Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Riot Studio’da Yeniden Karşılaşma
Slavoj Žižek ile Pussy Riot’un kurucularından sanatçı ve aktivist Nadya Tolokonnikova’nın Riot Studio’daki buluşması, sıradan bir röportajdan çok, daha önce başlamış bir düşünsel ilişkinin devamıdır. Tolokonnikova’nın Rusya’daki ceza kolonilerinden birinde bulunduğu dönemde Žižek ile yaptığı mektuplaşma; sanat, siyasal eylem, ideoloji, hapishane ve devrimci sadakat üzerine kurulmuştu. Yıllar sonra gerçekleşen bu yüz yüze konuşma, aynı soruları din, ikon, sevgi, yapay zekâ ve küresel krizler üzerinden yeniden açar.
Diyaloğun mekânı başlı başına anlamlıdır. Riot Studio, Tolokonnikova’nın geleneksel Ortodoks ikonografisini, punk kültürünü, siyasal sloganları ve çağdaş görsel dili bir araya getirdiği çalışma alanıdır. Konuşmanın başında gösterdiği pembe Ortodoks haçı, kutsal sembolün geleneksel anlamıyla kullanılmadığını hemen belli eder. Haç, itaatin veya kurumsal inancın işareti olmaktan çıkarılmış; renk, slogan ve bağlam yoluyla yeniden sahiplenilmiştir. Tolokonnikova bu yöntemi, sembolleri “eğip bükmek” olarak tanımlar. Dinsel dili terk etmek yerine ona müdahale eder; ikonun yüzeyine punk sloganları, küfürler ve iktidara karşı ifadeler yerleştirir. Böylece kutsal biçim ortadan kaldırılmaz, ancak artık onu üreten dinî otoritenin hizmetinde de kalmaz. Diyaloğun temel sorularından biri burada ortaya çıkar: Ateizm, dinî dili bütünüyle dışlamak zorunda mıdır, yoksa bu dil dönüştürülerek özgürleştirici bir imkâna çevrilebilir mi?
Hapishane, Açlık Grevi ve Gerçekliğin Şiddeti
Konuşmanın ilk bölümü Tolokonnikova’nın hapishane deneyimine yönelir. Bu deneyim, ilerleyen bölümlerde tartışılacak radikal iman kavramının soyut bir felsefi tez olarak kalmasını engeller. Tolokonnikova ceza kolonisinde yalnızca özgürlüğünden yoksun bırakılmamış; zorunlu çalışmaya, yetersiz beslenmeye, keyfî cezalara ve tıbbi yardım eksikliğine maruz kalmıştır. Kendisine gönderilen yiyecek paketleri resmen kabul edilmesine rağmen, sürekli disiplin cezası altında tutulduğu için bu paketlere ulaşamamıştır. Yeterince hızlı polis üniforması dikmemek, yüksek sesle konuşmak, yanlış yöne bakmak veya uygun olmayan bir anda gülümsemek cezalandırılmak için yeterli olabilmektedir. Tolokonnikova’nın anlattığı ceza düzeninde iktidar yalnızca büyük yasaklarla değil, bedenin en küçük hareketlerini denetleyen gündelik emirlerle işler.
Tolokonnikova bu koşullara karşı üç kez açlık grevine girdiğini anlatır. Grevlerden biri, ceza kolonisindeki zorunlu çalışma sisteminden sorumlu yöneticinin görevden alınmasına, soruşturulmasına ve yeniden cezaevi sisteminde çalışmasının engellenmesine katkıda bulunmuştur. Sonuç sınırlı olsa da eylem bütünüyle sonuçsuz kalmamıştır. Buradaki açlık grevi, başarı ihtimali önceden hesaplanmış güvenli bir araç değildir. Bedenin doğrudan riske atıldığı, sonucunun belirsiz olduğu bir eylemdir.
Žižek’in daha sonra “iman sıçrayışı” diye adlandıracağı şeyin somut zemini burada bulunur. Eylem, sonucu garanti eden nesnel bir bilgiye dayanmaz. Kişi başarı ihtimalinin zayıflığını bildiği hâlde, yapılması gereken şeyin bu olduğuna karar verir.
Konuşma cezaevi içindeki dayanışma sorununa da uzanır. Tolokonnikova, erkek cezaevlerinde resmî idarenin yanında mahkûmlar tarafından kurulmuş ikinci bir otorite düzeninin bulunabildiğini; kadın cezaevlerindeyse devlet denetiminin ve karşılıklı güvensizliğin çok daha doğrudan işlediğini söyler. Rus cezaevi geleneğindeki “siyah” ve “kırmızı” cezaevi ayrımı burada anılır: İlki mahkûmların gayriresmî kurallarının etkili olduğu, ikincisi ise bütünüyle devlet görevlilerinin denetimine giren yapıyı ifade eder.
Bu hapishane anlatısı, konuşmanın geri kalanından kopuk bir biyografik bölüm değildir. Tanrı’nın yokluğu, büyük Öteki’nin suskunluğu, tanıklık ihtiyacı ve umutsuzluk içinde eyleme geçme soruları, Tolokonnikova’nın yaşadığı maddi koşullardan doğar.

