Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
İsmet Özel’in Of Not Being A Jew şiiri, başlığından başlayarak okuru bir kimlik tartışmasına çağırıyor gibi görünür. Oysa şiir ilerledikçe açıkça görülen şey, metnin yalnızca “Yahudi olmak” ya da “Yahudi olmamak” üzerine kurulmadığıdır. Şiirin asıl gerilimi, modern öznenin dünyada yer tutamayışı, eve dönemeyişi, tarihle ve tabiatla uzlaşamayışı, buna rağmen kalbine ve şarkıya dönme zorunluluğundan kaçamayışıdır. Başlıktaki olumsuzlama, burada basit bir reddiye değil; kendini bir tarihin dışına koyarken bile o tarihin acı biçimlerinden kurtulamayan bir öznenin paradoksudur. Şiirin sonuna doğru gelen “Yahudi değilsem bile / bende Yahudalık da mı yok” sorusu da bu yüzden kimliksel değil, varoluşsaldır: Şair burada aidiyetin hukukunu değil, sürgünün kaderini yoklar.
Şiirin ilk büyük hareketi “iniş”tir. Metin, yukarıdan aşağıya doğru kesintisiz bir alçalışla açılır: kulelerden, minarelerden, taraçalardan, bahçelerden, ilk tanıyı bulanların indiği her yerden. Bu iniş yalnızca mekânsal değildir; aynı zamanda tarihsel, ruhsal ve ahlâkî bir iniştir. Şiirde özne “iniyorum ama indirilmedim” derken düşüşünün bir mağlubiyet yahut dış zorlamayla açıklanamayacağını da söyler. Kendi inişinin faili, tanığı ve taşıyıcısıdır. Bu yüzden şiirde aşağı inmek, alçalmak kadar yüklenmek anlamına gelir; şair “vurulmuş arkadaşlarımdan yansıyor olsa gerek” derken hem kişisel hem kolektif bir artakalanı bedeninde taşır. Başka bir deyişle, şiir baştan itibaren mağduriyet şiiri değildir; yüklü, suçlu, yaralı ve bilinçli bir öznenin şiiridir. Vaşak imgesi de burada belirir: ilk tanıyı bulandıran, hakikati delik deşik eden, sevincin üstüne çöken ve kayboluş kapısını sürgüleyen bu hayvan, şiirin içindeki sürekli bozucu bilinçtir. Vaşak, özneyi koruyan bir hayvan değildir; onun kolay tesellilere sığınmasını engelleyen, her anlamı yeniden yaralayan karanlık bir eşlikçidir.
Bu iniş, doğrudan şehirle birleşir. Şehir, şiirde yalnızca yaşanan yer değil, aynı zamanda kirli sütüyle besleyen bir anne-karşıtı figürdür: “beni emziren kaltak şehir.” Buradaki ton özellikle serttir; çünkü şehir özneye yurt vermez, yalnız alışkanlık, hırs, kasvet ve çürüme verir. Liman şehri, tecimenler, yosmalar, tahvilât, genelgeler, kamu açıklamaları ve çocuk çığlıklarıyla karışan dişli gıcırtıları, şiirde modern toplumsal dünyanın sahiciliğini kaybetmiş yüzünü açar. Burada herkes bir rol içindedir: tayfalar sahte, tüccarlar sahte, fahişeler uzak diyar masalı satar, şehir kendi insanını da aldatır. Öznenin “tanıyorum bunlar” demesi tanışıklığı değil, bıkkınlığı anlatır. Şehir, sürgünün sonu değil; sürgünün görünürdeki ikametgâhıdır. Bu yüzden şiirde eve dönmek bile basitçe mekâna dönüş değildir; çünkü ev de aynı şehrin içinde, aynı yabancılaşmanın içindedir.
Şiirin omurgalarından biri, “dönememe” fikridir. Metnin merkezinde duran vaşak, özneye açıkça şunu söyler: “kimse başa dönmemiştir, dönemez.” Bu, şiirin en önemli hükümlerinden biridir. Çünkü burada geçmişe dönüş, çocukluğa dönüş, masumiyete dönüş ya da başlangıçtaki saf benliğe dönüş imkânsız kılınır. “Sen ve yağmur. / Başa dönemezsiniz” dizesi, hem özneyi hem onun doğal eşini tarihselleştirir. Dönüş yolu yürünerek gelinmemiştir; şiirin söylediği gibi, bu inişe ancak “dönüş yolunu yok ederek” gelinebilmiştir. Buradaki varoluş biçimi çizgisel değil, geri dönülmezdir. Şair ne ilk zamana dönebilir ne de kendine ilk hâliyle kavuşabilir. Bu yüzden “Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!” buyruğu da sanıldığı kadar huzurlu bir çağrı değildir; aksine, dışarıya dönüş yolları kapanmış bir öznenin içe yönelmek zorunda kalışıdır. Eve, şarkıya ve kalbe dönüş burada teselli değil, zorunluluktur.
