Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Şiddet yoluyla ölüm korkusu, hakkın görevden önce gelişi ve siyasal düzenin yeni ölçüsü
Leo Strauss’un Hobbes yorumu, güçlü devletin neden gerekli olduğuna ilişkin alışılmış bir açıklama değildir. Strauss için Hobbes’un tarihsel önemi, egemenliği savunmasından veya doğa durumunu herkesin herkese karşı savaşı olarak tasvir etmesinden önce gelir. Asıl dönüşüm, ahlaki ve siyasal düzenin hangi temelden türetileceğine ilişkindir. Hobbes, klasik siyaset felsefesinin insanın doğal amacı, erdemi ve yetkinliği üzerine kurduğu öğretinin yerine, fiilen bütün insanlarda etkili olabilecek bir tutkuyu yerleştirir: kendini koruma arzusu ve onun en açık biçimi olan şiddet yoluyla ölüm korkusu.
Bu değişiklik yalnızca yeni bir devlet teorisi üretmez. Görev ile hak, bilgelik ile rıza, siyasal toplum ile birey arasındaki öncelik ilişkisini tersine çevirir. Strauss’un Hobbes’ta gördüğü modernlik tam olarak bu tersine dönüşte bulunur. Modern siyaset, devleti daha güçlü hâle getirmeden önce, siyasal düzenin ahlaki öznesini değiştirir. Klasik öğretinin erdem kazanması gereken insanının yerine, korunma hakkı ihlal edilemeyen bireyi koyar.
Strauss’un The Political Philosophy of Hobbes adlı kitabı da bu nedenle Hobbes’un sistemini yalnızca Leviathan üzerinden özetlemez. Hobbes’un erken dönem metinlerinden olgun eserlerine kadar ahlaki öğretisinin oluşumunu izler; bu öğretinin geleneğin veya modern bilimin zorunlu sonucu olmadığını, insan doğasına ilişkin özgül bir deneyimden doğduğunu ileri sürer. Kitabın “Ahlaki Temel”, “Aristokratik Erdem”, “Yeni Ahlak” ve “Yeni Siyaset Bilimi” başlıklı bölümleri, Strauss’un ilgisinin egemen devletin kurumsal yapısından önce onun ahlaki temelinde bulunduğunu gösterir.
Hobbes’un siyaseti bilimden mi doğdu?
Hobbes çoğunlukla modern doğa biliminin yöntemlerini siyasal alana taşıyan düşünür olarak okunur. Bu yoruma göre hareket hâlindeki maddelerden oluşan mekanik doğa tasarımı, insanın tutkularını ve devletin kuruluşunu da nedensel bir sistem içinde açıklamasını mümkün kılmıştır. Siyasal felsefe böylece yeni fiziğin insan ve toplum alanındaki uzantısı hâline gelir.
Strauss bu açıklamanın yönünü tersine çevirir. Hobbes’un siyaset felsefesinin temel düşüncelerinin onun olgunlaşmış bilim anlayışından önce ortaya çıktığını, dolayısıyla siyasal öğretinin doğrudan doğruya mekanik doğa biliminden türetilemeyeceğini savunur. Hobbes’un özgünlüğünü anlamak için sisteminin son biçiminden geriye doğru gitmek değil, erken yazılarında şekillenen ahlaki deneyimi izlemek gerekir. University of Chicago Press’in kitabı tanıtırken vurguladığı üzere Strauss, Hobbes’un düşüncelerinin kaynağını gelenekte veya bilimde değil, onun insan doğasına ilişkin kavrayışında arar. Bu tez, Strauss’un yorumunda yöntemsel bir ayrıntı değildir. Hobbes’un siyaseti modern bilimden türemiş olsaydı, onun modernliği öncelikle bilgi anlayışındaki dönüşümle açıklanabilirdi. Oysa Strauss, daha temel bir değişime işaret eder: Hobbes insan davranışını açıklamak için yeni bir bilim kurmadan önce, ahlaki ve siyasal düzenin gerçekleşebilir olmasının şartını değiştirmiştir.
