Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Foucault’nun tarihsel a priori kavramı, bilginin yalnızca hangi ölçütlerle doğrulandığını değil, belirli bir çağda hangi nesnelerin, ifadelerin ve bilgi alanlarının ortaya çıkabildiğini açıklar.
A Priori Sorununun Tarihselleştirilmesi
Michel Foucault’nun tarihsel a priori kavramı, bilginin mümkün olma koşullarını araştırır. Bu yönüyle kavram, Immanuel Kant’ın eleştirel felsefesinde merkezî bir konuma sahip olan a priori sorununu hatırlatır. Ancak Foucault, bilginin koşullarını öznenin evrensel bilişsel yapılarında aramaz. Onun araştırdığı koşullar, belirli tarihsel dönemlerde ortaya çıkan söylemsel pratiklere aittir.
Tarihsel a priori, bir dönemin insanlarının ortak inançlarını, dünya görüşlerini veya bilinçli kabullerini ifade etmez. Daha temel bir düzeyde, hangi nesnelerin bilgi konusu hâline gelebileceğini, hangi ifadelerin belirli bir bilgi alanı içinde işleyebileceğini ve bu ifadelerin birbirleriyle nasıl ilişkilendirilebileceğini düzenleyen tarihsel kuralları gösterir. Böylece bilgi, zamandan bağımsız bir içeriğin farklı dönemlerde değişik biçimlerde ifade edilmesi olarak değil, kendi nesneleri ve kavramlarıyla birlikte tarihsel olarak oluşan bir pratik olarak ele alınır. Foucault bu kavramı özellikle 1969 tarihli Bilginin Arkeolojisi adlı eserinde, söylemin “pozitivitesi” ve “arşiv” kavramlarıyla birlikte geliştirir. Tarihsel a priori, düşüncenin arkasında bulunan gizli bir bilinçten çok, fiilen söylenmiş ifadelerin ortaya çıkma ve var olma düzenini adlandırır.
Kant’ın A Priorisi ile Foucault’nun Tarihsel A Priorisi
Kant’ta a priori, deneyimden türetilmeyen fakat mümkün bir deneyimin biçimini belirleyen koşulları ifade eder. Mekân ve zaman duyusallığın a priori formlarıdır; kategoriler ise anlama yetisinin deneyim nesnelerini düşünmesini sağlayan temel kavramlardır. Bu koşullar tarihsel dönemlere göre değişmez. İnsan deneyiminin ve nesnel bilginin evrensel imkânını açıklarlar.
Foucault da doğrudan tek tek bilgilerden önce gelen koşullarla ilgilenir; ancak bu koşulları aşkınsal öznenin yapısında temellendirmez. Onun tarihsel a priorisi, bütün mümkün deneyimler için geçerli değişmez bir form değil, belirli söylemsel alanlarda işleyen kurallar bütünüdür. Klinik tıp, doğal tarih, siyasal iktisat veya psikiyatri gibi bilgi alanları, yalnızca birikmiş gözlemlerden meydana gelmez. Her biri, nesnelerin nasıl tanımlanacağını, kimin konuşabileceğini, hangi kavramların kullanılacağını ve ifadelerin hangi bağlantılar içinde yer alacağını belirleyen tarihsel bir düzene dayanır.
Kant ile Foucault arasındaki benzerlik, bilginin koşullarını araştırmalarında bulunur. Temel ayrım ise bu koşulların statüsündedir. Kant’ın a priorisi evrensel ve zorunlu bir geçerlilik düzeyindeyken Foucault’nun tarihsel a priorisi belirli söylemsel pratiklere ait, dönüşebilir bir düzenliliktir. Foucault, formel a priori ile tarihsel a priorinin aynı düzeye veya aynı doğaya sahip olmadığını özellikle belirtir.
Yargıların Geçerliliği Değil, İfadelerin Gerçekliği
Foucault, tarihsel a prioriyi “yargıların geçerlilik koşulu değil, ifadelerin gerçeklik koşulu” olarak tanımlar. Bu ayrım kavramın merkezindedir. Arkeolojik çözümleme, bir önermenin doğru olup olmadığını veya hangi gerekçelerle doğrulanabileceğini doğrudan araştırmaz. Öncelikle o önermenin belirli bir bilgi alanı içinde ortaya çıkabilmesini sağlayan koşulları inceler.