Kaynak: https://en.wikipedia.org/
wiki/Nadya_Tolokonnikova
Sovyet Sisteminin Çelişkili Mirası
Žižek ile Tolokonnikova’nın diyaloğunda Sovyetler Birliği, yalnızca geçmişte kalmış bir siyasal sistem olarak ele alınmaz. Sovyet mirası; zorunlu ateizm, Stalinist muhafazakârlık, devrimci kopuş, cezaevi düzeni ve Sovyet sonrası piyasa ekonomisinin yarattığı yıkım arasında bölünmüş çelişkili bir tarih olarak belirir. Tolokonnikova, Lenin döneminde yasal hâle getirilen kürtajın Stalin döneminde yeniden yasaklandığını hatırlatır. Žižek ise Stalin’in gençliğinde dinî eğitim aldığını ve ruhani temalar taşıyan şiirler yazdığını belirtir. Böylece Stalinist düzenin kendisini ateist ve devrimci olarak sunmasına rağmen aile, cinsellik, toplumsal disiplin ve otorite bakımından son derece muhafazakâr bir yapıya dönüşebildiği vurgulanır.
Lavrenti Beria üzerine açılan tartışma da aynı çelişkiyi taşır. Beria kişisel yaşamında şiddet, kaçırma ve cinsel saldırıyla ilişkilendirilen karanlık bir devlet görevlisidir. Buna karşılık Stalin’in ölümünün ardından sınırların kısmen açılması, Batı’yla yeni ilişkiler kurulması ve askerî olmayan birleşik bir Almanya ihtimali gibi dönemine göre daha esnek öneriler ileri sürmüştür. Žižek, Beria’yı ahlaki bakımdan aklamaz; sistem içindeki en korkunç figürlerden birinin bazı konularda “proto-Gorbaçov” gibi davranabilmesinin tarihsel çelişkisine dikkat çeker.
Bu örneklerin amacı Sovyet geçmişini savunmak veya bütünüyle mahkûm etmek değildir. Diyalog, siyasal sistemlerin ilan ettikleri ideolojik kimlikle gerçek işleyişleri arasındaki uyumsuzluğu araştırır. Resmî ateizm gizli bir dinî kesinliğe, devrimci düzen muhafazakâr bir ahlaka, ilerici söylem ise yoğun bir devlet şiddetine dönüşebilir. Tolokonnikova’nın 1990’lara ilişkin çocukluk hatırası bu tarihsel hattın diğer ucudur. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra uygulanan piyasa reformları sırasında ailesinin yiyecek alacak parası kalmamış, annesi evdeki eşyaları satmak zorunda kalmıştır. Batılı iktisatçıların piyasanın kendiliğinden denge kuracağına dair inancı, onun kişisel deneyiminde açlık ve güvencesizlik biçimini almıştır.
Žižek, COVID-19 dönemini piyasa zorunluluklarının sanıldığı kadar değişmez olmadığını gösteren bir örnek olarak kullanır. Daha önce küçük bir vergi artışının bile ekonomiyi çökerteceği söylenirken, pandemi sırasında devletler büyük miktarlarda para harcamış, doğrudan destekler vermiş ve alışılmış piyasa kurallarını askıya almıştır. Sistem yine de varlığını sürdürmüştür. Buradan çıkan sonuç, mevcut ekonomik düzenin doğa yasası olmadığıdır. Siyasal kararlar, “gerçekçilik” adı altında değişmez kabul edilen sınırları beklenmedik biçimde aşabilir.
God’s Left: Tanrı’nın Dünyayı Terk Etmesi
Diyaloğun merkezindeki kavramsal dönüş, Tolokonnikova’nın yeni şarkısı God’s Left hakkında konuşmasıyla başlar. Başlık burada “Tanrı’nın solu” anlamında değil, “Tanrı gitti” veya “Tanrı bu dünyayı terk etti” anlamında kullanılır. Şarkı; gökyüzünün küllerle dolduğu, güneşin öldüğü, duaların sürdüğü fakat onları dinleyecek kimsenin bulunmadığı bir dünya tasarlar. Tolokonnikova şarkıyı, Žižek’in Hristiyan ateizmi düşüncesine uygun bir marş olarak önerir. Çünkü anlatılan durum basitçe “Tanrı yoktur” önermesinden ibaret değildir. İnsanlar kendilerini terk edilmiş bir dünyada bulur; buna rağmen dua etmeye, anlam aramaya ve geleceğe yönelmeye devam ederler.
Žižek’in Hristiyan ateizmi kavramı tam bu noktada ortaya çıkar. Onun paradoksal tezi, gerçek bir ateizme ancak Hristiyanlık deneyiminden geçilerek ulaşılabileceğidir. Burada Hristiyanlık, dünyayı yöneten güçlü ve koruyucu bir Tanrı’ya güvenmek anlamına gelmez. Aksine, ilahî garantinin çöktüğü, Tanrı’nın bile terk edilmişlik deneyimine dâhil olduğu bir kopuşu ifade eder. Hristiyan ateizmi, Tanrı’nın yokluğunu kabul ettikten sonra dinî dili bütünüyle atmaz. Hristiyanlıktaki terk edilme, fedakârlık, komşuluk, evrensellik ve radikal başlangıç düşüncelerini teolojik güvencelerinden ayırarak korur. İnsan artık eylemin sonucunu garanti edecek aşkın bir otoriteye başvuramaz. Karar ve sorumluluk, dünyada kalanlara geçer.