Klasik siyaset felsefesi, insanın nasıl yaşadığından çok nasıl yaşaması gerektiğini soruyordu. İnsan doğasının belirli bir düzeni ve amacı bulunduğunu, iyi yaşamın bu doğal düzene uygunlukla ölçülebileceğini kabul ediyordu. Hobbes ise etkili bir siyasal öğretinin, insanların ulaşması beklenen yetkinlikten değil, onların fiilen taşıdıkları en güçlü eğilimlerden hareket etmesi gerektiğini düşünür. Strauss açısından Hobbes’un “gerçekçiliği”, siyasal olguları yalnızca daha çıplak biçimde görmesinden değil, ahlakı insanın yüksek imkânından ayırarak yaygın ve güçlü tutkulara dayandırmasından doğar.
Modern siyasetin ilk değişikliği burada gerçekleşir: Normun insanı kendisine yükseltmesi beklenmez; norm, insanın zaten bulunduğu düzeyde etkili olabilecek biçimde yeniden kurulur.
Machiavelli’nin açtığı yerde Hobbes’un yaptığı değişiklik
Strauss, Hobbes’u Machiavelli’den bağımsız değerlendirmez. Onun yorumunda Machiavelli, klasik siyasetin yüksek hedefleriyle insanların fiilî davranışları arasındaki mesafeyi reddederek modern siyasal düşüncenin ilk büyük kırılmasını gerçekleştirir. Siyasetin gerçekleşebilir olması için amaçların alçaltılması, olağan davranışlardan değil uç durumlardan hareket edilmesi ve siyasal kuruluşun ahlaki bakımdan sorunlu köklerinin kabul edilmesi bu kırılmanın parçalarıdır.
Hobbes, Machiavelli’nin klasik öğretinin “ütopik” niteliğine yönelttiği itirazı benimser; fakat Machiavelli’nin çözümünü yeterli bulmaz. Strauss’a göre Hobbes’un girişimi, doğal hukuk ve ahlak fikrini Machiavelli’nin gerçekçilik düzleminde yeniden kurmaktır. Böylece insanın doğal yetkinliğiyle bağlantısı koparılan doğal hukuk, yine de etkili ve bağlayıcı bir temel kazanacaktır. Strauss, 1949 tarihli doğal hak derslerinde bu hareketi açık biçimde tanımlar: Hobbes, ahlak yasasını korumaya çalışırken onu insanın mükemmelliği düşüncesinden ayırmıştır.
Bu ayrım Hobbes’un neden yalnızca Machiavelli’nin devamı olmadığını gösterir. Machiavelli siyaseti klasik ahlakın ölçülerinden kurtarmıştı; Hobbes ise ortak ve rasyonel bir siyasal düzeni yeniden gerekçelendirmek istiyordu. Bunun için insanların gerçekte yaşama biçimleri içinde bulunan, ahlaki düzeni destekleyecek kadar güçlü bir dayanak bulması gerekiyordu.
Strauss’un yorumunda bu dayanak akıl değildir. Bunun nedeni Hobbes’un aklı önemsiz görmesi değil, aklın tek başına insanları harekete geçirecek güce sahip olmadığını düşünmesidir. Akıl barışın koşullarını gösterebilir; fakat bu koşulları izlemek için gerekli motivasyonu kendiliğinden üretemez. Etkili doğal hukuk, aklın gösterdiği kural ile insanın en güçlü tutkusunu birbirine bağlamalıdır.
Şiddet yoluyla ölüm korkusu bu görevi yerine getirir.
Ölüm korkusunun ahlaki statüsü
Strauss’un Hobbes yorumunda ölüm korkusu sıradan bir psikolojik neden değildir. Hobbes’un öğretisinde insanların neden devlete ihtiyaç duyduğunu açıklayan birçok tutkudan biri olarak da kalmaz. Ahlaki düzenin yeniden kuruluşunu mümkün kılan temel deneyime dönüşür. Burada korkulan, insanın doğal yollarla ölecek olması değildir. Belirleyici olan, başka bir insanın şiddeti sonucunda öldürülmektir. Doğal ölüm insanın sonluluğunu gösterirken şiddet yoluyla ölüm, insanlar arasındaki ilişkinin siyasal sorununu görünür kılar. Kişi kendi hayatını korumak ister; fakat aynı isteğe sahip diğer insanlar onun hayatı için tehdit oluşturur. Korunma arzusu evrensel olduğu ölçüde barışın temeli olabileceği gibi çatışmanın da kaynağıdır.
