Günümüzde aşkın en temel sorunu, kapitalist ekonominin mantığı içinde metalaşarak anlamını yitirmiş olmasıdır. Kapitalist sistem, hayatın tüm alanlarında olduğu gibi sevgi ve aşk ilişkilerini de ekonomik beklentilere ve karşılıklı çıkar ilişkilerine dönüştürmüştür. Sevgi, artık duygusal bir bağ olmaktan çok, piyasa koşullarına tabi bir alışveriş biçimidir. Böylece aşk, derinlemesine yaşanan bir deneyim yerine, yüzeysel ve tüketilebilir bir olguya indirgenmiştir.
Spinoza’nın Sevgi Kavramı
Spinoza, sevgiyi yalnızca duygusal bir hal değil, aynı zamanda etik ve varoluşsal bir etkinlik olarak görür. Sevgi, Spinoza’nın ifadesiyle, başka bir varlığın varoluşundan duyulan sevinçtir. Bu sevgi anlayışı, kapitalist mübadele mantığının aksine, herhangi bir beklentiye veya karşılığa dayanmaz. Spinoza‘ya göre sevgi, nedensiz ve koşulsuzdur; sevginin kendisi kendi nedenidir ve bu nedenle de en saf, en güçlü duygudur.
Spinoza’ya göre şefkat, sevginin en yüksek biçimidir ve kişinin kendi etkinliğini artırdığı ölçüde başkalarının etkinliğini de artırmayı hedefler. Şefkat ilişkisi, kapitalist mantıkta olduğu gibi karşılıklı çıkar ilişkisi değil, varoluşun olumlanması ve ortak etkinliğin artışı üzerine kurulur.

Deleuze ve Guattari’de Arzu ve Aşk
Deleuze ve Guattari, arzuyu kapitalist sistemin sınırlandırmalarından ve kodlamalarından kurtarıp özgürleştirmek isterler. Kapitalist sistem arzuyu sürekli üretim ve tüketim döngüsüne bağlar ve bu döngü içinde arzunun devrimci potansiyelini yok eder. “Anti-Ödipus” eserinde Deleuze ve Guattari, arzunun kapitalizmden kurtuluşunu, arzunun içkin üretkenliğinin açığa çıkarılmasını önerirler.
Bu bağlamda aşk, arzunun kapitalist düzenin sınırlarından kaçış çizgisi oluşturduğu bir yaşam itkisi olarak ortaya çıkar. Aşk, kapitalizmin tanımladığı karşılıklılık ve mübadele mantığından kaçarak, yeni varoluş biçimlerine, yeni ilişki biçimlerine açılan devrimci bir yola dönüşür.
Lacan ve Psikanalizle Hesaplaşma
Jacques Lacan, sevgiyi “karşılıklılık” üzerine kurulu bir ilişki biçimi olarak tanımlar ve sevginin “yüce anı” olarak, sevginin karşılık bulduğu anı işaret eder. Bu yaklaşım, sevginin kapitalist mantık içinde nasıl yeniden üretildiğini de açıklar: sevgi, karşılıklı beklentilerin karşılandığı bir mübadele sistemidir.
Ancak tam da bu karşılıklılık ilkesi, psikanalizin ve Lacan’ın sevgi kavrayışını sınırlar. Sevginin sürekli olarak bir karşılık beklemesi, onu kapitalist mantığın içine hapseder. Böylece sevgi, özgürleşmek yerine, sürekli tamamlanması gereken bir eksiklik duygusuna dönüşür.
Beklenti Mantığı ve Kapitalist Sevgi İlişkileri
Kapitalist toplumda sevgi ilişkileri büyük ölçüde beklenti mantığıyla belirlenir. Sevgi, karşılıklı taleplerin karşılanmasına indirgenmiş, duygusal bağlar ve şefkat ilişkileri ikinci plana itilmiştir. Kapitalist ilişkiler, sevginin varoluşsal gücünü ortadan kaldırarak onu hesaplı ve pragmatik bir alışverişe dönüştürür. Böylece sevgi, şefkatin kaybolduğu, duygusal derinliğin yitip gittiği, yüzeysel bir ticari ilişkiye indirgenmiştir.
Spinoza’nın Nedensiz Sevgi ve Nefret Diyalektiği
Spinoza, sevginin ve nefretin nedensiz olması halinde daha da güçlendiğini vurgular. Birinin başka biri tarafından sevildiğini bilmesi ama bunun için hiçbir neden görememesi halinde, sevgiyi doğrudan hisseder. Benzer şekilde, nedensizce nefret edildiğini hissetmek de doğrudan karşılıklı nefrete dönüşür.
Bu durum, kapitalist ilişki mantığının tam tersine işaret eder: kapitalizm her zaman sevgi ve nefret için somut nedenler sunmaya çalışırken, Spinozacı sevgi nedensizliğin gücüyle kapitalist mantığı aşarak, ilişkilerin devrimci ve dönüştürücü potansiyelini ortaya çıkarır.
Deleuze’ün Kaçış Çizgileri: Aşkın Kapitalizmden Kurtuluşu
Deleuze ve Guattari için aşk, kapitalizmin kodlamalarından kurtulmanın, kaçış çizgileri yaratmanın aracıdır. Kaçış çizgileri, bireylerin toplumsal olarak belirlenmiş kimliklerden ve rollerde kurtulmasına, arzunun özgürleşmesine ve yeni varoluş biçimleri yaratmasına olanak tanır. Aşk, bu bağlamda kapitalizmin getirdiği karşılıklılık, mübadele ve beklenti ekonomisinin dışına çıkılarak yeniden üretilen yaratıcı bir güçtür.
Sonuç: Spinozacı-Deleuzcü Perspektiften Aşkın Yeniden İnşası
Spinoza ve Deleuze’ün sunduğu perspektif, aşkın kapitalist mantık dışında, devrimci ve yaratıcı bir güç olarak yeniden tanımlanmasını mümkün kılar. Bu yaklaşım, sevgiyi beklenti, karşılıklılık ve mübadele ilkelerinden kurtarır. Aşk, artık kapitalist sistemin içine hapsolmuş bir tüketim nesnesi değil, ortak varoluşun gücünü artıran, etik ve politik bir eylemdir. Böylece sevgi, yeni yaşam biçimlerinin ve alternatif varoluşların yaratılmasında temel bir rol oynar.