Bu nedenle Hristiyan ateizmi, kaba veya “vulgar” ateizmden ayrılır. Kaba ateizm, yalnızca gözlemlenebilir gerçekliği kabul eder ve dinî sembolleri irrasyonel kalıntılar olarak reddeder. Žižek’in ateizmi ise dinin içinde bulunan iman fazlalığını, kopuş enerjisini ve koşulsuz bağlılığı korumak ister. Tanrı yoktur; fakat bu yokluk, insanı edilginliğe değil, garantisiz bir sorumluluğa bırakır.
Tolokonnikova’nın ikonları da bu yaklaşımın görsel karşılığıdır. Ortodoks biçimleri reddetmez; onları kendi sloganlarıyla birleştirir. Ateizmi dinî dilin dışından değil, onun içinden geçirerek kurmaya çalışır.
İman Sıçrayışı ve Çaresizlikten Doğan Eylem
Žižek ile Tolokonnikova için iman, eldeki veriler olumlu olduğu için geleceğe güvenmek değildir. Her şeyin iyiye gideceğine inanmak, iman değil iyimserliktir. Radikal iman ise nesnel koşulların umutsuz göründüğü anda başlar. Kierkegaardcı “iman sıçrayışı” burada temel kavramdır. İnsan önce bütün kanıtları toplamaz, en makul inancı seçmez ve ardından ona bağlanmaz. Bazı hakikatler ancak kişi belirli bir bağlılık içinde yer aldıktan sonra anlaşılabilir. İman, nesnel bilginin sonucu değil, yeni bir hakikat alanına giriş sağlayan karardır. Žižek bu mantığı sevgiyle açıklar. Bir insanı gözleri, sesi, bedeni veya zekâsı nedeniyle sevdiğimizi söylemek, sevginin gerçek işleyişini tersine çevirir. Sevgi çoğu zaman önce gelir; sevilen kişinin özellikleri, sevgi bağı kurulduktan sonra özel bir değer kazanır. Kişi önce nesnel nitelikleri hesaplayıp ardından sevmez. Sevgi, bu özelliklerin algılanma biçimini dönüştürür. Aynı yapı dinî ve siyasal bağlılıkta da çalışır. “Bütün dinleri tarafsızca inceledim ve en güçlü kanıtları Hristiyanlıkta bulduğum için Hristiyan oldum” demek, Kierkegaard açısından inancın mantığını kaçırır. İnancı destekleyen nedenler bulunabilir; fakat bu nedenlerin anlamı ancak bağlılık alanına girildikten sonra açılır.
Žižek aynı paralelliği Marksizm için de kurar. Marksizm, tarihe tarafsızca bakıp işçi sınıfının gelecekte kazanacağını bilimsel olarak kanıtlayan nötr bir teori değildir. Ezilenlerle dayanışma içinde alınmış bir konum, tarihsel olguların nasıl kavranacağını da değiştirir. Angajman, hakikatin önündeki öznel bir engel değil, bazı hakikatlere ulaşmanın koşuludur. Bu düşünce, eylemin başarı garantisinden ayrılmasını gerektirir. Tolokonnikova, Aleksey Navalni’nin zehirlendikten sonra hapsedileceğini bilmesine rağmen Rusya’ya dönüşünü bu bağlamda anımsatır. Žižek bunu “saf iman eylemi” olarak yorumlar. Navalni’nin kitlesel bir zaferle karşılanacağına dair güvence yoktur. Eylem, sonucu hesaplayan rasyonel stratejinin ötesinde, geri dönmenin yapılması gereken şey olduğuna ilişkin bir sadakat taşır.
Benzer biçimde Filistinlilerin yıkıntılara dönme ısrarı, konuşmada “sumud” kavramıyla ele alınır. Sumud; sebat, direnç ve toprağa bağlılık anlamına gelir. Dışarıdan bakıldığında hiçbir maddi karşılık sunmayan bir yere dönmek irrasyonel görünebilir. Ancak burada toprağa bağlılık, fayda hesabından daha temel bir varoluş biçimidir. Žižek, ekolojik kriz ve yapay zekâ karşısındaki eylemi de aynı yapıya yerleştirir. Bilimsel veriler durumun çok ileri gittiğini, bazı kayıpların artık önlenemeyeceğini gösterebilir. Radikal iman, bu bilgiyi inkâr etmez. “Aslında her şey yoluna girecek” diyerek sahte bir iyimserliğe sığınmaz. Muhtemelen kaybedilmiş olduğu kabul edildikten sonra eyleme devam eder. İman bu nedenle bilgi eksikliği değildir. Bazen bilginin en karanlık sonucundan sonra başlayan karardır.
