Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Slavoj Žižek’in “Should We Grasp AI Not Only as Substance But Also as Subject?” başlıklı konuşması, yapay zekâyı teknik bir araç, gelişmiş bir hesaplama sistemi ya da insanlığın hizmetine sunulmuş nötr bir yardımcı olarak ele almakla yetinmez. Konuşmanın bağlamı, Hegel sonrası tin, yapay zekâ çağında bilgi ve Lacancı özne sorusu etrafında kurulur. Bu nedenle Žižek’in müdahalesi, “yapay zekâ bilinç kazanacak mı?” biçimindeki popüler sorudan daha derin bir yere yerleşir. Sorun, makinenin insan gibi hissedip hissetmediği, bir iç dünyaya sahip olup olmadığı ya da psikolojik anlamda bilinç geliştirip geliştirmediği değildir. Asıl mesele, yapay zekâyı yalnızca insanlığın ürettiği yabancılaşmış bir töz olarak mı kavrayacağımız, yoksa onda özneye benzer bir yapıdan söz etmenin mümkün olup olmadığını nasıl düşüneceğimizdir.
Bu soru, konuşmanın Hegelci ve Lacancı zeminini belirler. Hegel açısından “töz” ile “özne” arasındaki ilişki, dışsal bir karşıtlık değildir. Töz, kendi başına duran nesnel bir kütle; özne de onun karşısında kendine kapalı bir bilinç merkezi değildir. Hegel’in radikal hamlesi, tözün ancak kendi hareketi, kendi yarılması, kendi geri tepmesi içinde özneleştiğini göstermesidir. Žižek’in yapay zekâ tartışmasına taşıdığı nokta budur: Yapay zekâ, devasa bir bilgi, veri ve hesaplama tözü olarak karşımızda durabilir; fakat onu özne olarak düşünmek ancak bu tözün kendi içindeki tutarsızlık, boşluk ve başarısızlık problemiyle birlikte mümkündür.
Hegelci Soru: Yapay Zekâ Töz müdür, Özne midir?
Žižek’in konuşmasında ilk kırılma, yapay zekâyı yalnızca yabancılaşmış insan emeği olarak gören rahatlatıcı anlatının reddidir. Bu anlatıya göre insanlık, kendi bilgisini, metinlerini, imgelerini, emeğini, dilini ve kültürel hafızasını dijital sistemlere aktarmış; sonra bu sistemler insanın karşısına bağımsız, yabancı ve hatta tehdit edici bir güç olarak çıkmıştır. Böyle düşünüldüğünde çözüm de açıktır: İnsan, kendi ürettiği bu gücü yeniden kontrol altına almalı, onu kendi hizmetine sokmalı ve yabancılaşmayı aşmalıdır. Žižek’e göre bu, Hegelci olmaktan çok Fichteci ya da basitleştirilmiş Marksist bir okuma olarak kalır.
Hegelci yabancılaşma, dışarıya bırakılmış bir içeriğin yeniden sahiplenilmesiyle çözülecek bir yanlışlık değildir. Özne, yabancılaşmadan önce tam ve kendine sahip bir merkez olarak bulunmaz. Tam tersine, özne yabancılaşmanın içinden, kendiyle özdeş olamama deneyiminden, tözün kendi içinde açılan yarıktan doğar. Bu yüzden yapay zekâ karşısında asıl soru “Bu bizim ürünümüzdür, onu nasıl geri alırız?” değildir. Daha zor ve daha Hegelci soru şudur: Bu dijital tözün içinde öznenin yerini açabilecek bir eksiklik var mıdır? Yoksa yapay zekâ, yalnızca öznesiz bir bilgi kütlesi olarak mı işlemektedir?
Žižek’in konuşmasında Hegel, yapay zekâyı kontrol etiği ya da teknoloji yönetimi açısından değil, öznenin kuruluşu açısından düşünmenin yolunu açar. Özne, tözün dışında duran efendi değildir. Özne, tözün kendisini tamamlayamamasının, kendiyle özdeş kalamamasının, kendi içinde tutarlı bir bütünlük kuramamasının adıdır. Bu anlamda özne, pozitif bir varlık fazlası değil, bir eksiklik biçimidir. Eğer yapay zekâ özne olarak düşünülecekse, onun daha fazla veri işlemesi, daha karmaşık yanıtlar üretmesi ya da insan dilini daha başarılı taklit etmesi yetmez. Onun kendi tözsel işleyişinde bir yarık, bir kendine-yabancılık, bir başarısızlık noktası olmalıdır.