Şiirde “Yahudi” imgesinin tam olarak burada işlev kazandığını görmek gerekir. Öznenin “kovalanan bir Yahudi gibi / ama Yahudiler gibi kendinle kalamıyorsun” deyişi, bu imgeyi etnik ya da dinî sınırlar içinde kullanmadığını açıkça gösterir. “Yahudi” burada daha geniş bir tarihsel-varoluşsal figürdür: kovalanan, sürekli yerinden edilen, kalamayan, saklamak zorunda kalan, hafızasını görünür olmayan bir yerde koruyan ama yine de tarihin dışına düşmeyen öznenin adı. Ne var ki şiir aynı anda bir eksiklik de tespit eder: özne, “Yahudiler gibi kendinle kalamıyorsun.” Yani şiirde Yahudilik yalnız kovalanma değil, aynı zamanda dağılmama, kendiyle kalabilme, hafızayı saklama ve sürgünde bile bir iç çekirdeği koruma kabiliyetini imler. Şairin “Yahudi değilim” cümlesi, basit bir ayrım cümlesi olmaktan çok, bu çekirdeğe sahip olamamanın acısını da içerir. Dolayısıyla metnin finaline doğru yükselen “bende Yahudalık da mı yok” sorusu, başkasının tarihine özensiz bir el koyma değil; kendi eksikliğini, kendi korunaksızlığını ve kendi dağılırlığını adlandırma çabasıdır. Buradaki “Yahudalık”, bir kimlik kartı değil, sürgün içinde kendini koruyabilme kudretidir.
Şiirin en özgün damarlarından biri de “geniza” ve ev içi mekânlarla kurulan ilişkidir. “Gizli bir yerde genizam yok” dizesi, bütün şiirin hafıza rejimini tek başına açar. Geniza, korunmuş ve saklanmış olanın, atılmayanın, biriktirilen kırıntıların mekânıdır. Şiir öznesi ise kendi belleği için böyle bir gizli odaya sahip değildir. Bu yüzden onun ömrü “raflara doğru, çekmecelere / sahanlıklara doğru” geçmiştir. Bu dizeler, Filomythos açısından şiirin en değerli imgelerindendir; çünkü burada modern benliğin mimarisi gösterilir. Özne geniş ufuklara, meydanlara, sahicilik alanlarına değil; raflara, çekmecelere, sahanlıklara çekilmiştir. Bu, tam anlamıyla korunma mimarisidir. “Yabancı ellerde çitilenmekten korunmak için / bir sıvaydım kendime kendi ellerimde” dizesi ise benliği savunma amaçlı bir yüzeye, bir kabuğa, hatta bir duvar sıvasına dönüştürür. İnsan burada öz olmaktan çok katman haline gelir; kendini korumak için kendi üstünü kendi elleriyle örter. Bu yüzden şiirde aidiyetsizlik soyut bir düşünce değil, gündelik yaşamın dar bölmelerine çekilmiş bir beden ve hafıza tecrübesidir.
Ancak şiir yalnız karanlık bir yabancılıkta kalmaz; ikinci büyük hareket “kalbe dönüş”tür. Şair, “kalbime döneceğim” derken romantik bir iç dünyaya sığınmaz. Tam tersine, kalbi fokurdayan, pörtleyen, taşan, insanlara değen, kamusal sonuçlar üreten bir merkez olarak kurar. “Şarkıya dönersem” bölümü özellikle önemlidir; çünkü burada şiir, şarkının kamusal etkisini tasarlar. Şarkıya dönüş, yalnız şairin kendisini değiştirmez; “boğazlarındaki boğum insanların epriyecek” der, kepenk kaldırırken, tezgâh silerken insanların gündelik işlerinin içine bir kıymık gibi batar. Yani şiir, şarkıyı estetik bir nesne olarak değil, toplumsal bir iç sızı olarak kavrar. Daha da sert olanı, “şarkıya dönersem, yanık bir şarkıya / holokost neymiş meğer / herkes bilecek” dizeleridir. Burada şiir, tarihsel felaketi dekoratif bir çağrışım olarak değil, gündelik hayatın fark edemediği şiddetin birden kolektif hafızaya batması olarak düşünür. Şarkı, unutmayı bozan şeydir; kalbe dönüş de bu bozucu hakikatin kaynağıdır.
