Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Sara Ahmed’in The Promise of Happiness (Mutluluk Vaadi) kitabı, mutluluğu kişisel bir duygu, içsel bir denge ya da psikolojik bir hedef olarak değil, toplumsal hayatı düzenleyen güçlü bir vaat olarak düşünür. Ahmed’in sorusu “mutluluk nedir?” değildir; daha keskin soru şudur: Mutluluk ne yapar? Bu soru, mutluluğu tanımlamaktan çok onun işlevini açığa çıkarır. Mutluluk hangi hayatları iyi, hangi arzuları doğru, hangi ilişkileri değerli gösterir? Kimin mutluluğu doğal kabul edilir, kimin mutsuzluğu karakter kusuru gibi okunur?
Ahmed’in metninde mutluluk masum bir ideal olmaktan çıkar. Aile, evlilik, çocuk, yerleşik hayat, uyumlu yurttaşlık, başarılı gelecek ve pozitif tutum gibi formlar mutlulukla ilişkilendirildiğinde, yalnızca arzu edilen şeyler hâline gelmez; aynı zamanda doğru hayatın ölçütlerine dönüşür. Mutluluk, kişinin kendisi için istediği bir duygu olmaktan çok, başkalarının onun adına istediği bir hayat düzeni olarak da işler. “Senin mutlu olmanı istiyorum” cümlesi sevgi dolu görünebilir; fakat Ahmed bu cümlenin içinde bir yönlendirme, hatta kimi zaman sessiz bir baskı bulunduğunu gösterir. Mutlu olman istenir; ama çoğu zaman belirlenmiş nesnelerle, belirlenmiş ilişkilerle, belirlenmiş yaşam biçimleriyle mutlu olman beklenir.
Mutluluk Nesneleri
Ahmed’in “mutluluk nesneleri” kavramı, duyguların nesnelerle nasıl bağlandığını açıklar. Bazı şeyler mutluluğun doğal kaynağıymış gibi sunulur: aile sofrası, evlilik töreni, çocuk, ev, kariyer, ulusal aidiyet, uyumlu çift, sağlıklı beden, başarılı gelecek. Bu nesneler yalnızca iyi sayılmaz; mutluluğun taşıyıcısı hâline gelir. Onlara yönelmek, iyi hayata yönelmek gibi okunur.
Burada önemli olan, nesnelerin kendiliğinden mutlu edici olup olmaması değildir. Ahmed’in ilgilendiği şey, mutluluğun belirli nesnelere yapışmasıdır. Bir nesneye mutluluk değeri eklendiğinde, o nesneye yaklaşmak toplumsal olarak ödüllendirilir. Ondan uzaklaşmak ise eksiklik, tuhaflık, soğukluk, sapma ya da nankörlük olarak yorumlanabilir. Evlenmek, çocuk sahibi olmak, aileyle uyum içinde yaşamak ya da pozitif görünmek yalnızca kişisel seçimler değildir; mutluluk vaadinin içinden geçen toplumsal güzergâhlardır. Mutluluk nesneleri, geleceği de düzenler. Kişi bugün bazı şeylere katlanır; çünkü mutluluk daha sonra gelecekmiş gibi kurulur. Doğru okulu bitir, doğru işi bul, doğru ilişkiyi kur, doğru aile biçimini sürdür, doğru bedeni koru. Mutluluk ertelenmiş ama etkili bir vaat olarak çalışır. Gelecekte beklenen iyi hayat, bugünün itaatini anlamlı hâle getirir.
Mutluluk Görevi
Ahmed’in “mutluluk görevi” dediği şey, mutluluğun yalnızca istenen değil, beklenen bir hâle gelmesidir. İnsan yalnızca mutlu olmakla kalmaz; mutlu görünmek, başkalarını mutsuz etmemek, var olan düzenin iyi olduğuna tanıklık etmek zorunda bırakılır. Bu görev, özellikle aile ve yakın ilişkiler içinde güçlüdür. Aile kendisini mutluluk mekânı olarak sunduğunda, aile içindeki huzursuzlukları dile getiren kişi kolayca sorun çıkaran kişi hâline gelir.
Mutluluk görevi, uyumu ahlaki bir değer gibi kurar. Şikâyet etmek, itiraz etmek, rahatsızlığı dile getirmek, adaletsizliği görünür kılmak “ortamı bozmak” olarak okunur. Mutluluğun korunması adına sessizlik istenir. Böylece mutluluk, çatışmayı bastıran bir toplumsal teknik gibi çalışır. Neşe, aile huzuru ya da pozitiflik adı altında, bazı sorunların konuşulması engellenir. Bu noktada Ahmed’in eleştirisi karamsarlık değildir. O, mutluluğa karşı mutsuzluğu yüceltmez. Mesele, mutluluğun nasıl normatif bir buyruğa dönüştüğüdür. İnsanların iyi hissetmesi problem değildir; problem, iyi hissetmenin belirli hayat biçimlerine bağlanması ve bu bağa itiraz edenlerin mutsuzluğun kaynağı gibi gösterilmesidir.
Feminist Killjoy: Mutluluğu Bozan Figür
Ahmed’in en bilinen figürlerinden biri feminist killjoydur. Bu figür, “mutluluğu bozan feminist” olarak çevrilebilir; fakat buradaki bozma eylemi basit bir olumsuzluk değildir. Feminist killjoy, herkesin neşeli, uyumlu ve rahat görünmesi gereken bir anda, masanın altındaki gerilimi, cinsiyetçi şakayı, emeğin eşitsiz dağılımını, aile içindeki sessiz baskıyı ya da gündelik adaletsizliği adlandırır.