Buradaki “gerçeklik”, ifadenin dile getirdiği şeyin gerçek olup olmadığı anlamına gelmez. İfadenin tarihsel bir olay olarak varlık kazanması, belirli bir söylem içinde tanınması, başka ifadelerle ilişkilendirilmesi, kaydedilmesi, tekrarlanması veya dışarıda bırakılması anlamına gelir. Aynı dilbilgisel cümle, farklı dönemlerde aynı söylemsel işleve sahip olmayabilir. Bir ifadenin bilimsel gözlem, tıbbi tanı, hukuki hüküm veya ahlaki yargı olarak kabul edilmesi, yalnızca cümlenin içeriğine değil, içinde yer aldığı söylemsel koşullara bağlıdır.
Tarihsel a priori bu nedenle insanların ne düşünmesi gerektiğini buyuran görünmez bir yasa değildir. İfadelerin ortaya çıkma koşullarını, birlikte bulunma biçimlerini, varlık tarzlarını ve zaman içinde korunma, dönüşme ya da kaybolma ilkelerini gösterir. Foucault’nun araştırdığı şey, söylenmemiş bütün mümkün doğrular değil, belirli tarihsel koşullar içinde gerçekten söylenmiş olanların düzenidir.
Pozitivite ve Söylemsel Oluşum
Tarihsel a priori kavramı, Foucault’nun “pozitivite” adını verdiği düzeyle yakından ilişkilidir. Pozitivite, farklı yazarlar, eserler ve görüşler arasında, onların aynı söylemsel alan içinde konuşabilmelerini sağlayan ortak varoluş biçimidir. İki düşünür birbirine karşı çıkabilir, birbirini eleştirebilir veya tamamen farklı sonuçlara ulaşabilir. Buna rağmen aynı nesneler, kavramlar ve sorunlar alanı içinde yer alıyorlarsa aynı söylemsel pozitiviteye bağlı olabilirler.
Bu birlik, düşünürlerin aynı görüşü paylaşması anlamına gelmez. Ortaklık, sonuçlarda değil; soruların kurulma biçiminde, nesnelerin tanımlanmasında, kavramların kullanılmasında ve kabul edilebilir açıklama türlerinde ortaya çıkar. Bir dönemin doğal tarihçileri birbirleriyle ciddi biçimde çatışabilir; fakat canlıları betimleme, karşılaştırma ve sınıflandırma konusunda aynı söylemsel alanın kuralları içinde hareket edebilirler.
Söylemsel oluşum da bu düzenliliklerin birlikte işlediği alanı ifade eder. Foucault, bir söylemsel oluşumu yalnızca ortak bir konuya sahip metinlerin toplamı olarak düşünmez. Nesnelerin oluşumu, ifade konumları, kavramlar ve kuramsal tercihler arasında belirli bir düzenlilik bulunmalıdır. Tarihsel a priori ise bu oluşumun tarihsel varoluş koşullarını tanımlar. Bu kurallar söyleme dışarıdan uygulanmış değişmez yasalar değildir. Söylemsel pratiklerin içinde yer alır, onların unsurlarıyla birlikte işler ve belirli tarihsel eşiklerde dönüşür. Dolayısıyla tarihsel a priori, zamanı aşan sabit bir yapı değil, kendisi de tarihsel olarak değişebilen bir kurallar grubudur.
Tarihsel A Priori ile Arşiv Arasındaki İlişki
Foucault’nun arşiv kavramı, gündelik anlamdaki belge deposundan farklıdır. Arşiv, bir toplumun geçmişten koruduğu kitapların, kayıtların ve belgelerin toplamı değildir. Bu belgeleri saklayan kurumları da doğrudan ifade etmez. Arşiv, ifadelerin belirli biçimlerde ortaya çıkmasını, ilişkilendirilmesini, korunmasını ve dönüşmesini sağlayan sistemdir. Bu bakımdan tarihsel a priori ile arşiv aynı problem alanının iki yönünü oluşturur. Tarihsel a priori, bir söylemsel pratiği karakterize eden tarihsel kuralları belirtirken arşiv, ifadelerin oluşum ve dönüşüm sistemini gösterir. Arşiv, neyin söylenebilir olduğunu tek tek cümleleri önceden belirleyerek düzenlemez. Belirli ifadelerin hangi koşullarda ortaya çıkabileceğini ve hangi statüler altında dolaşıma girebileceğini belirleyen ifade edilebilirlik alanını kurar.
Bir ifade arşiv içinde yalnızca ortaya çıkmaz; belirli bir süreklilik, tekrar ve dönüşüm biçimine de sahip olur. Bazı ifadeler bilimsel bir disiplinin temel önermeleri olarak korunurken bazıları terk edilir, unutulur veya başka bir bağlamda yeniden etkinleştirilir. Bazı kavramlar uzun süre varlığını sürdürürken aynı sözcük altında farklı nesneler tanımlanmaya başlanabilir. Arşiv bu nedenle söylenmiş her şeyi tek bir bütün içinde birleştirmez. Aksine söylemler arasındaki farklılıkları, kesintileri, süreleri ve dönüşüm biçimlerini görünür kılar. Foucault onu, ifadelerin oluşum ve dönüşümünün genel sistemi olarak tanımlar.
Delilik, Hastalık ve Suç Nasıl Bilgi Nesnesi Olur?
Tarihsel a priori kavramı, delilik, hastalık veya suç gibi olguların neden farklı dönemlerde farklı biçimlerde tanımlandığını açıklamak için kullanılabilir. Burada değişen yalnızca insanların aynı nesne hakkındaki düşünceleri değildir. Nesnenin kendisinin bilgi alanı içinde nasıl kurulduğu da değişmektedir.
Delilik her dönemde aynı biçimde var olan ve yalnızca farklı adlarla tanımlanan sabit bir nesne olarak ele alınamaz. Delilik hakkında konuşan kurumlar, konuşma yetkisine sahip kişiler, kullanılan sınıflandırmalar, gözlem yöntemleri ve normal ile anormal arasındaki ayrımlar tarih içinde dönüşür. Bir davranışın dinsel sapma, ahlaki bozukluk, akıl hastalığı veya psikiyatrik belirti olarak ele alınması, farklı söylemsel düzenlere bağlıdır. Benzer biçimde hastalık, yalnızca bedende bulunan ve hekim tarafından keşfedilen değişmez bir gerçeklik değildir. Hastalığın belirtiler aracılığıyla tanınması, organlarda yerinin belirlenmesi, klinik vaka biçiminde kaydedilmesi ve belirli uzmanlık alanları içinde sınıflandırılması tarihsel olarak kurulmuş pratiklere dayanır. Değişen yalnızca tedavi yöntemleri değil, hastalığın görünür ve söylenebilir olma biçimidir.
Suç alanında da hangi eylemlerin suç sayıldığı kadar, suçlunun nasıl tanımlandığı önem taşır. Hukuki eylemden failin kişiliğine, iradesine, geçmişine veya tehlikeliliğine yönelen bir bilgi düzeni, yeni inceleme nesneleri ve uzmanlık konumları üretir. Böylece “suçlu”, yalnızca yasayı ihlal etmiş kişi değil, psikolojik, tıbbi ve toplumsal bilgiye konu edilen bir özne hâline gelebilir.
Tarihsel A Priori Bir Dünya Görüşü Değildir
Tarihsel a priori, bir çağın bütün insanlarının paylaştığı ortak zihniyet olarak anlaşılmamalıdır. İnsanlar aynı dönemde farklı inançlara, siyasal görüşlere ve felsefi düşüncelere sahip olabilir. Foucault’nun araştırdığı düzenlilik, bilinçli uzlaşının altında veya arkasında bulunan ortak bir fikir değil, ifadelerin söylemsel işleyişidir.
Kavram katı bir tarihsel determinizm de içermez. Tarihsel a priori, bir dönemde söylenebilecek her cümleyi önceden belirleyen kapalı bir sistem değildir. Söylem içinde çatışmalar, sapmalar, karşıt görüşler ve dönüşümler mümkündür. Ancak bunlar bütünüyle kuralsız bir boşlukta ortaya çıkmaz. Karşıt görüşlerin birbirleriyle tartışabilmesi bile ortak bir nesneler, kavramlar ve ifade konumları alanını gerektirir. Tarihsel a priori aynı zamanda basit bir görecilik tezi değildir. Foucault, bütün ifadelerin eşit ölçüde doğru olduğunu veya doğruluğun önemsizleştiğini savunmaz. Arkeolojinin sorusu, doğruluk değerlendirmesini doğrudan ortadan kaldırmak değil, doğruluk iddialarının hangi tarihsel bilgi alanları içinde kurulabildiğini göstermektir. Bir bilimsel önermenin doğrulanma yöntemini incelemek başka, bu doğrulama yönteminin tarihsel olarak nasıl mümkün hâle geldiğini araştırmak başka bir çözümleme düzeyidir.
Episteme ile Tarihsel A Priori Arasındaki Ayrım
Foucault’nun episteme kavramı ile tarihsel a priori birbiriyle ilişkili olmakla birlikte bütünüyle eş anlamlı değildir. Episteme, belirli bir dönemde farklı bilgi alanları ve söylemsel pratikler arasında kurulabilen ilişkiler bütününü gösterir. Tarihsel a priori ise belirli söylemlerin pozitivitesini, ifadelerin ortaya çıkma ve dönüşme koşullarını daha doğrudan adlandırır.
Episteme, bir çağın bütün düşüncelerini yöneten tek bir temel fikir değildir. Farklı bilgi alanlarının hangi ilişkiler içinde kurulabildiğini gösteren tarihsel bir düzenlemedir. Tarihsel a priori de bu düzenlemeyi mümkün kılan değişmez bir temel olarak görülmemelidir. Her ikisi de Foucault’nun süreklilik, köken ve evrensel özne merkezli tarih anlayışlarından uzaklaşmasının araçlarıdır; fakat arkeolojik çözümlemede farklı işlevler üstlenirler.
Bilgi ve İktidar İlişkisine Açılan Zemin
Tarihsel a priori öncelikle Foucault’nun arkeolojik dönemine ait bir kavramdır. Bu nedenle onu doğrudan iktidarın bilgiyi belirlemesi biçiminde tanımlamak doğru değildir. Bilginin Arkeolojisindeki temel sorun, söylemlerin oluşum kuralları, ifadelerin varoluş biçimleri ve bilgi alanlarının tarihsel düzenidir. Bununla birlikte tarihsel a priori, Foucault’nun daha sonraki bilgi–iktidar çözümlemelerine önemli bir zemin hazırlar. Bilgi tarihsel koşullar içinde üretiliyorsa bu koşulların kurumlar, uzmanlıklar, sınıflandırma pratikleri ve toplumsal düzenlemelerle ilişkisi de araştırılabilir. Hapishane, hastane, klinik, okul ve psikiyatri kurumu yalnızca hazır bilgilerin uygulandığı yerler değildir. Aynı zamanda nesnelerin gözlemlendiği, bireylerin sınıflandırıldığı ve belirli doğruluk iddialarının üretildiği alanlardır.
Arkeoloji söylemin oluşum kurallarını betimlerken soykütük bu kuralların güç ilişkileri, kurumlar ve yönetim teknikleriyle bağlantısını daha belirgin biçimde ele alır. Bu nedenle tarihsel a priori ile bilgi–iktidar arasında bir süreklilik bulunur; ancak iki kavramsal düzey birbirine indirgenmemelidir.
Sonuç
Foucault’nun tarihsel a priori kavramı, bilginin yalnızca doğrulanmış önermelerden meydana gelmediğini gösterir. Bir bilginin ortaya çıkabilmesi için önce belirli nesnelerin tanımlanabilir, belirli ifade konumlarının kullanılabilir ve belirli kavramsal bağlantıların kurulabilir olması gerekir. Bu koşullar evrensel bir öznenin değişmez yapısından değil, tarihsel söylemsel pratiklerden doğar. Tarihsel a priori, bir dönemde insanların ne düşündüğünü özetleyen ortak bir bilinç değildir. İfadelerin ortaya çıkma, birlikte bulunma, korunma, dönüşme ve kaybolma koşullarını düzenleyen tarihsel kurallar bütünüdür. Arşiv ise bu ifadelerin oluşum ve dönüşüm sistemini meydana getirir.
Foucault böylece “Bu bilgi doğru mudur?” sorusunu geçersiz kılmaz; bu sorudan önce başka bir düzeyi açığa çıkarır: Bu tür bir bilginin ortaya çıkmasını, nesnelerini kurmasını ve geçerli bir söylem olarak işleyebilmesini sağlayan tarihsel koşullar nelerdir? Tarihsel a priori kavramının temel önemi, bilginin yalnızca içeriklerini değil, tarihsel varoluş koşullarını da felsefi araştırmanın konusu hâline getirmesidir.