Kalbe dönüş ile define arayışı arasındaki ilişkiyi reddetmesi de şiirin önemli bir jestidir. Şairin elinde “şarapla lekelenmiş, solgun harita” vardır; bu harita belki uyduruktur, belki gerçekten defineyi gösterir. Fakat şiir hemen sorar: “kalbe dönmekle define bulmak arasında” nasıl bir ilgi olabilir? Bu soru, şiirin kendi poetikasını açar. Kalp, bir ganimet yeri değildir; içsel kurtuluşun ya da gizli hazinenin parlak imgesi olarak işlev görmez. Buna rağmen şairin çiziktirdiği harita, hangi gecenin kıraçlaştığını, hangi ışığın zehre çevrildiğini, hangi yağmurun cenazeye, hangisinin darbeye eşlik ettiğini bilir. Demek ki harita defineyi değil, tarihsel farkı gösterir. Şiir, içe dönüşü mistik bir kapanma değil, dünyadaki felaket biçimlerini ayırt etme hassasiyeti olarak kurar. Kalp, burada politik slogan değil; fark duyusudur. Şairin kalbe dönmesi, dünyadan kopmak değil, dünyayı daha sert ve daha çıplak hissetmektir.
Şiirin finali, bu yüzden yalnız aidiyet değil, etik sorumluluk sorusuyla kapanır. “Yahudi değilsem bile / bende Yahudalık da mı yok- / Kimi öptüm de kurtuldu çarmıha çakılmaktan?” dizeleri, metni bir vicdan ve yetersizlik sorusuna taşır. Burada “öpüş” sevginin, yakınlığın ve bağlılığın imgesidir; ama aynı anda yetersizliğin de imgesidir. Şair sanki şunu sorar: Ben kimi sevdim de gerçekten kurtarabildim? Hangi yakınlık, hangi kardeşlik, hangi şarkı, hangi kalp dokunuşu tarihin infazını durdurabildi? Bu kapanış, şiiri yalnız bir sürgün şiiri olmaktan çıkarıp bir kurtaramama şiirine dönüştürür. Böylece başlıktaki “Of Not Being A Jew” ifadesi, sonunda basit bir aidiyet reddi olmaktan bütünüyle çıkar; şair kendini bir tarihin dışında ilan ederken bile, o tarihin acısına, dağılmama gücüne ve trajik hafızasına yetişememenin utancını taşır. Bu utanç, şiirin asıl ahlâkî gerilimidir.
Sonuç olarak Of Not Being A Jew, İsmet Özel’in en güçlü sürgün metinlerinden biridir. Şiir, iniş ve düşüş imgesiyle başlar; şehir, vaşak, liman, sahte toplumsallık ve geri dönülmez yol tecrübesiyle derinleşir; ev, geniza, raflar ve çekmeceler üzerinden benliğin korunma mimarisini kurar; şarkı ve kalp üzerinden içten dışa taşan bir etik yankı üretir. “Yahudi” imgesi burada ne basitçe tarihsel bir gönderme ne de yalnızca metafordur; sürgün içinde kendini koruyabilen hafızanın, kovalanırken bile dağılmayan çekirdeğin ve modern öznenin eksik kaldığı bir varoluş kudretinin adıdır. Bu yüzden şiirin asıl sorusu “ben kimim?” değildir. Asıl soru şudur: İnsan, evine dönemediği, başa dönemediği, şarkısına yabancılaştığı bir dünyada kalbine nasıl döner? İsmet Özel’in cevabı nettir: dönüş huzurla değil, fokurtuyla; sükûnetle değil, yanık bir şarkıyla; yerleşiklikle değil, sürgünün içinden geçerek mümkündür.
Of Not Being A Jew üzerine farklı bir sözlü yorum duymak isteyen okurlar, Dücane Cündioğlu’nun şiir etrafındaki konuşmasına da başvurabilir. Bununla birlikte bu metin, şiirin tam metni esas alınarak Filomythos için yeniden kurulmuş, genişletilmiş ve bütünlüklü hale getirilmiş bir çözümlemedir. Şiirin tamamı yazının sonunda yer almaktadır.