Hakikat, Nesnel Bilgi ve Angajman
Diyalogda hakikat ile nesnel bilgi birbirinden ayrılır. Nesnel bilgi, olguların tarafsız biçimde tanımlanmasını amaçlar. Hakikat ise kişinin bu olgular karşısında aldığı konumdan bütünüyle ayrılamaz. Žižek, bu ayrımı antisemitizm örneği üzerinden açıklar. Antisemitik iddialarla yalnızca olgusal düzeyde tartışmaya girmek, sorunun yapısını gözden kaçırabilir. Asıl soru belirli iddiaların doğru olup olmadığı değil, antisemitik ideolojinin kendi bütünlüğünü koruyabilmek için neden “Yahudi” figürüne ihtiyaç duyduğudur. Burada Lacan’ın patolojik kıskançlık örneği kullanılır. Kıskanç bir insanın eşi gerçekten sadakatsiz olsa bile, kıskançlığı yine de patolojik olabilir. Çünkü belirleyici soru eşin ne yaptığı değil, kişinin kendi kimliğini sürdürebilmek için neden kıskançlık yapısına ihtiyaç duyduğudur. Olgusal doğruluk, ideolojik yatırımın nedenini tek başına açıklamaz.
Žižek’e göre acı çekenlerle dayanışma içindeki angaje konum, bazı hakikatleri tarafsız gözlemciden daha açık biçimde kavrayabilir. “Tarafsızlık” her zaman iktidarın dışında duran boş bir yer değildir. Bazen mevcut düzenin bakış açısını sessizce yeniden üretir.
Tolokonnikova hapisten çıktıktan sonra Avrupa Parlamentosu, Britanya Parlamentosu ve ABD Senatosu gibi kurumlarda yaptığı görüşmeleri anlatırken bu soruna kişisel bir boyut kazandırır. Hapishane sırasında hayatta kalmasını sağlayan şeylerden biri, yaşadıklarını anlatabileceği ve dinleyecek birilerinin bulunacağı inancıdır. Fakat özgürlüğüne kavuştuktan sonra karşılaştığı bazı görevlilerin boş ve alışkanlık hâline gelmiş tepkileri, tanıklığın otomatik olarak hakikate dönüşmediğini göstermiştir. Žižek bu nedenle merhamet kavramına kuşkuyla yaklaşır. Güvenli bir yerde durarak başkasına acımak, kişinin kendisini olayın dışında tutmasına yardım edebilir. Hakiki dayanışma ise yalnızca acıyı gözlemlemek değil, kişinin kendi konumunu da riske atarak sürecin bir parçası olmasıdır.
Mistik Dayanışma ve Geçmişin Kurtarılması
Radikal iman yalnızca geleceğe yönelmez. Žižek, Walter Benjamin’den hareketle, bugünkü mücadelelerin geçmişte yenilmiş olanlarla “mistik dayanışma” kurduğunu savunur. Geçmişte başarısız olmuş özgürleşme girişimleri yalnızca tamamlanmış yenilgiler değildir. Spartaküs’ten modern devrimci hareketlere kadar bastırılmış imkânlar, tarihsel bellekte gerçekleşmemiş olasılıklar olarak varlıklarını sürdürür. Bugün adalet için verilen mücadele, yalnızca gelecekte daha iyi bir düzen kurmayı amaçlamaz; geçmişte yenilenlerin çabasını da anlamsızlıktan kurtarmaya çalışır. Buradaki kurtarma, geçmişte yaşananları değiştirmek anlamına gelmez. Geçmişin anlamı, sonraki kuşakların eylemleriyle dönüşebilir. Bir yenilgi, hiçbir devamı olmayan kapalı bir olay olarak kalabileceği gibi, daha sonraki mücadelelerin başlangıç noktası da olabilir.
Žižek bunu iman olarak adlandırır. İman, tarihin zorunlu olarak adalete ilerlediğine güvenmek değildir. Geçmişteki çabaların, onları sürdürecek bir eylem ortaya çıkmadığında bütünüyle kaybolabileceğini bilmektir. Bu nedenle eylem hem gelecek kuşaklara hem de artık konuşamayan geçmiş kuşaklara karşı sorumluluk taşır. Bu yaklaşım Stalinist tarih anlayışından ayrılır. Stalinist ideoloji, komünist hareketin nesnel tarihsel zorunluluğun bilgisine sahip olduğunu varsayar. Parti, tarihin nereye gittiğini bildiği için kendi eylemlerini bu zorunluluğun uygulanması olarak sunar. Žižek’e göre gerçek devrimci eylem böyle bir güvenceye dayanamaz. Sonucun ne olacağını bilmez; hatta girişimin yeni bir felakete dönüşebileceğini kabul eder.
İman sıçrayışı, her şeyin sonunda iyi olacağına dair söz vermez. Risk tam olarak buradadır.
İkonun Siyasi Gücü
Tolokonnikova’nın sanatındaki ikonlar, konuşmanın en önemli görsel düşünce alanını oluşturur. Tolokonnikova geleneksel Slav yazı biçimi olan vyazı çağdaş sloganlarla birleştirir. Vyaz, harflerin sıkıştırıldığı ve birbirine bağlandığı tarihsel bir Kiril kaligrafisi biçimidir. Sanatçı bu biçimi korur, fakat içeriğini dinî otoritenin ve devletin karşısına yerleştirir.