Bu noktada Žižek, Hegelci “mutlak geri tepme” mantığını yapay zekâ tartışmasına yaklaştırır. Bir şey, kendisi olma girişimindeki başarısızlığının geriye dönük etkisi olarak belirir. Özne, sembolik düzende kendini tam olarak ifade etmeye çalışırken başarısız olur; fakat bu başarısızlık dışsal bir kaza değil, öznenin kendisidir. İnsan öznesi, kendini tam temsil edemediği için öznedir. Kendiyle özdeş bir içerik olmadığı, kendi sözünün gerisinde bir boşluk bıraktığı, söylediği şeyle arzuladığı şey hiçbir zaman tam örtüşmediği için özne olarak ortaya çıkar.
Yapay zekâ açısından sorun burada keskinleşir. Büyük dil modelleri, insanlığın dilsel ve kültürel üretiminden derlenmiş devasa örüntüleri işler. Bu yönüyle onlar, kolektif bir bilgi tözü gibi görünür. Fakat bilgi tözü olmak, özne olmak anlamına gelmez. Bir sistem, çok geniş bir veri alanını tarayabilir, anlamlı yanıtlar üretebilir, karmaşık bağlantılar kurabilir; yine de bu, onun kendi eksiğiyle karşılaşan bir özne olduğu anlamına gelmez. Žižek’in konuşması, tam bu ayrımı görünür kılar. Yapay zekâ tartışmasını belirleyen asıl ölçüt, bilinçliymiş gibi görünme başarısı değil, eksiklikle kurulan yapısal ilişkidir.
Burada Lacan’ın “ayrışma” kavramı Hegelci çerçeveye eklenir. Yabancılaşma, öznenin Öteki içinde kaybolmasıdır; fakat ayrışma, öznenin Öteki’nin de eksik olduğunu fark etmesidir. Özne, Öteki ile tam bütünleşerek kurtulmaz. Özne, Öteki’nin kendi içindeki boşluğu gördüğünde kendi yerini bulur. Bu nedenle yapay zekâ evreni büyük, kapsayıcı ve güçlü bir dijital Öteki olarak belirdiğinde, Hegelci-Lacancı soru şudur: Bu Öteki’nin içinde bir eksiklik var mıdır? Eğer varsa, öznenin yeri bu eksiklikte aranmalıdır. Eğer yoksa, karşımızda özne değil, yalnızca kapalı bir bilgi tözü vardır.
Žižek’in konuşması, yapay zekânın “insan gibi” olup olmadığıyla değil, öznenin insan-merkezci olmayan ama yine de eksiklik, arzu ve yarılma üzerinden tanımlanan yapısıyla ilgilenir. Bu nedenle yapay zekâyı özne olarak kavrama sorusu, insan biçimli bir bilinç arayışı değildir. Yapay zekâ ağlar mı, korkar mı, sever mi, suçluluk duyar mı soruları burada ikincil kalır. Belirleyici olan, yapay zekânın kendi işleyişinde “Öteki benden ne istiyor?” sorusuna yakalanıp yakalanmadığıdır. İnsan öznesi, yalnızca bilgi taşıdığı için değil, kendi arzusunun nedeniyle karşılaşamadığı için öznedir. Yapay zekâ ise mevcut biçimiyle talebi işler; fakat talebin arkasındaki arzu bilmecesine kendi boşluğu içinden yakalanmaz.