İniyorum kulelerinden katil / iniyorum maktul minarelerden / taraçadan, bahçeden
ilk tanıyı bulanların indikleri her yerden / ilk tanıyı bulandıran bir vaşakla birlikte
değdikçe ayaklarım merdiven alçalıyor / açılıyor leşlerin, atmıkların cesurane
canlıların korka korka uzandıkları zemin / ağzımda kef
iki gözIerimde mil / iniyorum kulelerinden
katil.
Körüm, o halde karanlık niye benden kaçıyor? / Sağırım, nasıl oluyor da uğultum uzaktan
beni çağırmaktadır? / Göklerin çökeltisinden başkaca soy
toprağın tortusundan gayrı hısım bilmeksizin / iniyorum kirli eteklerine
beni emziren kaltak şehrin / iniyorum ama indirilmedim
iniyorum çalıntı tahtımı terk ederek / arada bir çehremi dalgalandıran karaltı
vurulmuş arkadaşlarımdan yansıyor olsa gerek / iniyorum onlardan artakalan yükü indirmek için
indiğim yerde beni bir bekleyen yok / indiğim yerde biçilmiş ot gibiyim
puslu, çapraşık, koklanmamış / ihmalkâr gözle okunmuş bir kitap / bîtab bir gözle okunmayı tercih ederdim
yoğrulmuş olan benle bir daha yoğrulsaydı / benimle açsaydı ağırdan
tükeniş faslını mızrap. / Yağmurun yoldaşı denebilir mi bana?
Ne dökülüş inişimde, ne çakış… / Yalnızca o çetrefil / aralama zahmetine katlanarak
iniyorum kızları utandıran iç çekişle / erkekleri boğan kasvetle iniyorum.
Öfkemdi başlattı yolu / ısrara gerek var deyip durdu şehvetim
istemedi doğurmak böyle bir uğraşı tabiat / tarih onu tanımazlıktan geldi
bir dövüş olsaydı sonunda belki gevşerdi hırsım / belki saçlar taranırdı bir sevişmeden sonra
ama ben hınca hınç bekçisi kalacağım burçlarımın / sonunda yükü bıraktığıma yanacağım.
İniyor ve inliyorum / nereye bir kucak dolusu
sonluluk sorgusu getiriyorsam / oraya bir kucak da getiriyorum
bir kucak sadece genç ve diri değil / bir kucak sadece yaşlı ve yorgun değil
bir kucak sadece erkek ve vakur değil / bir kucak sadece kıvrak ve dişi değil
bir kucak sadece kavruk ve intikamcı değil / bir kucak sadece gürbüz ve atak değil
bir kucak sadece üzgün ve dindar değil / bir kucak sadece temiz ve sevecen değil
bir kucak sadece pis ve sırnaşık değil / bir kucak sadece cömert ve sıcak değil
bir kucak sadece sancılı ve keskin değil / bir kucak sadece umursamaz ve bezgin değil
bir kucak sadece öksüz ve çolak değil
bir kucak
sadece bir kucak
açılınca açıkları kapatan
acıkınca doyuran
ve doyurunca
nasıl da perişan, ne kadar da ölçülü
darası alınmaz yüküm bu benim
kayda geçirilemez, narhı konulmaz
resmen ve alenen ifade usulü yok
gözümün feri saydım onu, gücüm bundadır
dizimin dermanıdır o
buradan gelir cesaretim
bende bu kucak olduktan sonra
iyi veya kötü ne yapılabilir
kendi hayatı aleyhine
binlerce defa dolap
çevirmiş olan bana?
Bakın, bulduğum her gerçeği delik deşik ediyor / kayboluş kapımı sürgüleyen bir vaşak
her sevincimi viran eden bu hayvan / yalanlar içinde boğulmamı önlüyor
ondan kurtulacak olursam biliyorum / beni yaşamakla coşturan
bir kaynak keşfederim / ondan kurtulduğum an
bütün boyutlarımı / kaybederim.
Önceleri, acemiyken / bu vaşak yokken daha yanıbaşımda
okul müdürü / veresiye satan bakkal
kapıcı ve akrabaları / dört ayrı ölümle ölmeyi öğren
demişlerdi bana
dört bucakmış
anlattıklarına bakılırsa dünya
omzun güneş kokuyor demişti
kısa eteklikli kız
o da omzuma bir şey konduracak mutlaka.
İşte o zaman bildimdi
anladımdı o sıra
ne bir atlas kalır bende, ne ibrişim / bu çuha, bu sicim elden çıkarsa
acemiydim gitmem dedim sizin provalarınıza / bön ve berbat buluyorum yaldızlı yaz gecelerinizi
berbattır balkonda o güneşli sabahlar / biraz açılmak için açıldığınız kırların
aniden karşılaştığınız ırmakların / ürpertisi ahmakça
böndür beni belimden bölmeye kalkan enlem / benden iki bakışık parça
çıkarmaya çabalayan boylam da berbat / ipekli libas giymem, altın takınmam
atımın eğerinde kaplan derisi yoktur / çehreme iyi baksalardı yırtılırdı
uykularının zarı / uykuluydular sinerken bedenime kıraç dağlar
bitek vadilerle beraber ben tenimi yumarken
uykularına tutundular…
Çocuklar acıları paylaşmaz demiştim omuz silkerek / acılardır paylaşan çocukları
gün geldi paylaşıldı acılar / çocuklar paylaşıldı
bana bırakılan neyse ona burun kıvırdım
gittim bir kuyudan su çektim / halka boynumdan geçti
geçti boynuma kemend
d harfine bak dedim
nasıl da soylu duruyor sonunda kelimenin
harfe bak, harfe dokun, harfin içinde eri
harf ol harfle birlikte kıyam et
harf of harfler ummanına bat
çünkü gördüm ne varsa sonunda kelimenin
çünkü böndür altında kaldığım töhmet
uğradığım kinayeler bön ve berbat.
Evet, ilmektir boynumdaki ama ben
kimsenin kölesi değilim
tarantula yazdılar diye göğsümdeki yaftaya
tarantulaymış benim adım diyecek değilim
tam düşecekken tutunduğum tuğlayı
kendime rabb bellemiyeceğim
razı değilim beni tanımayan tarihe
beni sinesine sarmayan
tabiattan rıza dilenmeyeceğim.
Gittim su çektim en derin kuyudan
en hileli desteden
kendi kartımı çektim
yaktım belgeleri
bütün tanıkları yok etmek için
ricacıları öldürdüm
onlar bu dumanlı dünyanın
beni nasıl özlediğini görmüş olabilirdi
gerçekten özlemişti beni dünya öze çekmişti
özüm gelinceye kadar bana temas etmişti
bu dokunuş parlatınca beni
benden biraz dünya
isteyen ricacıları
öldürdüm ve
kıtal bitti.
Yazık.
Yazık ki yazgımın boyası koyu.
İnilecek kadar indim. Hayfa.
Yine bir geçitteyim, yeniden bir liman şehri bura
eskilerin tayfası yine hep buradalar
hep bilinen tecimenler, tanıdık yosmalar
havada hayza benzeyen aynı koku
binalara yaklaşırken eskisi gibi
sıklet artıyor
hâlâ ayırt edilemiyor dişli gıcırtıları
çocuk çığlıklarından
tanıyorum bunlar
bulutlara bakmak için penceresi evlerin
bu da deniz
hırs püsküren, toynak durduran deniz
rezeleri yerlerinden oynatan
vâdeden, vâdeden, vâdeden tesellicimiz.
Bir yanımda kıyısı kışkırtıcı
ufku muallâk deniz, bir yanımda
kamu açıklamaları, genelgeler, tahvilât
kimin yüzünü çevirdiysem
hüznü de sevinci kadar ıskarta…
Niye indim buraya ben?
Boşuna mıydı yol boyunca benliğime
musallat olan belâ?
Bir çevrim tamamlandı mı şimdi?
Yine mi döndüm başa?
Olmaz diyor yanımdan ayrılmayan vaşak
kimse başa dönmemiştir, dönemez
hele sen geçtiğin o ormanlar
rüyalarındaki canavarlardan sonra
çok uzaksın o ilk
fırlatıldığın zamana.
Aldanma bunlar tayfa değil
burada doğdu hepsi
denize hiç açılmadılar
denizi sen kadar bile
tanıyan yoktur aralarında
her biri uzak bir beldeden geldi
sanılsın istiyor yosmalar
böylece saygın fahişeler
arasına katışacaklar
müptezel birer facire ofsalar da.
Tecimenler, onlar da sahi değil
onlar da olmayan tayfaların
gemilerinden çıkan malları
sattıklarına inandırmak istiyor
şehrin acemi insanlarını.
Sen ve yağmur.
Başa dönemezsiniz.
Öyle bir yol yürüdünüz ki ancak
dönüş yolunu yok ederek gelebilirdiniz
inişiniz bir iniş olurdu başa dönmemecesine.
