Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Yönetmen ve Bağlam
Pietro Marcello, belgesel ile kurmacayı birbirine değdiren, tarihsel malzemeyi şiirsel bir sinema dili içinde yeniden kuran çağdaş İtalyan yönetmenlerden biridir. Martin Eden, Jack London’ın yarı-otobiyografik romanını California’dan Napoli’ye taşıyarak yalnız bir uyarlama yapmaz; BFI’ın yerinde saptadığı gibi bunu 20. yüzyıl İtalya’sına dair geniş bir toplumsal metafora dönüştürür. Luca Marinelli’nin performansı da 2019 Venedik Film Festivali’nde Coppa Volpi ile ödüllendirildi.
Filmin Tanıtımı ve Kompozisyon
Film, yoksul ve eğitimsiz bir denizci olan Martin’in üst sınıf Orsini ailesiyle karşılaşması, Elena’ya âşık olması ve kendini yazar olarak kurmaya çalışması etrafında ilerler. Marcello bu yükseliş hikâyesini düz bir dönem filmi gibi kurmaz; farklı tarih katmanlarını, arşiv görüntülerini ve 16 mm hissi veren melez bir görselliği birbirine geçirerek Martin’in serüvenini hem kişisel hem de tarihsel bir akışa dönüştürür. Böylece kompozisyon yalnız bir aşk ve sınıf atlama anlatısı değil, zamanın da kaydığı, öznenin de yerinden oynadığı bir sinema alanı haline gelir.
Panofsky’nin Üç Düzeyli Analizi
Ön-ikonografik düzeyde film bize limanları, yoksul mahalleleri, aristokrat iç mekânları, kitapları, daktiloyu, grev toplantılarını, kalabalıkları ve denizi gösterir. Martin’in bedeni başta hareketlidir; yürüyüşü sert, sesi yüksek, arzusu doğrudandır. Film ilerledikçe bu enerji yerini daha gergin, daha parçalı, daha hasta bir bedenselliğe bırakır. Marcello’nun kesik ama akışkan montajı da bu dönüşümü görsel olarak taşır.
İkonografik düzeyde bunlar klasik bir Bildungsromanın işaretlerine dönüşür: alt sınıftan gelen genç adam, aristokrat kadın, kendi kendini eğitme arzusu, yazarlık ideali ve sınıf atlama düşü. Ama film bu işaretleri sabitlemez; Elena yalnız aşk nesnesi değil, kültürel ayrıcalığın bedene bürünmüş biçimidir. Kitap ve daktilo da bilgi araçları olmanın ötesinde, Martin’in kendini yeniden üretme girişiminin sembollerine dönüşür. Bu yüzden aşk ile eğitim, arzu ile kültürel sermaye, aynı düğüm içinde birleşir.
İkonolojik düzeyde Martin Eden, yükselme hikâyesini başarı anlatısı olarak değil, öznenin kendi kendini kurarken kendini tüketmesi olarak okur. Martin, giderek İtalyan proletaryasına musallat olan “yukarı çıkma” lanetinin alegorik bir figürüne dönüşür; New Yorker’ın işaret ettiği sınıf, bireycilik ve kolektif siyaset gerilimi de bu hattı derinleştirir. Film böylece şu soruyu öne çıkarır: Kültürel yükseliş gerçekten özgürleşme mi üretir, yoksa bireyi kendi sınıfsal köklerinden, siyasal bağlarından ve sonunda kendi içinden de koparan bir yabancılaşma mı?

Temsil – Bakış – Boşluk
Temsil:
Filmde temsil, toplumsal gerçekliği saydam biçimde yansıtmaz; tam tersine, toplumsal yükselmenin ne kadar baştan çıkarıcı ama kırılgan bir kurgu olduğunu gösterir. Martin’in Elena’ya yönelen aşkı, aslında yalnız bir kadına değil, bir yaşam tarzına, bir dile, bir zarafete ve bir sınıfsal görüntüye yönelir. Bu nedenle film, aşkı saf duygunun alanı olarak değil, sınıfsal arzunun en yoğun biçimde temsil edildiği yer olarak kurar. New Yorker’ın vurguladığı gibi, Martin ile Elena arasındaki romantik çekim aynı zamanda aşılması güç bir sınıf yarığını görünür kılar.
Bakış:
Bakış rejimi burada son derece önemlidir; çünkü Martin önce Elena’nın bakışı altında kendini eksik görmeyi öğrenir. Elena’nın sakin, terbiyeli, ölçülü varlığı Martin için bir onay ufku yaratır; o da kendini o ufka layık hale getirmek ister. Fakat bu bakış karşılıklı bir tanımaya dönüşmez. Martin yükseldikçe başkalarına bakan, kendini fikir ve imge olarak pazarlayan bir figüre dönüşür; ama kendi merkezini kaybeder. Böylece bakış, sevgi ya da bilgi üretmekten çok, özneyi sınıfsal bir sahneye zorlayan bir güç haline gelir.
