Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Düşünce Tarihi ile Sosyolojinin Kesişiminde
Şerif Mardin, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan modernleşme sürecini düşünceler, kurumlar, toplumsal ilişkiler ve anlam dünyaları arasındaki bağlar üzerinden inceleyen sosyolog ve siyaset bilimcidir. Türkiye’de siyasal tarihi yalnız devlet kararları, reform hareketleri ya da ideolojik programlar aracılığıyla açıklayan yaklaşımlardan ayrılmış; fikirlerin hangi toplumsal çevrelerde üretildiğini, nasıl dolaşıma girdiğini ve farklı kesimler tarafından hangi anlamlarla benimsendiğini araştırmıştır. Onun çalışmalarında düşünce tarihi, toplumdan bağımsız biçimde gelişen büyük fikirlerin kronolojisi değildir. Bir kavramın etkisini anlayabilmek için o kavramı taşıyan kurumlara, eğitim biçimlerine, iletişim kanallarına ve gündelik hayat içindeki karşılıklarına bakmak gerekir.
1927’de İstanbul’da doğan Mardin, Galatasaray Lisesinde başladığı ortaöğrenimini Amerika Birleşik Devletleri’nde tamamladı. Stanford Üniversitesinde siyasal bilimler eğitimi gördü, Johns Hopkins Üniversitesindeki lisansüstü çalışmalarının ardından doktorasını yeniden Stanford’da tamamladı. 1954’te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde başladığı akademik hayatını Boğaziçi Üniversitesi, American University ve Sabancı Üniversitesi gibi kurumlarda sürdürdü; siyaset bilimi, sosyoloji, düşünce tarihi ve din sosyolojisi alanlarında dersler verdi. 2010’da Sabancı Üniversitesinden emeritus profesör unvanı aldı ve 6 Eylül 2017’de hayatını kaybetti.
Mardin’in doktora çalışması, XIX. yüzyıl Osmanlı düşüncesinin başlıca hareketlerinden Yeni Osmanlılar üzerineydi. Genişletilmiş biçimi 1962’de The Genesis of Young Ottoman Thought adıyla yayımlanan araştırma, Namık Kemal, Şinasi ve Ziya Paşa gibi isimleri yalnız biyografileri veya siyasal tercihleri üzerinden ele almadı. Yeni Osmanlıların hürriyet, temsil, kamuoyu ve anayasal yönetim gibi Avrupa kökenli kavramları İslamî ve Osmanlı siyasal söz dağarcığı içinde nasıl yeniden kurduklarını inceledi. Böylece fikirlerin bir kültürden diğerine değişmeden taşınmadığını; tercüme, yorum ve siyasal ihtiyaçlar aracılığıyla yeni anlamlar kazandığını gösterdi. Bu çalışma, Mardin’in sonraki araştırmalarında da sürdüreceği temel yöntemin ilk örneğiydi: Siyasal düşünceyi metinlerin içeriğiyle sınırlamadan, onu mümkün kılan tarihsel ve toplumsal ortamla birlikte okumak.
Bu yöntemin devamı olan Jön Türklerin Siyasi Fikirleri 1895–1908, II. Meşrutiyet öncesindeki muhalif hareketlerin tek bir ideolojik bütün oluşturmadığını ortaya koydu. Jön Türkler aynı siyasal rejime karşı çıkmalarına rağmen devlet, toplum, birey, merkeziyetçilik ve değişme konularında farklı düşüncelere sahipti. Mardin, bu farklılıkları sonradan kurulmuş siyasal kampların kalıplarına yerleştirmek yerine, dönemin kendi kavramları ve sorunları içinde çözümledi. Türk düşünce tarihine getirdiği yeniliklerden biri, geçmişteki aktörleri gelecekte ortaya çıkacak ideolojilerin eksik veya erken temsilcileri olarak okumaktan kaçınmasıdır.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Modernleşme
Şerif Mardin’in çalışmalarını bir arada tutan temel mesele, modernleşmenin toplumun farklı katmanlarında nasıl yaşandığıdır. Modernleşmeyi Batı kurumlarının alınmasıyla başlayan doğrusal bir ilerleme süreci biçiminde tanımlamadı. Hukuk, eğitim, yönetim ve bilim alanlarında gerçekleştirilen reformlarla toplumun değerleri, dinî dili ve gündelik hayatı aynı hızla değişmez. Devlet yeni kurumlar oluşturabilir; fakat bu kurumların toplum tarafından benimsenmesi, mevcut anlam dünyalarıyla kurdukları ilişkiye bağlıdır. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte ortaya çıkan gerilim de reformun varlığı ile toplumsal karşılığının her zaman örtüşmemesinden kaynaklanır.