Yağmur yalnız yağarken yağmurdur
sen yalnız senken sensin
burada kalamazsın ve başa dönemezsin
gitmek zorundasın
kovalanan bir Yahudi gibi
ama Yahudiler gibi kendinle kalamıyorsun
her şey çok yetersiz senin için
her şey sana çok fazla
ayıklarsan ayık durabiliyorsun
aranı açıyorsun kendinle
eşyayı araladıkça
uyanmanın bedeli serapları fedadır
uykuyu tadayım dersen
kâbusa dalmak pahasına.
Tarihe dersini vermen gerek
yoldan ayrılamazsın
yediremezsin sokulmayı kendine
tabiatın apışaralarına
ne yıkılmış bir tapınağın suskunluğu
durdurabiliyor seni
ne gürültülü bir havra.
Yükün ağır.
He’s so heavy
just because he’s your brother.
Kardeşlerin pogrom sana.
Dostlarının eşiğine varınca başlıyor
senin diasporan.
Herkesin bahanesi var, senin yok
günahlı bir gölgenin serinliğinde
biraz bekleyebilirsin, daha sonra
burada kalamazsın, başa dönemezsin
ama dön
Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!
Şarkıya dön! Kalbine dön! Eve dön!
Kalbine dön! Eve dön! Şarkıya dön!
Eve dönmek
kendime sarkıntılık etmekten başka nedir?
orada, arada bir beni yoklar
intihara ayırdığım zamanlar
bunlar temiz, kül bırakan zamanlardır
düzgün sabuklamalardan bana kalan..
Evde
anlaşılmaz bir tını
bilmem nereden gelir
uykumdan? kanımdaki çakıldan? unutkanlığımdan?
bilemem Yahudi değilim
gizli bir yerde genizam yok
bilemem insan nerenin yerlisidir
ömrüm burada
bütün Yahudiler gibi
raflara doğru, çekmecelere
sahanlıklara doğru geçti
yabancı ellerde çitilenmekten korunmak için
bir sıvaydım kendime kendi ellerimde
tıpkı Yahudiler gibi
buraların yerlisi ben değilim.
Şarkıya dönersem ense köküm seyrelecek
ağdası çözülecek bana aşktan bulaşan kozlarımın
şehrin insanları yumruklarımda beyaz bulut
yolun çamurunda revnâk-ı bahar bulacaklar
ben şarkıya dönünce
boğazlarındaki boğum insanların epriyecek
ve onun yerine her günkü işleri yaparken
kepenkleri kaldırırken, silerken tezgahı
kalbe gizlice batan kıymık geçecek
şarkıya dönersem, yanık bir şarkıya
holokost neymiş meğer
herkes bilecek.
Kalbime döneceğim, ama hangi yolla?
Yedeğimdeki okunaksız
şarapla lekelenmiş, solgun harita
uyduruk bir şey mi bilmiyorum
yoksa sahiden definenin yeri
gösteriliyor mu orada?
Ama boşver… Nasıl bir ilgi olabilir
kalbe dönmekle define bulmak arasında?
Lâkin ben inerken her dönemeçte
bir parçasını ele geçirdiğim
her molada, her zorlanışında nefesimin
her ayak sürçmesinde çiziktirdiğim haritamın
bütün paftalarında sabit mürekkeple işaretlenmiştir
nerelerde kıraçlaşır
rahminde levendane öcün tohumları yatan gece
güneşin şifa diye bilinen ışıkları
nerelerde kıyıcı bir zehre çevrilir…
Haritamda caddeyi ürpertiye açacak
bir kaç kaçıktan başka nirengi noktası yok.
Açıkça gösteriyor haritam farkı nedir
bir cenaze kalkarken yağan yağmurun
bir hükümet darbesinden sonra yağan yağmurdan.
Yağmalar belli ki kim bulsa defineyi, umurumda mı
ben kalbime döneceğim fokurdayıp pörtlemek için
hep fokurdak ve pörtlek kalacağım kalp içinde
canı sıkkın kızların yüzlerinden
döşünden ahı kalmış delikanlıların
dünyaya habire pörtleyeceğim
evlerin olanca tınısı dindiği zaman
kısıldığı zaman bütün şarkıların kanatları
fokurtum dokunacak herkese yedi ırkın kavşağından.
Yahudi değilsem bile
bende Yahudalık da mı yok-
Kimi öptüm de kurtuldu çarmıha çakılmaktan?