Boşluk:
Filmin en kuvvetli alanı, Martin’in ulaşmaya çalıştığı dünya ile gerçekten ait olduğu dünya arasındaki boşlukta açılır. Bu boşluk yalnız ekonomik değildir; dilde, jestte, eğitimde, siyasette ve bedensel kendilikte de belirir. Marcello’nun zamanı kasıtlı biçimde karıştırması da bu yüzden önemlidir: film tek bir tarihsel âna yerleşmez, çünkü Martin’in krizi yalnız bireysel değildir; İtalya’nın bütün bir yüzyıla yayılan toplumsal yarığını taşır. Sonunda başarı geldiğinde bile bu boşluk kapanmaz; tersine daha görünür hale gelir.
Stil – Tip – Sembol
Stil:
Marcello’nun stili burada belgesel kökenli bir serbestlikle kurmaca yoğunluğunu birleştirir. BFI incelemesinin altını çizdiği gibi film, akıcı ama sıkıştırılmış bir sahne örgüsü kurar; araya giren arşiv parçaları ve eski görüntü hissi veren sekanslar ise anlatıyı tarihsel bir bellek alanına çevirir. New Yorker da bu yapıyı düzgün işleyen bir anlatıdan çok, parçaların birbirine sürtündüğü bir albüm ya da defter hissiyle tarif eder. Bu biçim, Martin’in zihinsel ve toplumsal savruluşuna uygundur.
Tip:
Martin, kendi kendini kurmaya çalışan proleter entelektüel tipinin modern ve trajik bir versiyonudur. Başlangıçta hayranlık uyandıran enerjisi, zamanla kibir, yalnızlık ve çözülmeye dönüşür. Elena, ete kemiğe bürünmüş burjuva inceliği olarak belirir; ama film onu tam bir özne olarak derinleştirmekten çok, Martin’in arzusunu yönlendiren kültürel ufuk olarak kullanır. Russ Brissenden ise Martin’in bireycilik sapmasına karşı kolektif siyaset ve eleştirel bilinç hattını açan karşı-tip işlevi görür.
Sembol:
Deniz, filmde yalnız geçmişin değil, hareketin, ufkun ve kaçış arzusunun sembolüdür; Martin’in bedeni ilk olarak oradan gelir ve sonrasında karaya yerleşse bile denizin huzursuzluğu onda kalır. Daktilo ve kitaplar, kültürel yükselişin araçları olduğu kadar, öznenin kendini metne dönüştürmesinin de işaretleridir. Arşiv görüntüleri ya da arşiv gibi görünen sahneler ise kişisel hayatı toplumsal tarihle kaynaştıran bir sembolik doku kurar; bireysel kader, ulusal tarihin kırıklarıyla birlikte görünür.
Sanat Akımı
Martin Eden, klasik edebiyat uyarlaması, modern İtalyan sanat sineması ve belgesel-kurmaca melezliği arasında duran bir filmdir. Onu ayıran şey, tarihsel gerçekçiliği salt dekor düzeyinde bırakmayıp, biçimin kendisini de tarihsel ve ideolojik kararsızlığın parçası haline getirmesidir. Bu nedenle film, ne tam bir dönem melodramıdır ne de yalnız toplumsal gerçekçi bir yükselme hikâyesi.
Sonuç
Martin Eden, yoksul bir gencin kendini eğitip yükselmesinin öyküsünü anlatıyor gibi görünür; ama sonunda bunun aynı zamanda bir çürüme ve kopuş hikâyesi olduğunu gösterir. Martin kendini kurdukça kendi sınıfından, kolektif mücadeleden ve nihayet kendi iç dengesinden uzaklaşır. Film bu yüzden başarıyı ödül gibi değil, gecikmiş bir felaket gibi resmeder. Marcello’nun başarısı da burada yatar: Jack London’ın romanını yalnız İtalya’ya taşımakla kalmaz, onu modern öznenin sınıf, kültür ve siyaset arasında parçalanışına dair sert bir sinema düşüncesine dönüştürür.
Künye & Eser Altı
Künye: Martin Eden — Yönetmen: Pietro Marcello; Senaryo: Pietro Marcello, Maurizio Braucci; Oyuncular: Luca Marinelli, Jessica Cressy, Carlo Cecchi; İtalya, Fransa, Almanya, Yunanistan, 2019; 129 dk.
Eser altı: Marcello, sınıf atlama mitini romantik bir başarı masalı olarak değil, bireyi kendi yükselişi içinde eriten modern bir yabancılaşma biçimi olarak kurar.