Bu yaklaşım, modernleşmeyi gelenek ile yenilik arasındaki basit bir mücadele olmaktan çıkarır. Gelenek, geçmişten değişmeden aktarılan bir kurallar bütünü değildir; yeni şartlar içinde yeniden yorumlanır. Modernlik de topluma dışarıdan giren yekpare bir model oluşturmaz. Farklı sınıflar, meslek grupları, dinî çevreler ve yerel topluluklar modern kurumlarla kendi ihtiyaçları doğrultusunda ilişki kurar. Mardin’in sosyolojisi, büyük dönüşümlerin toplumsal hayatta nasıl parçalı, eşitsiz ve beklenmedik sonuçlar ürettiğini anlamaya yönelmiştir.
Bu tarihsel okuma içinde devlet önemli bir yere sahiptir. Osmanlı siyasal düzeninde merkezî yönetim, kendisini toplumsal ve yerel farklılıkların üzerinde konumlandıran güçlü bir idari geleneğe dayanıyordu. Saray, askerî-idari kadrolar ve eğitimli bürokrasi merkezin dilini oluştururken taşra toplulukları, dinî gruplar, yerel eşraf ve geniş halk kesimleri farklı ilişki ağları içinde yaşıyordu. Cumhuriyet, Osmanlı devletinden siyasal ve hukuki bakımdan radikal biçimde ayrılmış olsa da toplumu merkezden dönüştürme eğiliminin bazı biçimlerini devraldı. Mardin’in ilgilendiği süreklilik, iki rejimin aynı olduğu iddiası değil; merkezî yönetim ile yerel toplumsal hayat arasındaki mesafenin farklı koşullarda yeniden üretilmesiydi.
Bu çözümleme, Cumhuriyet reformlarını değersizleştiren ya da Osmanlı düzenini idealize eden bir tarih anlatısı değildir. Mardin reformların eğitimden hukuka kadar geniş bir dönüşüm gerçekleştirdiğini kabul ederken, bunların toplum tarafından hangi yollarla benimsendiğini ayrıca araştırdı. Bir kurumun yasayla kurulması, o kurumun dayandığı davranış biçimlerinin ve değerlerin kendiliğinden yerleşmesi anlamına gelmez. Modernleşmenin tarihi, resmî kararların yanında okul, aile, mahalle, cemaat, basın ve gündelik dil gibi ara alanlarda da izlenmelidir.
Merkez, Çevre ve Sivil Toplum
Mardin’in adı en çok merkez-çevre yaklaşımıyla anılır. Edward Shils’in geliştirdiği kavramsal ayrımı Türkiye tarihine uygulayan Mardin, merkezi yalnız coğrafi başkent veya devlet kurumlarının bulunduğu yer olarak kullanmadı. Merkez, siyasal otoritenin yanında meşru bilgi biçimlerini, resmî kültürü ve yönetici seçkinlerin dünya görüşünü taşıyan alandı. Çevre ise merkez dışında kalan homojen bir halk kitlesini değil; yerel toplulukları, dinî çevreleri, taşra güçlerini ve merkezî kültürle ilişkisi sınırlı toplumsal kesimleri kapsıyordu.
Merkez ile çevre arasındaki ilişki, iki değişmez sınıfın sürekli çatışması biçiminde düşünülmemelidir. Çevreden gelen gruplar zamanla merkeze katılabilir, merkezin kurumlarını dönüştürebilir veya kendi değerlerini siyasal alana taşıyabilir. Cumhuriyet döneminde çok partili hayatın gelişmesi, çevrede bulunan toplumsal taleplerin merkez üzerinde etkili olmasına yeni imkânlar açmıştır. Modelin gücü, Türk siyasetindeki her olayı tek başına açıklamasında değil; devletin resmî diliyle toplumsal çevrelerin yaşama biçimleri arasındaki tarihsel mesafeye dikkat çekmesinde yatar. Mardin’in kendi eserinde de merkez-çevre ilişkileri, Türk siyasasını anlamaya yarayan bir “anahtar” olarak sunulur; bütün toplumsal yapının yerine geçirilen kapalı bir teori olarak değil.
Merkez-çevre yaklaşımı, Mardin’in sivil toplum araştırmalarıyla birleşir. Batı Avrupa’da şehirlerin, ekonomik grupların, kilisenin, yerel yönetimlerin ve hukuki birliklerin merkezî iktidar karşısında görece özerk alanlar oluşturduğunu belirtir. Osmanlı tarihi ise aynı kurumsal gelişme çizgisini izlemedi. Devlet ile tebaa arasında Avrupa’daki feodal zümreler ve şehir kurumlarıyla aynı yapıya sahip aracı güçler oluşmadı; bunun yerine cemaatler, dinî yapılar ve yerel ilişki ağları farklı türden koruma ve dayanışma alanları meydana getirdi. Mardin, Batı’da gelişmiş bir kavramı Osmanlı toplumuna doğrudan uygulamak yerine, kavramın doğduğu tarihsel koşullarla Türkiye’deki kurumları karşılaştırmayı tercih etti.
Sivil toplum kavramına gösterdiği dikkat, onun sosyal bilim yönteminin belirgin bir özelliğidir. Mardin’e göre Batı düşüncesinden alınan kavramlar evrensel ve bağlamsız araçlar gibi kullanılamaz. “Sivil toplum”un Avrupa tarihinde şehir hakları, mülkiyet, hukuki özerklik ve merkezî iktidarın sınırlandırılmasıyla kurulmuş belirli bir geçmişi vardır. Türkiye’de aynı kelime kullanıldığında, onu doğuran toplumsal kurumların bulunup bulunmadığı ayrıca incelenmelidir. Kavramsal aktarım ancak bu tarihsel karşılaştırma yapıldığında açıklayıcı hâle gelir.
İdeoloji, Din ve Toplumsal Anlam
Mardin’in düşünce tarihinden sosyolojiye geçişinde ideoloji kavramı merkezi bir rol oynar. İdeolojiyi yalnızca gerçeği çarpıtan yanlış fikirler bütünü biçiminde ele almadı. İnsanlar toplumsal dünyayı doğrudan ve aracısız biçimde algılamaz; simgeler, anlatılar, değerler ve önceden edinilmiş sınıflandırmalar aracılığıyla anlamlandırır. İdeolojiler bu karmaşık dünyada bireylere yön veren düşünsel haritalar üretir. Toplumsal değişmenin hızlandığı dönemlerde eski anlam düzenleri yetersiz kaldığında, yeni ideolojiler insanlara olayları açıklayabilecek bütünlüklü şemalar sunar.
Bu bakış, fikirleri maddi çıkarların basit bir yansıması sayan açıklamalardan ayrılır. Ekonomik ve siyasal ilişkiler düşüncelerin oluşumunda etkilidir; fakat düşünceler de insanların eylemlerini, aidiyetlerini ve geleceğe ilişkin beklentilerini biçimlendirir. Bir ideolojinin toplumsal etkisini anlamak için yalnız programına değil, insanlara hangi kimliği sunduğuna, hangi simgeleri kullandığına ve hayatın belirsizliklerini nasıl açıklayabildiğine bakmak gerekir. Mardin’in ideolojileri “kültürel haritalar” şeklinde ele alan yaklaşımı, fikirlerle toplumsal değişme arasında karşılıklı bir ilişki kurar.
Din araştırmaları da bu anlam yaklaşımının devamıdır. Mardin, İslam’ı modernleşmeyle birlikte ortadan kalkması beklenen geçmiş kalıntısı olarak incelemedi. Din, insanlara ahlaki bir dil, toplumsal aidiyet ve hayatın bütününe ilişkin bir yorum sunar. Modern kurumlar gelişirken dinî anlamlar ortadan kaybolmak yerine yeni iletişim araçları, eğitim biçimleri ve örgütlenmeler içinde yeniden kurulabilir. Sekülerleşme ile dindarlık arasındaki ilişkiyi tek yönlü bir gerileme veya yükselme şemasıyla açıklamamasının nedeni budur.
Din ve İdeoloji, dinin toplumsal yapıyla, siyasal davranışla ve kültürel anlamlarla kurduğu ilişkiyi araştırırken Religion and Social Change in Modern Turkey, Said Nursi ve Nurculuk örneği üzerinden modern toplumda dinî hareketlerin nasıl geliştiğini inceler. Mardin bu çalışmada dinî bir öğretinin yalnız teolojik içeriğine yönelmez; öğretinin hangi toplumsal ihtiyaçlara cevap verdiğini, takipçileri arasında nasıl bir iletişim ağı oluşturduğunu ve modernleşmenin doğurduğu anlam sorunlarıyla nasıl ilişki kurduğunu ele alır. Kitap din, reform, iletişim, düşünsel değişme ve toplumsal örgütlenme süreçlerini aynı araştırma içinde buluşturur.
Mardin’in din sosyolojisi, din ile siyaseti bütünüyle özdeşleştiren yorumlara da mesafelidir. Dinî semboller siyasal hareketlere kaynak sağlayabilir; fakat dinin toplumsal işlevi siyasal mobilizasyondan geniştir. Aile ilişkilerinden ahlaki davranışlara, eğitimden gündelik dayanışmaya kadar uzanan bir anlam alanı meydana getirir. Bu alan anlaşılmadan Türkiye’de modernleşmenin toplumsal sonuçları da eksik kalır. Onun araştırmaları, dinin modernliğin dışında değil, modernliğin ürettiği yeni şartlar içinde dönüşerek varlığını sürdürdüğünü göstermeye çalışır.
Eserleri ve Türk Düşünce Tarihindeki Yeri
Şerif Mardin’in eserleri düşünce tarihi, siyaset sosyolojisi, ideoloji ve din sosyolojisi arasında gelişen uzun bir araştırma çizgisi oluşturur. The Genesis of Young Ottoman Thought ve Jön Türklerin Siyasi Fikirleri 1895–1908, Osmanlı modernleşmesinin düşünsel kadrolarına ayrılmış iki temel monografidir. Din ve İdeoloji ile İdeoloji, toplumun anlam dünyasını kuran fikir ve simge sistemlerini inceler. Religion and Social Change in Modern Turkey: The Case of Bediüzzaman Said Nursi ise dinî düşüncenin modern toplumsal değişme içindeki yerini geniş bir tarihsel sosyoloji çerçevesinde ele alır.
Türkiye’de Toplum ve Siyaset, Siyasal ve Sosyal Bilimler, Türkiye’de Din ve Siyaset, Türk Modernleşmesi ve Türkiye, İslam ve Sekülarizm adlarıyla yayımlanan kitapların önemli bir kısmı, farklı tarihlerde kaleme aldığı makalelerin tematik biçimde bir araya getirilmesiyle oluşmuştur. Bu ayrım, Mardin’in eserlerini değerlendirirken korunmalıdır. Monografileri belirli bir araştırma sorusunu kitap bütünlüğü içinde geliştirirken derleme ciltleri, onun farklı dönemlerde merkez-çevre, sivil toplum, modernleşme, din ve siyasal kültür üzerine yazdığı çalışmaların kapsamını gösterir.
Mardin’in Türk düşünce tarihindeki konumu, açıklamaya çalıştığı topluma hazır bir ideolojik hüküm vermemesinde belirginleşir. Osmanlı modernleşmesini gelenek ile ilerleme arasında, Cumhuriyet tarihini devlet ile halk arasında, dini de gericilik ile özgürleşme arasında kurulmuş basit ikiliklerle okumadı. Toplumsal aktörlerin kendi dünyalarını hangi simgelerle anlamlandırdığını araştırarak Türkiye’de yorumlayıcı ve tarihsel bir sosyoloji çizgisinin güçlenmesine katkı sağladı.
Merkez-çevre yaklaşımı zamanla akademik bağlamından koparılarak birbirine karşı duran iki kalıcı siyasal kimliğin açıklamasına dönüştürülmüştür. Oysa Mardin’in araştırmasının asıl yönü, sınıfları ve toplumsal grupları değişmez özlere bağlamak değil, devletin kurumlarıyla toplumun anlam dünyaları arasındaki ilişkinin zaman içinde nasıl değiştiğini incelemektir. Aynı dikkat onun ideoloji ve din çalışmalarında da bulunur: Kavramlar soyut tanımlar olarak bırakılmaz; onları taşıyan insanlar, kurumlar ve iletişim biçimleriyle birlikte ele alınır.
Sonuç
Şerif Mardin, Türkiye’nin modernleşme tarihini fikirlerin toplumsal hayatından hareketle yeniden kuran bir düşünce tarihçisi ve sosyologdur. Çalışmaları, siyasal değişmenin kanunlar ve kurumlarla tamamlanmadığını; toplumun değerleri, sembolleri ve gündelik ilişkileri içinde yeni anlamlar kazanması gerektiğini gösterir. Yeni Osmanlılardan Jön Türklere, merkez-çevre ilişkilerinden sivil topluma, ideolojiden dinî hareketlere uzanan araştırmaları aynı soruda birleşir: İnsanlar tarihsel dönüşümleri hangi düşünsel haritalar aracılığıyla anlamlandırır?
Mardin bir filozof olarak sistem kurmamış, Türkiye toplumunu açıklamaya çalışan tarihsel ve yorumlayıcı bir sosyal bilim geliştirmiştir. Türk Felsefe ve Düşünce Tarihi içindeki yeri, felsefi kavramlarla toplumsal süreçler arasında kurduğu bağdan gelir. Fikirleri metinlerin içinde kapalı bırakmamış; onları üreten çevreleri, taşıyan kurumları ve gündelik hayat içinde kazandıkları karşılıkları araştırmıştır. Böylece Türkiye’nin düşünce tarihini, yalnız fikirlerin değil, fikirlerle yaşayan toplumun tarihi olarak ele almıştır.