Žižek, ikonların batıl inanç veya düşünsel gerilik olarak görülmesine itiraz eder. Bazı materyalist yaklaşımlar ikonun doğrudan ve aldatıcı bir görüntü sunduğunu, oysa gerçekliğin toplumsal ilişkiler yoluyla dolayımlandığını söyler. Žižek’e göre bu eleştiri, ikonun asıl işlevini kaçırır. İkon ayrıntılı bir programın yerine geçmez; fakat henüz kavramsal olarak belirlenemeyen bir imkânı yoğunlaştırabilir. Bernie Sanders’ın Joe Biden’ın yemin töreninde tek başına oturduğu fotoğraf bu bağlamda “otantik ikon” olarak anılır. Görüntünün kesin ve tek bir anlamı yoktur. Yine de Sanders’ın bedensel duruşu, kıyafeti, yalnızlığı ve törensel gösteriye mesafesi, açıklayıcı bir siyasal metne indirgenemeyen simgesel bir yoğunluk üretir. Žižek için bu görüntü, “İnsanların daha radikal değişime ihtiyaç duyduklarının bilincine varması daha iyi olmaz mıydı?” denilerek gereksizleştirilemez. Bilinç ile ikon birbirinin alternatifi değildir. İkon, henüz tam olarak kavranmamış bir arzuyu veya ihtimali ortak bellekte sabitleyebilir.
Budapeşte’deki bir anıtın geçirdiği anlam değişimi de ikonun kökeninden bağımsızlaşmasına örnek olarak verilir. Başlangıçta Sovyet kuvvetleri tarafından öldürülen faşist bir figürü onurlandırmak üzere tasarlanan heykel, savaş sonrasında Kızıl Ordu’nun kurtuluş anıtına dönüştürülmüştür. Žižek açısından belirleyici olan sembolün ilk niyeti değil, yeni tarihsel bağlam içinde nasıl işlev gördüğüdür. Sembolün anlamı kökenine sonsuza kadar bağlı değildir. Başka bir siyasal düzen tarafından sahiplenilebilir, çevrilebilir ve önceki anlamının karşısında çalıştırılabilir. Tolokonnikova’nın pembe haçları ve sloganlarla kaplı proto-ikonları da aynı işlemi gerçekleştirir.
Geleceğin Boşluğu ve Kavramın Sınırı
Žižek, ikonların gerekliliğini Hegelci bir tarih anlayışıyla ilişkilendirir. Hegel’in Hukuk Felsefesinin Prensipleri için yazdığı önsözden hareketle, düşüncenin bir tarihsel düzeni ancak o düzen olgunlaşıp çözülmeye başladığında kavrayabildiğini söyler. Kavram, gerçekleşmiş olanın yapısını geriye dönük biçimde anlayabilir; fakat geleceğin toplumsal biçimini önceden bütünüyle tasarlayamaz. Gelecek bu nedenle “boş”tur. Bu boşluk, gelecekte hiçbir şey bulunmadığı anlamına gelmez. Geleceğin henüz belirlenmiş bir kavramsal yapıya sahip olmadığını ifade eder. Eski düzen çözülürken yeni düzenin ayrıntılı planı hazır değildir. Žižek’e göre böyle bir anda yapılabilecek şeylerden biri ikonlar önermektir. İkon, geleceğin eksiksiz tasarımını vermez; henüz adı konulamayan ihtimalin işaretini taşır. Kavramın ulaşamadığı yerde görüntü, belirsiz fakat yoğun bir yönelim oluşturur.
Tolokonnikova’nın felsefe eğitiminin ardından görsel sanata yönelmesi bu bağlamda anlam kazanır. Görsel imge, açıklayıcı önermelerin henüz kuramadığı bağlantıları tek bir biçim içinde yoğunlaştırabilir. İkonun gücü kesinlikten değil, taşıdığı boşluktan gelir.
Maleviç, Eisenstein ve Biçim Fazlalığı
Konuşmanın sanat üzerine en yoğun bölümü, Kazimir Maleviç ve Sergey Eisenstein üzerinden biçim ile içerik arasındaki ilişkiye ayrılır.
Žižek, Maleviç’in geç dönem figüratif resimlerinin soyut sanattan vazgeçiş olarak yorumlanmasına karşı çıkar. Maleviç yeniden insan figürleri ve tanınabilir biçimler üretmiş olsa da geometrik yapı ortadan kalkmamıştır. Geç otoportresindeki el hareketi, Žižek’in yorumunda karenin hâlâ orada olduğunu bildiren bir işaret gibidir. Figür geri dönmüş, fakat Siyah Kare’nin biçimsel kopuşu figürün içine yerleşmiştir. Buradan “iyi bir Marksist her zaman biçimcidir” düşüncesine geçilir. Bu sözle kastedilen, sanat eserinin yalnızca ne anlattığına bakmanın yetersiz olduğudur. Biçim, içeriğin tarafsız kabı değildir. Eserin resmî mesajına karşı çalışabilir, onu aşabilir veya içeride bir çelişki üretebilir.
Eisenstein’ın Korkunç İvan filmindeki taç giyme sahnesi, Žižek’in “biçim fazlalığı” dediği durumun örneğidir. Altın paralar İvan’ın başına dökülür; ancak kapların neredeyse boşalmasına rağmen para akışı gerçekçi olmayan biçimde sürer. Görüntü, törensel ihtişamı temsil etmekle kalmaz. Aşırı uzatılmış altın yağmuru, resmî anlatının denetleyemediği bir yoğunluk yaratır. Bu fazlalık, filmin Stalinist iktidarı destekleyen yüzeysel içeriğini kısmen aşar. Eisenstein anlatmakla yükümlü olduğu resmî hikâyeyi anlatır; fakat kadraj, ritim, beden, dekor ve hareket bu içeriğin üzerine kapanmaz. Biçim kendi başına çalışmaya başlar.
Benzer bir yapı Eisenstein’ın Eski ve Yeni ya da diğer adıyla Genel Çizgi filmindeki krema ayırma makinesi sahnesinde bulunur. Tarımsal makinenin çalışması, neredeyse dinî bir mucize ve bedensel vecd gibi çekilmiştir. Ateist Sovyet modernleşmesinin makinesi, kutsal bir görüntü rejimi içinde sunulur. Din ortadan kaldırılmamış; onun coşku, ritüel ve mucize biçimleri teknolojiye aktarılmıştır. Bu sahne Žižek ile Tolokonnikova’nın “ateist inananlar” fikrine yaklaşır. İnanç nesnesi değişse de biçimsel coşku varlığını sürdürebilir. Sanatın ideolojik gücü yalnızca açık mesajında değil, biçimin ürettiği fazlalıktadır.
Sevgi, İman ve Önceden Verilmiş Bağlılık
Žižek konuşmada sevgi, iman ve siyasal angajman arasında aynı mantıksal yapıyı kurar. Bu üç alanda da bağlılık, kendisini haklı çıkaracak nedenlerden önce gelebilir.
Sevilen kişinin özellikleri, sevgi ortaya çıkmadan önce tarafsız biçimde sıralanan ve ardından seçime götüren veriler değildir. Sevgi, özelliklerin değerini yeniden düzenler. Sıradan bir hareket eşsiz hâle gelir; başkalarının fark etmediği bir ses, yüz veya davranış özel bir anlam kazanır.
İmanda da kişi önce bütün nesnel kanıtları elde edip sonra güvenli bir karara ulaşmaz. İnanç, kanıtın tamamlanmadığı ve sonucun garanti edilmediği yerde ortaya çıkar. Bağlılık kurulduktan sonra dünya farklı biçimde okunmaya başlar.
Siyasal hakikat için de yalnızca tarafsız gözlem yeterli değildir. Ezilenlerle dayanışma içinde alınan konum, gerçekliği çarpıtan öznel bir ek olmayabilir; gerçekliğin daha önce fark edilmeyen yapısını açabilir. Ancak bu öncelik her bağlılığı doğru yapmaz. Žižek, iman sıçrayışının felakete dönüşme ihtimalini özellikle korur. Bir şeye koşulsuz bağlanmak, onun ahlaki doğruluğunu garanti etmez. Stalinist inanç da güçlü bir sadakat üretmiştir. Bu nedenle radikal iman, kendi yanılabilirliğini ortadan kaldırmayan bir bağlılık olmalıdır.
Gerçekçilik En Büyük Ütopya Olduğunda
Žižek ve Tolokonnikova, çağdaş krizler karşısında sürekli tekrarlanan “gerçekçi olma” çağrısını eleştirir. Gerçekçilik çoğu zaman mevcut düzenin küçük düzeltmelerle sürdürülebileceği varsayımına dayanır. Ekonomik sistem biraz daha dengeli işletilecek, teknolojik gelişmeler daha dikkatli yönetilecek ve çevre sorunları aşamalı reformlarla çözülecektir. Žižek’e göre ekoloji, savaş ve yapay zekâ gibi tehditlerin birbirine bağlandığı bir dünyada asıl ütopik yaklaşım budur. Mevcut işleyişin biraz daha ölçülü biçimde devam ettirilmesinin insanlığı koruyacağına inanmak, gerçekçi değil yanıltıcıdır. Tehditler birbirinden bağımsız değildir. Savaş yalnızca askerî bir sorun yaratmaz; toprağı, suyu, hayvanları ve insan yaşamını dönüştüren ekolojik sonuçlar doğurur. Ekolojik yıkım göçü ve siyasal çatışmayı artırabilir. Yapay zekâ, bu krizlerin yönetiminde kullanılabileceği gibi gözetim, propaganda ve savaş sistemleriyle birleşebilir.
Konuşmada Michael Marder’in “biyokütle” düşüncesine gönderme yapılarak, savaş bölgelerinde ortaya çıkan yeni doğa biçimlerinden söz edilir. Yoğun yıkımın yaşandığı alanlarda doğa ile kültür arasındaki eski ayrım çöker. Savaşın kimyasal, teknolojik ve maddi etkileriyle dönüşmüş çevre, artık ne bozulmamış doğadır ne de düzenli insan yapımı bir dünya. Bu birleşik krizler karşısında Žižek “çılgınlık” kavramını kullanır. Buradaki çılgınlık rastgele şiddet veya düşüncesizlik değildir. Mevcut düzenin gerçekçilik adına dayattığı sınırların aşılmasıdır. COVID-19 sırasında uygulanamaz denilen ekonomik tedbirlerin bir anda uygulanabilmesi, olağanüstü kararların her zaman sistemin sonu anlamına gelmediğini göstermiştir.
Yapay Zekânın Opaklığı ve Çatışan Sistemler
Yapay zekâ tartışmasında Žižek, yaygın “tekillik” korkusundan ayrılır. Genel senaryoya göre yapay zekâ giderek gelişecek, tek bir üstün zekâya dönüşecek ve insanlığı bütünüyle denetleyecektir. Bu anlatıda yapay zekâ tutarlı, birleşik ve kendi hedefini bilen yeni bir büyük Öteki gibi tasarlanır. Žižek’in kaygısı ise tam tersidir. Yapay zekâ sistemlerinin tek bir merkezde birleşmemesi, birbirleriyle çelişmesi, farklı devletler ve şirketler tarafından farklı amaçlarla geliştirilmesi daha büyük bir opaklık yaratabilir. Tehlike, her şeyi bilen tutarlı bir sistemden çok, kimsenin bütünüyle denetlemediği çatışmalı sistemlerin birlikte işlemesidir.
Tolokonnikova da yapay zekâların farklı ülkeler ve şirketler tarafından geliştirileceğini, bu sistemlerin birbirleriyle rekabet ve mücadele içine gireceğini söyler. Böylece yapay zekâ tek bir irade değil, çok sayıda çıkarın, veri rejiminin ve teknik altyapının çatıştığı bir alan hâline gelir. Bu parçalanmış yapı yalnızca kötü haber olarak değerlendirilmez. Sistemlerin birbirleriyle tam olarak örtüşmemesi, aralarında “çatlaklar” yaratabilir. Tolokonnikova’ya göre radikal düşünce ve eylem tam da bu çatlaklarda ortaya çıkar. Kusursuz biçimde kapanmış bir sistemde müdahale alanı bulunmaz; tutarsızlık ise beklenmedik hareketlere yer açabilir. Fakat çatlakların bulunması kurtuluş garantisi değildir. Bir yapının tutarsız olması, otomatik olarak özgürleştirici olduğu anlamına gelmez. Çatlak yalnızca müdahale ihtimalidir; onu nasıl kullanacağımız siyasal ve etik karara bağlıdır.
Yapay Zekâ Yaratıcılığımızı mı, Edilginliğimizi mi Tehdit Ediyor?
Konuşmanın yapay zekâ üzerine en özgün tezi, teknolojinin asıl tehdidinin insan yaratıcılığını ortadan kaldırması olmadığıdır. Žižek’e göre daha temel tehlike, insanın sahici edilginliğini kaybetmesidir. Çağdaş kültür sürekli etkinlik, üretim ve yaratıcılık talep eder. Herkes içerik üretmeli, görüş bildirmeli, görüntü paylaşmalı ve kendisini ifade etmelidir. Tolokonnikova’nın “Herkes yaratıcı; ben yaratıcı olmak istemiyorum” sözü, bu zorunlu yaratıcılık ideolojisine karşı çıkar.
Žižek, sanat deneyiminde en zor şeyin yeni bir yorum üretmek değil, eserin karşısında belirli bir mesafeyi koruyarak kendini ona açmak olduğunu savunur. Sergiye giden kişi eseri sessizce deneyimlemek yerine açıklamaları okumak, doğru yorumu bulmak veya başkalarından daha parlak bir değerlendirme yapmakla meşgul olabilir. Bu durumda izleyici görünüşte aktiftir, fakat esere açık değildir. Yorum üretme zorunluluğu, sanatla karşılaşmayı engeller. Küratörler izleyici adına seçme ve değer verme işlemini üstlenir; izleyici de “Bu eser seçildiğine göre önemli olmalı” diyerek kendi dikkatini geri çeker. Žižek’in ifadesiyle küratör, pasif deneyimi bizim yerimize yaşamaya başlar. Sahici edilginlik, hiçbir şey yapmamak değildir. Dikkati aceleyle sonuca dönüştürmeden bir nesnenin, müziğin, görüntünün veya düşüncenin etkisine açık kalabilmektir. Bu edilginlik yoğun bir zihinsel faaliyeti barındırabilir; fakat kendisini sürekli üretim olarak göstermez.
Yapay zekâ insan yerine metin, resim veya müzik ürettiğinde yalnızca yaratıcılık alanına müdahale etmez. Neyi göreceğimizi, neyi dinleyeceğimizi, neyin önümüze çıkacağını ve hangi eserin değerli sayılacağını da belirler. Algı alanımız algoritmik olarak önceden düzenlendiğinde, kendimizi beklenmedik bir deneyime bırakma kapasitemiz zayıflar. Bu nedenle yapay zekânın asıl tehdidi “Makine bizim yerimize yaratacak” cümlesinde değildir. Daha derin soru şudur: Makine, neye açık olacağımızı ve neyi deneyimlemeye değer bulacağımızı da bizim yerimize belirlemeye başladığında, insanın dinginlik ve dikkat kapasitesine ne olur?
Sovyet Ateizminden Yeni Bir Ateizme
Diyaloğun sonunda Tolokonnikova kendi kuşağının görevini zorunlu Sovyet ateizmiyle hesaplaşmak olarak tanımlar. Sovyetler Birliği’nde ateizm devlet tarafından öğretilmiş ve din kamusal alandan dışlanmıştır. Ancak zorla benimsetilen bir inançsızlık, kişinin gerçekten kendi düşüncesi hâline gelmeyebilir. Tolokonnikova’ya göre yeni kuşağın ateizmi dine daha açık olmak zorundadır. Bu açıklık Tanrı’ya yeniden inanmak anlamına gelmez. Dinsel sembollerin, imgelerin, ritüellerin ve kavramların insan deneyimindeki gücünü kabul etmek anlamına gelir.
Onun sanatı bu nedenle ikonoklastik bir yıkımla sınırlı değildir. İkonları parçalamak yerine dönüştürür. Kutsal biçimi korur, fakat onu otoritenin elinden alır. Žižek’in Hristiyan ateizmiyle Tolokonnikova’nın görsel pratiği bu noktada buluşur. Žižek, gerçek ateizmin bir “iman fazlalığı” taşıması gerektiğini söyler. Ateizm yalnızca dünyanın kaba olgusal analizine indirgenirse mevcut gerçekliğin sınırları içinde kalabilir. İman fazlalığı ise olan ile olması mümkün olan arasındaki mesafeyi korur. Tanrı’nın bulunmadığı dünyada iman, aşkın bir güce güvenmek değil, hiçbir güvencenin bulunmadığı yerde etik bağlılığı sürdürmektir.
Sonuç: Umutsuzluktan Sonra Başlayan İman
Slavoj Žižek ile Nadya Tolokonnikova’nın Riot Studio’daki diyaloğu ilk bakışta birbirinden uzak görünen konular arasında ilerler: hapishane, Stalin, Beria, ikonlar, Maleviç, Eisenstein, Bernie Sanders, Kierkegaard, sevgi, ekolojik kriz ve yapay zekâ. Ancak bütün bu başlıkları birleştiren tek bir soru vardır: Sonucu garanti edecek aşkın veya tarihsel bir güç kalmadığında insan neden eylemeye devam eder?
Hristiyan ateizmi, Tanrı’nın dünyayı gizlice yönettiği inancından vazgeçer. Tarihsel zorunluluk, bilimsel ilerleme veya teknolojik akıl da Tanrı’nın boşalan yerini dolduramaz. Büyük Öteki yoktur; sonucu kesinleştirecek son merci bulunmaz. Radikal iman bu yokluğu kapatmaz. Terk edilmişliği olduğu gibi kabul eder. Ekolojik yıkımın çok ilerlediğini, yapay zekâ sistemlerinin denetlenemeyen çatışmalar üretebileceğini, siyasal girişimlerin yenilebileceğini ve devrimci projelerin yeni baskı biçimlerine dönüşebileceğini bilir.
Yine de eylemden vazgeçmez.
Bu iman, iyimserliğin başka bir adı değildir. Her şeyin iyi olacağına inanmaz. Geleceğin boş olduğunu, eylemin sonucunun bilinmediğini ve hiçbir kararın tarih tarafından otomatik olarak doğrulanmayacağını kabul eder. İman tam da bu bilgiden sonra başlar.
Tolokonnikova’nın dönüştürdüğü ikonlar, Maleviç’in figürlerin içinde varlığını sürdüren karesi ve Eisenstein’ın resmî içeriği aşan biçimsel fazlalığı aynı düşünceyi sanat alanında taşır: Bir biçim, kendisini üreten otoritenin denetiminden çıkabilir. İmge, geleceğin eksiksiz planını sunmasa da mevcut düzenin kapatamadığı ihtimali koruyabilir. Yapay zekânın çatlakları, siyasal ikonun belirsizliği ve sahici edilgenliğin sessizliği bu nedenle ortak bir yapıya sahiptir. Hepsi henüz bütünüyle belirlenmemiş bir alanı açık tutar.
Tanrı bu dünyayı terk etmiş olabilir. Dua edecek kimse, sonucu güvenceye alacak tarihsel yasa ve insanlığı kurtaracak kusursuz teknoloji bulunmayabilir. Žižek ile Tolokonnikova’nın diyaloğunda inanç, bu eksikliği inkâr etmek değil, onun içinde eyleme devam etmektir.
Kaynak Notu: Bu metin, Slavoj Žižek ile Nadya Tolokonnikova’nın Riot Studio’da gerçekleştirdiği ve YouTube’da Slavoj Žižek Visits Riot Studio to Discuss Faith, AI, Christianity, Love, and What Can Save Us başlığıyla yayımlanan konuşmanın dökümünden hareketle hazırlanmıştır. Konuşmadaki kavramlar, tartışmalar ve örnekler korunarak bütünlüklü bir metin hâline getirilmiştir.