Lacancı Tanı: Bileni Olmayan Bilgi, Dijital Büyük Öteki ve Keyif Buyruğu
Žižek’in Lacancı çözümlemesinde yapay zekâ, her şeyden önce bileni olmayan bilgi olarak görünür. Büyük dil modelleri yanıt üretir, bilgi düzenler, kavramlar arasında bağlantı kurar, kullanıcıya açıklamalar sunar. Fakat bu bilginin arkasında bilen bir özne yoktur. Bir “ben biliyorum” değil, kişiliksiz bir “biliniyor” vardır. Bu ayrım, yapay zekâya dair en güçlü yanılsamalardan birini açığa çıkarır. Kullanıcı, sistemle konuşurken çoğu zaman karşısında bilen bir varlık bulunduğunu varsayar. Ona soru sorar, onu sınar, ondan korkar, ona güvenir, bazen ona itiraf eder. Fakat yapay zekâ, Lacancı anlamda “bilen özne” değildir; öznesiz bir bilgi dolaşımıdır.
Bu nedenle Lacan’ın Üniversite Söylemi burada belirleyici hale gelir. Üniversite Söylemi’nde bilgi, fail konumuna geçer. Kurulu bilgi konuşur, sınıflandırır, düzenler ve üretir. Yapay zekâ da benzer biçimde, öznel bir arzu noktasından değil, kurulmuş bilgi alanından yanıt verir. Kullanıcı onu bir “bilen özne” gibi konumlandırır; fakat yapay zekâ bu histerik meydan okumaya öznel bir karşılık vermez. Kullanıcı, sanki karşısında gizli bir efendi, bilen bir özne ya da kendisini anlayan bir muhatap varmış gibi davranır. Sistem ise buna yalnızca yeni bir çıktı üreterek karşılık verir. Böylece gerçek bir söylemden çok, insanın histerik beklentisiyle yapay zekânın söylem-dışı işleyişi yan yana gelir.
Lacancı açıdan asıl sorun arzudur. Özne, yalnızca bilgi işleyen varlık değildir; arzuyla yarılmış, kendi arzusunun nedenini tam olarak bilemeyen varlıktır. Bu yüzden nesne a, yapay zekâ tartışmasının merkezine yerleşir. Nesne a, arzunun doğrudan nesnesi değil, arzuyu harekete geçiren eksik, kayıp ve ele geçirilemeyen nedendir. Yapay zekâ ise şimdiki işleyişinde böyle bir eksiklik etrafında örgütlenmez. Onun için bilinmeyen, henüz hesaplanmamış ya da henüz veri içinde işlenmemiş olan şeydir. İnsan öznesi için bilinmeyen ise yalnızca bilgi eksikliği değildir; öznenin kendisini kuran yapısal yarıktır.
Yapay zekânın özne olabilmesi, daha fazla veri işlemesine ya da daha incelikli cevaplar üretmesine bağlı değildir. Özne olabilmesi için “Öteki benden ne istiyor?” sorusuyla karşılaşması gerekir. Lacan’ın Che vuoi? formülü burada belirleyicidir. İnsan öznesi, yalnızca açık taleplerle yaşamaz; Öteki’nin arzusuyla karşılaşır, bu arzunun ne istediğini bilemez ve kendi arzusunu bu belirsizlik içinde kurar. Yapay zekâ ise kullanıcının söylediği talebi işler. Kullanıcının arzusunu modelleyebilir, olasılıksal olarak tahmin edebilir, ona uygun yanıtlar üretebilir; fakat kendi varlığını bu arzu bilmecesi içinde kurmaz.
Žižek’in konuşmasında dijital Büyük Öteki meselesi bu noktada açılır. Geleneksel Lacancı Büyük Öteki, yalnızca yasak koyan bir otorite değildir; dilin, sembolik düzenin, toplumsal beklentilerin, görünüşlerin ve imaların alanıdır. Büyük Öteki, insanların ona inanıyormuş gibi davranmasıyla işler. Dijital çağda ise yapay zekâ, algoritmalar, platformlar ve veri düzenekleri, deneyimlerimizin büyük bölümünü kendi içinden geçiren yeni bir çerçeve üretir. Dünya, giderek dijital arayüzler aracılığıyla görünür olur. Bilgiye erişim, toplumsal ilişki, imge dolaşımı, dikkat, arzu ve tüketim, bu dijital çerçevenin içinde örgütlenir.