Sorun şudur: Problemi dile getiren kişi, çoğu zaman problemin kendisiymiş gibi algılanır. Cinsiyetçiliğe itiraz eden kadın “fazla hassas”, “sinirli”, “mutsuz”, “neşe kaçıran” biri olarak işaretlenir. Ortamı bozan şey adaletsizlik değil, adaletsizliğin söylenmesidir. Ahmed bu ters çevirmeyi görünür kılar. Feminist killjoy, mutluluğun hangi sessizlikler üzerine kurulduğunu açığa çıkarır. Bu figür aile sahnesinde özellikle belirgindir. Mutlu aile imgesi, herkesin yerini bilmesini, çatışmanın görünmez kalmasını, fedakârlığın doğal kabul edilmesini ister. Feminist itiraz, bu imgenin içindeki emeği, hiyerarşiyi ve eşitsizliği konuşulur hâle getirir. Neşe bozulur; fakat bozulan şey yalnızca neşe değildir. Düzenin kendisini doğal gösteren perde yırtılır.
Mutsuz Queer
Ahmed’in “unhappy queer” figürü, mutluluk vaadinin heteroseksüel hayat biçimleriyle nasıl bağlandığını gösterir. Heteroseksüel aşk, evlilik, aile kurma ve çocuk sahibi olma çoğu zaman “mutlu son” biçiminde anlatılır. Queer varoluş ise bu senaryonun dışına çıktığında, yalnızca farklı bir arzu olarak değil, mutsuzluğa mahkûm bir yaşam gibi temsil edilir. Buradaki mesele queer hayatların gerçekten mutlu ya da mutsuz olup olmaması değildir. Ahmed’in eleştirisi, mutluluğun hangi yaşam biçimlerine peşinen verildiğiyle ilgilidir. Bazı hayatlar daha başlamadan mutlulukla, bazıları ise kayıp, yalnızlık ya da başarısızlıkla ilişkilendirilir. Queer özneye çoğu zaman şu mesaj verilir: Doğru yola dönersen mutlu olabilirsin. Böylece mutluluk, heteronormatif düzenin duygusal ikna aracı hâline gelir.
Mutsuz queer figürü, bu vaadin içindeki şiddeti açığa çıkarır. Mutluluk adına sunulan şey, bazen kişinin kendi arzusundan, bedeninden, ilişkilerinden ve dünyada var olma biçiminden vazgeçmesi anlamına gelir. Ahmed’in düşüncesinde mutsuzluk burada yalnızca acı değil, aynı zamanda teşhir gücüdür. Mutlu sonun dışında kalan hayat, mutlu sonun nasıl kurulduğunu görünür kılar.
Pozitiflik ve Uyumun Sınırı
Mutluluk vaadi, çağdaş pozitiflik dilinde de sürer. Kişiden olumlu düşünmesi, şikâyet etmemesi, kendi hayatından sorumlu olması, engelleri kişisel gelişim fırsatına çevirmesi beklenir. Bu dil, toplumsal sorunları bireysel ruh hâline indirgeme eğilimi taşır. İşsizlik, ayrımcılık, cinsiyetçilik, ırkçılık, homofobi ya da göçmenlik deneyimi, kişinin yeterince pozitif olmamasıyla açıklanmaya başlanırsa, politik olan psikolojik bir eksikliğe çevrilir.
Ahmed’in eleştirisi burada keskinleşir. Mutluluk, adaletsizliği örten bir yüzey hâline gelebilir. Mutlu görünme baskısı, acının ve öfkenin politik anlamını zayıflatır. Oysa öfke, rahatsızlık, huzursuzluk ve mutsuzluk her zaman patolojik değildir. Bazen dünyayla kurulan ilişkinin bozulduğunu değil, dünyanın zaten bozuk biçimde kurulduğunu gösterir.
Sonuç
Sara Ahmed’de mutluluk, yalnızca aranan bir duygu değildir; hayatları hizalayan, nesneleri değerli kılan, bazı gelecekleri mümkün ve bazılarını sapkın gösteren toplumsal bir vaattir. Aile, evlilik, uyum, başarı ve pozitiflik mutlulukla birleştiğinde, doğru hayatın duygusal haritası ortaya çıkar. Bu haritada bazı bedenler rahatça yürür; bazıları ise daha baştan yanlış yerde görünür.
Ahmed’in düşüncesi mutluluğu reddetmez; mutluluğun hangi koşullarda, kimin adına ve hangi bedellerle istendiğini sorar. Mutluluk görevi, insanı yalnızca iyi hissetmeye değil, mevcut düzenin iyi olduğuna tanıklık etmeye çağırır. Feminist killjoy ve mutsuz queer figürleri, bu çağrının dışında kalanları temsil eder. Onlar mutluluğu bozmaz; mutluluk adına korunmak istenen sessizliği bozar.
The Promise of Happiness, mutluluğun kendisini değil, mutluluğun buyruğa dönüştüğü yeri hedef alır. İyi hayatın tek bir çizgiye bağlandığı yerde, başka hayatların imkânı daralır. Ahmed’in asıl sorusu burada belirir: Mutluluk bizi neye yaklaştırıyor, neye uzaklaştırıyor? Bu soru, mutluluğu kişisel bir hedef olmaktan çıkarır; onu toplumsal düzenin en etkili duygusal araçlarından biri olarak düşünmeye açar.