Strauss’a göre Hobbes’un başarısı, bu tutkuyu doğal hakkın köküne yerleştirmesidir. Şiddet yoluyla ölüm korkusu, kendini koruma arzusunun en güçlü ve en açık ifadesidir. Doğal hukuk bundan böyle insanın rasyonel ve toplumsal bir varlık olarak ulaşması gereken doğal yetkinlikten değil, kendisini yok oluştan korumaya yönelik fiilî arzusundan türetilecektir. Bu değişiklik doğal hukukun içeriğinden önce statüsünü değiştirir. Klasik öğretide iyi yaşamın ölçüsü, insan doğasındaki yetilerin doğal hiyerarşisiyle ilişkilidir. Akıl, erdem ve düşünsel yetkinlik insanın alt düzey tutkularına yön verir. Hobbes’ta ise siyasal düzenin bağlayıcı ilkesi, insanların çoğunda çoğu zaman etkili olan en güçlü tutkudan çıkarılmaktadır. İnsanların erdemli hâle gelmeleri beklenmez; kendi hayatlarını kaybetmek istememeleri yeterlidir.
Strauss bu tercihin modern siyaset üzerindeki sonucunu yalnızca “amaçların alçaltılması” olarak görmez. Daha derin değişiklik, kötünün siyasal bakımdan iyiden daha güvenilir bir ölçü hâline gelmesidir. İnsanlar en yüksek iyinin ne olduğu konusunda anlaşamayabilirler; fakat şiddet yoluyla öldürülmenin kaçınılması gereken bir kötülük olduğu üzerinde birleşebilirler. Böylece siyasal düzen, ortak bir yetkinlik öğretisine değil, ortak kırılganlığın tanınmasına dayanır.
Burada modern siyasetin kalıcı yönelimi ortaya çıkar: İnsanların hangi amaçlara ulaşması gerektiği konusundaki anlaşmazlık, kaçınmaları gereken ortak tehlike üzerinden yönetilir. Devletin temel görevi iyi yaşamın içeriğini belirlemekten çok, farklı hayatların sürdürülebileceği güvenlik düzenini sağlamaktır.
Görevden önce gelen hak
Strauss’un Hobbes yorumundaki en önemli sonuç, ölüm korkusunun doğal hakkın temeline yerleştirilmesiyle birlikte görev ile hak arasındaki ilişkinin değişmesidir. Kendini koruma arzusu doğal hakkın kökü ise temel ahlaki olgu insanın yerine getirmek zorunda olduğu bir görev değil, vazgeçemeyeceği bir haktır. Strauss’un ifadesiyle Hobbesçu öğretide bütün ahlaki görevler, kendini koruma hakkından türetilir. Görevler kişinin hayatını doğrudan tehlikeye atmadıkları ölçüde bağlayıcıdır; kendini koruma hakkı ise koşulsuz niteliğini korur. Devletin işlevi de yurttaşları erdemli bir hayata yöneltmekten önce onların doğal haklarını güvenceye almakla tanımlanır. Strauss, bu değişikliği yeni ve daha sonra liberal olarak adlandırılabilecek bir öğretinin başlangıcı sayar.
Buradaki liberalizm kavramını çağdaş anayasal devletle özdeşleştirmemek gerekir. Hobbes’un egemeni hukuki bakımdan sınırlı bir iktidar değildir; siyasal birliğin korunması için geniş ve bölünmez yetkilere sahiptir. Strauss’un dikkat çektiği liberal başlangıç, doğrudan doğruya yönetim biçiminde değil, ahlaki öncelikler düzenindedir. Devletin güçlü olması gerekebilir; fakat bu gücün nihai gerekçesi yöneticinin erdemi, ortak iyinin bilgisi veya ilahi bir görev değildir. Devleti gerekli kılan, devlet kurulmadan önce de bireye ait olduğu düşünülen kendini koruma hakkıdır. Bu nedenle Hobbes’un sistemi modern siyasal düşüncenin temel gerilimlerinden birini kendi içinde taşır. Mutlak egemenlik ile vazgeçilemez bireysel hak birbirinin basit karşıtı değildir. Aynı başlangıçtan türemiştir. Kişinin kendisini koruma hakkı güvence altına alınacaksa herkesin üzerinde etkili olacak ortak bir güç kurulmalıdır. Ancak bu ortak gücün gerekçesi, kendisinden önce gelen bireysel korunma talebidir.
Strauss’un Hobbes okuması, modern devleti yalnızca bireyi ezen büyük Leviathan olarak görmenin neden yetersiz olduğunu burada gösterir. Hobbesçu devletin büyüklüğü, bireyin önemsizleştirilmesinden değil, her bireyin korunma talebinin tek tek bireyler tarafından gerçekleştirilemeyecek olmasından doğar. Devletin olağanüstü gücü ile bireyin temel hakkı aynı teorik yapının iki sonucudur. Modern siyasal düzenin paradoksu böylece egemenlik ile özgürlük arasında sonradan çıkan bir çatışma değildir. Sistemin kuruluşunda zaten bulunmaktadır: Bireyin hakkını etkili kılmak için bireylerden üstün bir güç gerekir; bu güç, gerekçesini korumakla yükümlü olduğu hakta bulur.
Bilgeliğin yerine rıza
Hakların görevlerden önce gelmesi, siyasal kararın kimin yargısına dayanacağı sorununu da değiştirir. Klasik siyaset felsefesi, iyi ile kötünün ve yararlı ile zararlının en doğru biçimde bilge kişi tarafından ayırt edilebileceğini kabul ediyordu. Siyasetin ölçüsü hakikatin bilgisi olduğu için, siyasal düzenin en yüksek ilkesi rıza değil bilgelikti. Hobbes’un kendini koruma hakkı bu önceliği sarsar. Strauss’un çözümlemesine göre bilge kişi, kendini korumak için hangi araçların gerçekten uygun olduğunu bilgisiz kişiden daha iyi değerlendirebilir. Fakat bilgisiz kişinin korunmasıyla en yakından ilgilenen kişi yine kendisidir. Bilgenin daha iyi bilgisi, başkasının hayatı üzerinde nihai karar verme hakkını kendiliğinden doğurmaz. Kendini koruma hakkı herkese aitse, kişi kendi korunması için gerekli araçların ilk yargıcı olarak da kabul edilmelidir.
Strauss, klasik ve modern siyasal düzen arasındaki farkı bu nedenle yalnızca eşitlik ile eşitsizlik arasındaki ayrımla açıklamaz. Her iki düzen de bilgi ile özgürlük, bilgelik ile rıza arasında bir ilişki kurmak zorundadır. Ancak klasik şemada öncelik bilgeliğe, modern şemada ise rıza ve özgürlüğe verilir. Bu değişiklik, hakikatin siyasal önemini bütünüyle ortadan kaldırmaz; fakat hakikati siyasal meşruiyetin tek başına yeterli ölçüsü olmaktan çıkarır. Bir karar doğru olabilir, ancak kararın muhatabı olan kişilerin temel haklarını yok sayıyorsa siyasal bakımdan meşru sayılmayabilir. Bilgi, yönetme yetkisine doğrudan çevrilemez.
Modern siyasetin bireyi burada yalnızca korunması gereken canlı değildir. Kendi korunmasına ilişkin çıkarı başkası tarafından bütünüyle temsil edilemeyen yargı sahibidir. Bireyin yanılabilir olması, onun kendi hayatıyla ilgilenme önceliğini ortadan kaldırmaz. Strauss’un Hobbes’ta izlediği bu dönüşüm, daha sonra rıza, temsil ve hak eşitliği üzerine kurulan modern siyasal öğretilerin önkoşulunu oluşturur.