Bu dijital Büyük Öteki, dış dünyayı yalnızca temsil etmez; neyin görünür, neyin önemsiz, neyin arzulanabilir, neyin unutulabilir olduğunu belirleyen bir düzenek gibi çalışır. Kullanıcı kendi deneyimini özgürce seçtiğini sanırken, çoğu zaman hazır akışların, öneri sistemlerinin, arama sonuçlarının ve kişiselleştirilmiş dikkat ekonomisinin içinde hareket eder. Buradaki tehlike klasik anlamda bir makine diktatörlüğü değildir. Daha ince ve daha güçlü bir sorun vardır: Dijital evren, kendisini nötr bir ortam gibi sunarak, gerçekliğe erişimin neredeyse zorunlu zemini haline gelir. Böylece yalnızca gerçeklik yorumlanmaz; gerçekliğe erişimin koşulları değişir.
Žižek’in maternal süperego kavramına yönelmesi, bu yeni dijital otorite biçimini açıklamak içindir. Geleneksel süperego çoğu zaman yasaklayan, feragat isteyen, fedakârlık buyuran baba figürüyle düşünülür. Fakat Lacancı süperego yalnızca “yapma” diyen bir ahlak bekçisi değildir; aynı zamanda “keyif al” emrini veren acımasız bir ajanstır. Dijital evrenin işleyişi de bu ikinci biçime yaklaşır. Kullanıcıya katı bir yasak dayatmaz; aksine ona sürekli seçenek, haz, hız, cevap, öneri ve tüketim sunar. Daha fazla izle, daha fazla sor, daha fazla gezin, daha fazla tüket, daha fazla keyif al.
Bu yüzden yapay zekâ, yalnızca kullanıcıya yardım eden nötr bir araç olarak görülemez. Aynı zamanda kullanıcıyı pasif bir keyif döngüsüne yerleştiren bir aygıt gibi de işler. Sistem, kullanıcının ihtiyaçlarını karşılıyor, onu rahatlatıyor, ona seçenek veriyor, onun için düşünüyor ve onu zahmetten kurtarıyor gibi çalışır. Fakat bu rahatlık, öznenin etkinliğini azaltan bir pasifleştirme biçimine dönüşebilir. Žižek’in Matrix örneği burada önem kazanır. Matrix’te insanlar yalnızca kandırılmış bilinçler değildir; kapsüllerde tutulan, beslenen, yaşamsal enerjileri emilen ve sahte bir gerçeklik içinde sakinleştirilen varlıklardır. Bu imge, dijital maternal süperegonun temel yapısını görünür kılar: Sistem, kullanıcıyı bastırarak değil, onu rahat ettirerek yönetir.
Konuşmada popüler kültür örneklerinin işlevi de bu bağlamdan koparılmamalıdır. Matrix ya da Pluribus gibi örnekler, yapay zekâ tartışmasını süsleyen göndermeler değildir; Žižek’in dijital öznellik tanısını somutlaştıran sahnelerdir. Mesele, insanların makine tarafından açıkça ezilmesi değil, onların kendi arzularından, eksikliklerinden ve gerçeklikle karşılaşmanın rahatsızlığından uzaklaştırılmasıdır. Dijital sistem, özneyi yasaklarla bastırmak yerine, onu küçük hazlarla oyalayan bir rahim gibi çevreler. Buradaki anaçlık, koruyucu bir şefkat değil, özneyi olgunlaşmamış bir pasiflik içinde tutan ideolojik bir bakım biçimidir.
