genel bir dinsel ayrıcalık veya ahlaki kurallardan kurtuluş anlamına gelmez. İbrahim’in durumunu belirleyen korku, titreme, sessizlik ve kendisini başkalarına anlaşılır kılamamasıdır.
İbrahim’in hareketi sonsuz teslimiyetle de sınırlı değildir. İshak’tan vazgeçmeye hazırlanırken onu bu dünyada geri alacağına inanır. İman, sonluyu terk ederek sonsuza çekilmek değil, imkânsız görünen sonluyu Tanrı sayesinde yeniden kabul etmektir.
Hristiyan Sevgi ve Komşu
Kierkegaard’ın kendi adıyla yayımladığı Sevginin İşleri, Hristiyan varoluşunu sevgi buyruğu içinde kurar. Romantik aşk ve dostluk seçime, yakınlığa ve karşılıklılığa dayanabilir. Komşu sevgisi ise tercih edilen kişiye değil, her insana yönelir. “Komşunu kendin gibi seveceksin” buyruğundaki “seveceksin”, sevgiyi ruhsal eğilime bırakmaz. Hristiyan sevgisi bir görevdir. Komşu, kişinin sevilesi özellikleri sayesinde komşu olmaz; Tanrı önünde her insanla paylaşılan eşitlik içinde komşudur. Bu ilişkide Tanrı “orta terim”dir. İnsan diğerini yalnızca kendi arzusu, yakınlığı veya çıkarı bakımından değil, Tanrı önündeki varlığı içinde sever. Komşu kavramı dost ile düşman, yakın ile yabancı arasındaki dünyevi ayrımları kaldırmaz; fakat bu ayrımları sevginin ölçütü olmaktan çıkarır. Hristiyan varoluşu böylece yalnızca içsel iman kararı değil, başkası karşısında somut bir yükümlülüktür.
Hristiyanlık ile Hristiyan Âlemi Arasındaki Ayrım
Kierkegaard’ın geç dönemindeki temel karşıtlıklardan biri Hristiyanlık ile kurumsallaşmış “Hristiyan âlemi” arasındadır. Bir toplumun kiliselere, din görevlilerine ve Hristiyan geleneklerine sahip olması, o toplumdaki bireylerin Hristiyan olduğu anlamına gelmez. Hristiyanlık kültürel aidiyete dönüştüğünde paradoks, gücenme, tövbe, iman ve ardından gitme talepleri yumuşatılır. İsa tarihsel olarak yüceltilmiş bir kişiye dönüşür; onun tekil bireye yönelttiği çağrı geri plana çekilir. Lütuf ise insanın Hristiyanlık idealinden uzaklığını kabul etmesini sağlayan teolojik bağlamından koparılarak dinsel güvence biçiminde kullanılabilir.
Kierkegaard’ın kilise eleştirisi yeni bir kurumsal sistem kurmaya dayanmaz. Temel ölçüt, Hristiyanlığın talebinin dürüst biçimde kabul edilmesidir. İnsan bu talebi bütünüyle gerçekleştirdiğini ilan etmek yerine, kendi yetersizliğini itiraf eder ve lütfa yönelir.
Sonuç
Kierkegaard’ın teolojisi, Tanrı hakkında tamamlanmış bir kavramsal sistemden çok, Tanrı karşısındaki insan varoluşuna aittir. Hristiyanlık ebedî olan ile tarihsel olanın, Tanrı ile insanın, günah ile imanın, gücenme ile kabulün, sonsuzluk ile sonluluğun karşılaşması içinde kurulur. Bu karşıtlıklar nihai bir sentez içinde ortadan kalkmaz. Tanrı-İnsan paradoks olarak kalır; iman gücenme imkânını bütünüyle yok etmez; benlik Tanrı’ya bağlanırken kendi tekilliğini kaybetmez; sevgi içsel duygudan çıkıp komşuya yönelik göreve dönüşür.
Hristiyan olmak, Kierkegaard’da sahip olunan bir kimlik değil, Tanrı karşısında sürekli yeniden üstlenilen bir varoluştur. Onun teolojik diyalektiğinin temelinde de bu hareket bulunur: İnsan, kendi sınırlılığı içinde ebedî olanla ilişki kurar; fakat bu ilişkiyi bilgi, kurum veya kültürel aidiyet aracılığıyla güvence altına alamaz.