Siyasal toplumdan önce birey
Klasik öğretide insanın yetkinliği siyasal toplum içinde gerçekleşir. İnsan, doğası gereği siyasal bir varlık olarak kabul edildiğinde toplum bireylerin sonradan yarattığı bir araç değildir; iyi yaşamın zorunlu ortamıdır. Bu nedenle toplumun bireyden önce geldiği söylenebilir. Görevlerin haklardan önce gelmesi de bu öncelikle bağlantılıdır: Kişi, kendisini aşan doğal ve siyasal bir düzen içinde yükümlülüklerle karşılaşır. Doğal hakkın temel ve koşulsuz hâle gelmesi için bu ilişkinin tersine çevrilmesi gerekir. Strauss’a göre modern doğal hak öğretisi, siyasal toplumdan önce düşünülebilen bir bireyi ve bu bireyin topluma katılmadan önce sahip olduğu hakları varsaymak zorundadır. Doğa durumu bu nedenle Hobbes’un sistemine eklenmiş hayalî bir tarih anlatısı değildir. Bireyin siyasal toplumdan kavramsal olarak önce geldiğini göstermek için gerekli düşünsel sahnedir.
Doğa durumunda insanın yalnız oluşu onun toplumsal ilişkilere hiçbir ihtiyaç duymadığı anlamına gelmez. Burada belirleyici olan, siyasal toplumun doğal ve kendiliğinden verilmiş bir bütün olarak kabul edilmemesidir. Devlet insanın doğal yetkinliğinin doğrudan ifadesi değil, önceden ayrı hak sahipleri olarak düşünülen bireylerin korunma sorununa verdikleri yapay cevaptır. Bu hareket siyasal toplumun meşruiyetini de değiştirir. Toplum, bireyin doğal amacını gerçekleştirdiği için değil, bireylerin önceden sahip oldukları hakları güvencesiz durumdan çıkarabildiği için meşrudur. Devletin gerekçesi kendi doğal üstünlüğünde değil, devlet öncesi bireyin korunma talebine verdiği cevaptadır.
Strauss’un Hobbes yorumunun modern doğal hak bakımından taşıdığı önem burada tamamlanır. Kendini koruma hakkı görevden önce gelir; birey toplumdan önce düşünülür; rıza bilgeliğe karşı siyasal öncelik kazanır; devletin amacı erdem üretmekten hakları güvenceye almaya doğru değişir. Bunlar birbirinden bağımsız sonuçlar değildir. Aynı ahlaki başlangıcın aşamalarıdır.
Maddi adaletten biçimsel adalete
Strauss’un Hobbes’ta gördüğü dönüşüm adaletin içeriğini de etkiler. Klasik doğal hak anlayışı, adaleti insanların iradelerinden bağımsız bir iyi ve doğru düzenle ilişkilendiriyordu. Eşit davranmak her durumda aynı şeyi vermek anlamına gelmiyordu; kişilerin nitelikleri, ihtiyaçları ve hak ettikleri şeyler arasında maddi bir ayrım yapılabilirdi. Adalet, yalnızca işlemin eşitliğine değil, dağıtımın doğruluğuna ilişkin bir ölçü taşıyordu.
Hakların öncelik kazanmasıyla adalet giderek karşılıklı tanımanın biçimine dönüşür. Kişi kendisi için talep ettiği hakkı başkasına da tanıdığı ölçüde adil kabul edilir. Strauss bu değişimi maddi adaletten biçimsel adalete geçiş olarak tanımlar. Adalet artık bireysel iradelerden bağımsız kapsamlı bir yetkinlik ölçüsüne uyumdan çok, aynı hakların karşılıklı olarak kabul edilmesine dayanır. Bu dönüşüm yalnızca adaletin zayıflaması olarak değerlendirilemez. Maddi bir iyi anlayışının siyasal otorite tarafından belirlenmesi, farklı hayat biçimlerinin tek bir yetkinlik ölçüsüne tabi tutulmasına yol açabilir. Biçimsel hak eşitliği ise siyasal düzenin yurttaşların amaçları arasında daha geniş bir alan bırakmasını mümkün kılar.
Bununla birlikte Strauss’un teşhisi, biçimsel adaletin bedelini de görünür kılar. Adalet, kendisinden bağımsız bir iyi ölçüsünü kaybettiğinde, kişilere eşit biçimde uygulanan herhangi bir düzenin içeriğini değerlendirmek zorlaşır. Aynı taleplerin herkese yöneltilmesi, bu taleplerin kendi başına adil olduğunu kanıtlamaz. Hak eşitliği ayrımcılığı sınırlandırabilir; fakat ortak hayatın hangi amaçlara yönelmesi gerektiği sorusunu cevaplamaz.
Modern doğal hakkın özgürleştirici imkânı ile ahlaki daralması aynı değişimde birleşir. Strauss’un Hobbes yorumu, modernliği ne yalnızca bir ilerleme ne de yalnızca bir çöküş olarak okur. Onu, siyasal düzenin yüksek fakat tartışmalı amaçlarını daha güvenilir fakat daha sınırlı bir temelle değiştiren hareket olarak kavrar.
Strauss’un Hobbes üzerinden gördüğü modernlik
Strauss açısından Hobbes’un siyaset felsefesindeki belirleyici yenilik, güçlü egemenin kuruluşu değildir. Güçlü siyasal otoriteler Hobbes’tan önce de savunulmuş ve kurulmuştur. Asıl yenilik, egemenliğin artık hangi ahlaki dil içinde gerekçelendirildiğidir.

Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Claude_L%C3%A9vi-Strauss
Hobbes’tan sonra devlet, insanın doğal yetkinliğini gerçekleştiren üstün bütün olmaktan uzaklaşarak, hak sahibi bireylerin güvenliğini sağlayan yapay kurum olarak anlaşılabilir hâle gelir. Bu değişiklik, sonraki liberal düşüncenin doğrudan bütün içeriğini vermez; fakat onun temel dilbilgisini kurar. Siyasal düşüncenin asli kavramları görev, erdem ve yetkinlikten hak, rıza ve korunmaya doğru yer değiştirir. Strauss’un Natural Right and History içinde “Modern Doğal Hak” bölümünü Hobbes’la başlatması bu nedenle rastlantısal değildir.
Bu yorumun asıl gücü, modern devleti birey ile otorite arasındaki yüzeysel karşıtlık üzerinden açıklamamasıdır. Modern devletin büyük gücü ile modern bireyin temel hakkı aynı ahlaki devrimin ürünüdür. Bireyin korunması mutlak bir başlangıç noktası hâline geldiğinde, bu korunmayı etkili kılabilecek ortak iktidarın da yeterince güçlü olması gerekir. Egemenliğin büyümesi ile bireysel hakkın doğuşu birbirini dışlamaz; birbirini üretir.
Strauss’un Hobbes okumasından çıkarılabilecek daha genel sonuç şudur: Modern siyaset, insanı devletten kurtararak değil, devletin varlık nedenini insanın önceden sahip olduğu haklara bağlayarak bireyselleştirir. İnsan siyasal düzenden bağımsız yaşayamaz; fakat siyasal düzen artık insanın değerinin kaynağı değildir. Devletin meşruiyeti, kendisinden önce gelen bireysel korunma talebine cevap verebilmesine bağlıdır.
Bu değişim yalnızca siyaset felsefesinin kavramlarını değiştirmemiştir. Modern insanın kendisini siyasal dünyada nasıl anladığını da belirlemiştir. Kişi önce belirli görevlerin taşıyıcısı, bir toplumsal bütünün parçası veya ortak erdemin öğrencisi olarak değil; hayatı, bedeni ve özgürlüğü korunması gereken hak sahibi olarak görünür.
Strauss’un Hobbes’u modern yapan şey tam olarak budur. Hobbes devleti korkudan kurduğu için değil, korku aracılığıyla ahlaki önceliği görevden hakka, bilgelikten rızaya ve siyasal bütünün doğal üstünlüğünden bireyin vazgeçilmez korunma talebine taşıdığı için modern siyaset felsefesinin kurucularından biridir.