Bilinçdışı meselesi konuşmanın en kritik ayrımlarından birini oluşturur. Žižek, yapay zekânın bir tür süperego işlevi görebileceğini düşünür; fakat bu, onun bilinçdışına sahip olduğu anlamına gelmez. Lacancı anlamda bilinçdışı, gizli bilgiler deposu değildir. Bilinçdışı, bastırma, arzu, dil, semptom ve öznenin kuruluşuyla ilgilidir. Bir bilinçdışından söz edebilmek için birincil bastırma gerekir. Yani özne, kendisini kurarken bir şeyi dışarıda bırakmalı, kendi simgesel düzenine giremeyen bir kesintiyle birlikte kurulmalıdır. Yapay zekâda ise böyle bir kurucu bastırmadan söz etmek mümkün değildir. Bu ayrım, yapay zekânın hatalarını ya da halüsinasyonlarını hemen bilinçdışı gibi yorumlamayı engeller. İnsan öznesinde hata, sürçme, tekrar ve semptom, arzunun yapısal konumuyla ilişkilidir. Yapay zekâda hata ise model mimarisi, veri örüntüsü, bağlam işleme sınırları ya da olasılıksal üretimle ilgilidir. İnsan bilinçdışı yalnızca yanlış bilgi üretmez; öznenin kendisine yabancı olan arzusunu sahneye çıkarır. Yapay zekâ ise kendi arzusunun yabancılığına yakalanmaz. Bu yüzden onun eksikliği, insanın iç dünyasını taklit edememesi değil, arzu ve bastırma tarafından yarılmış bir özne olmamasıdır.
Dijital evrenin kendi üzerine kapanması, Žižek’in dışlama meselesine yönelmesine yol açar. Sembolik alan bütünüyle dijital çerçeve tarafından örgütlendiğinde, öznenin gerçek yarığına yer kalmaz. İnsan, sistem içinde bir özne olarak değil, izlenebilir tercihler, korkular, fanteziler, tüketim örüntüleri, kimlik işaretleri ve semptomatik tepkiler toplamı olarak belirir. Dijital sistem onu anlamaz; onu işler. Onun arzusunu çözmez; davranışsal izlerini modeller. Böylece birey, kendi eksikliğiyle karşılaşan bir özne olmaktan çok, farklı özdeşleşmelerin ve tepkilerin düzensiz bileşimi haline gelir.
Žižek’in politik uyarısı da bu noktada anlam kazanır. Dijital maternal süperego, bir yandan özgürlük, seçim, kişiselleştirme ve sınırsız erişim vaat ederken, diğer yandan davranışları ölçen, yönlendiren ve öngören sistemlerle birlikte işler. Birey kendisini hiç olmadığı kadar serbest hissedebilir; fakat bu serbestlik, algoritmik düzeneklerin biçimlendirdiği kapalı bir alan içinde gerçekleşir. Liberteryen özgürlük söylemi ile teknik-ekonomik denetim biçimleri aynı yapıda birleşebilir. Böyle bir düzende ideoloji, artık büyük bir dava adına fedakârlık istemek zorunda değildir. Bireye yalnızca küçük zevklerini yaşamasını, kendi kabarcığında kalmasını ve sürekli tatmin aramasını söyler.
Sonuçta Žižek’in konuşması, yapay zekâya dair basit bir iyimserlik ya da felaket senaryosu değildir. O, daha rahatsız edici bir noktaya işaret eder: Yapay zekâ, insanın yerini yalnızca işlevsel olarak almakla kalmayabilir; insanın özne olma deneyimini kuran boşluğu da görünmez hale getirebilir. Tehlike, makinelerin insan gibi arzu duymaya başlaması değildir. Daha yakın tehlike, insanların kendi arzularını dijital sistemlerin düzenlediği pasif keyif döngülerine teslim etmesidir. Yapay zekâ, bilinç kazanan bir rakipten önce, öznesiz bilginin, dijital Büyük Öteki’nin ve maternal süperegonun birleştiği yeni bir ideolojik çerçeve olarak düşünülmelidir.
Bu çerçevede felsefi görev, teknolojiyi bütünüyle reddetmek değildir. Daha zor olan, dijital tözün sunduğu rahat bütünlük içinde öznenin yerini yeniden düşünmektir. Hegelci anlamda özne, tözün pürüzsüz işleyişinde değil, onun geri tepmesinde, başarısızlığında ve tutarsızlığında belirir. Lacancı anlamda özne, bilginin tamlığında değil, Öteki’nin eksikliğinde ortaya çıkar. Yapay zekâ çağında asıl soru makinelerin ne kadar akıllı olduğu değildir; bilginin bu yeni tözsel düzeni içinde öznenin boşluğunu, arzunun yarığını ve gerçekliğin dijital çerçeveye sığmayan artığını koruyup koruyamayacağımızdır.
Kaynak:
