Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Dylan Evans’ın Lacancı Kuramdaki Yeri
Dylan Evans, Lacancı psikanalizin en zor kavramlarından biri olan jouissance üzerine yaptığı çalışmada, kavramı tek bir karşılıkla sabitlemeye çalışmaz. Onun katkısı, jouissance’ı “haz”, “keyif” ya da “acıyla karışık tat” gibi dar anlamlara kapatmamasıdır. Evans’ın temel yaklaşımı, kavramın Lacan’ın öğretisi boyunca farklı bağlamlarda değişen anlamlar kazandığını göstermektir. Bu yüzden jouissance, Lacan’da sabit ve tek merkezli bir terim değil; arzu, yasa, beden, semptom, etik, cinsellik ve Öteki ilişkisi içinde yer değiştiren bir kavramsal alandır. Evans’ın “Kantçı Etikten Mistik Deneyime: Jouissance Üzerine Bir İnceleme” başlıklı çalışması da bu genişliği özellikle vurgular.
Evans’ın önemi burada belirir. Jouissance kavramını açıklarken onu yalnızca “haz ilkesi aşılır” formülüne indirgemez. Kavramın Lacan’da nasıl genişlediğini, hangi teorik problemlere cevap verdiğini ve hangi bağlamlarda farklı nüanslar kazandığını takip eder. Bu nedenle Evans’ın metni, jouissance üzerine bir tanım yazısı değildir. Daha çok, kavramın Lacancı kuramdaki hareketini gösteren bir haritadır.
Bu haritanın temelinde şu soru vardır: İnsan neden yalnızca haz veren şeyin peşinden gitmez? Neden acı veren şeye bağlanır? Neden semptomundan şikâyet ederken onu tekrar eder? Neden arzusunu doyurmaktan çok, arzulamayı sürdürmekten bir tat alır? Jouissance kavramı, Lacan’ın bu sorulara verdiği en güçlü cevaplardan biridir.
Jouissance Neden Haz Değildir?
Jouissance Türkçeye çoğu zaman “haz” diye çevrilir. Fakat bu çeviri kavramı eksiltir. Çünkü Lacancı jouissance, hazla ilişkili olsa da hazla özdeş değildir. Haz ilkesi, gerilimi azaltır. Organizmayı dengede tutmak ister. Fazlalığı sınırlar. Acıdan kaçmaya çalışır. Jouissance ise bu sınırı zorlar. Hatta çoğu zaman haz ilkesinin karşısında çalışır.
Evans’ın okumasında jouissance’ın ilk önemli ayrımı burada ortaya çıkar: jouissance, biyolojik doyum ya da sıradan keyif değildir. Lacan’ın erken kullanımında kelime zaman zaman gündelik Fransızcadaki “keyif alma” anlamına yakın görünse de, 1958’den itibaren kavram daha özgül bir Lacancı anlam kazanır. Evans, bu dönüşümün özellikle arzu ve haz ayrımı üzerinden geliştiğini gösterir.
Bu ayrım belirleyicidir. Arzu, bir nesneyle basitçe doyurulamaz. Eğer arzu yalnızca bir nesneye yönelmiş ihtiyaç olsaydı, nesneye ulaşıldığında sona ererdi. Oysa Lacan’da arzu, kendi eksikliğiyle sürer. Evans’ın vurguladığı önemli noktalardan biri şudur: özne yalnızca arzusunu doyurmaya çalışmaz; arzulamanın kendisinden de bir jouissance elde eder. Yani jouissance, bazen arzu nesnesine ulaşmakta değil, arzunun sonsuz hareketini sürdürmekte ortaya çıkar.
Bu, Lacancı düşünce için kritik bir kaymadır. İnsan yalnızca arzusunu doyurmak isteyen bir varlık değildir. Bazen arzunun doyumsuz kalmasından da beslenir. Bir şeyin eksik kalması, arzu hareketini canlı tutar. Jouissance burada doyumdan çok, doyumsuzluğun sürdürülmesindeki paradoksal tat olarak belirir.
Arzu ile Jouissance Arasındaki Gerilim
Evans’ın metninin güçlü taraflarından biri, Lacan’da jouissance ile arzu arasındaki ilişkinin tek biçimli olmadığını göstermesidir. Bir hatta jouissance, arzuyu sürdüren şeydir. Özne arzulamaktan tat alır. Arzu nesnesine ulaşamasa bile arzulama hareketi jouissance üretir. Bu durumda jouissance, arzunun yakıtı gibidir.
Fakat Lacan’ın sonraki çalışmalarında ilişki başka biçimde kurulur. Jouissance, arzunun hedefi gibi görünür; ama arzu ona tam ulaşamaz. Arzu, jouissance’a yönelir; fakat aynı anda onun önünde bir sınırla karşılaşır. Evans bu iki hattın farklılığını önemser. İlkinde jouissance arzunun içinde işler. İkincisinde ise jouissance, arzunun ulaşamadığı, eksik kaldığı ya da sınırlandığı alan haline gelir.
Bu fark, Lacan’ı daha iyi anlamak için önemlidir. Çünkü jouissance ile arzu aynı şey değildir. Arzu eksikle çalışır. Jouissance ise sınırla, taşmayla ve bedensel fazlalıkla ilişkilidir. Arzu konuşabilir; jouissance çoğu zaman konuşmanın sınırında kalır. Arzu simgesel düzende yer bulur; jouissance simgeselin tam denetleyemediği bir fazlalık olarak geri döner.
Evans’ın okuması bu nedenle kavramı tek bir açıklamaya kapatmaz. Jouissance hem arzuyu sürdüren bir tat olabilir hem de arzunun ulaşamadığı bir imkânsızlık alanı olabilir. Bu ikili yapı, Lacan’ın kavrama neden tekrar tekrar döndüğünü açıklar.
Haz İlkesi, Yasak ve Aşırılık
Jouissance’ı anlamanın ikinci büyük ekseni, onun haz ilkesiyle karşıtlığıdır. Haz ilkesi sınır koyar. Fazla gerilimi azaltır. Bedeni ve ruhsal düzeni belli bir dengede tutar. Jouissance ise bu dengeyi bozar. Aşırılığa yaklaşır. Bazen acıyla karışır. Bazen öznenin kendi iyiliğine karşı çalışır.
Bu yüzden jouissance, insanın kendi zararına tekrar ettiği şeyleri anlamak için güçlü bir kavramdır. Bir kişi yıkıcı bir ilişkiye geri dönebilir. Aynı yenilgiyi yeniden üretebilir. Aynı suçluluk çevresinde dönebilir. Aynı semptomdan şikâyet ederken ona tutunabilir. Burada yalnızca “yanlış seçim” yoktur. Öznenin semptomla kurduğu bir tat alma ekonomisi vardır.
Evans’ın katkısı, jouissance’ı bu ekonominin farklı biçimlerini ayırarak düşünmesidir. Kavram bazen bedensel hazla ilişkilidir. Bazen yasayla. Bazen yasağın ihlaliyle. Bazen arzunun sürdürülmesiyle. Bazen mistik deneyimle. Bazen de kültürel ve toplumsal alanlarda Öteki’ne atfedilen fazlalıkla. Yani jouissance, Lacan’da tek bir ruhsal duygu değil, öznenin yasa, beden, arzu ve Öteki ile kurduğu aşırı ilişkinin adıdır.
Bu noktada yasak meselesi önem kazanır. Jouissance çoğu zaman yasakla birlikte düşünülür. Yasak jouissance’ı yalnızca bastırmaz; kimi zaman onu üretir. Bir sınır çizildiğinde, özne o sınırın ötesindeki fazlalığı hayal eder. Yasaklanan nesne, sıradan nesne olmaktan çıkar. Fazladan bir değer kazanır. Bu nedenle Lacan’da yasa ile arzu birbirine dışsal değildir. Arzu, yasanın etrafında örgütlenir. Jouissance ise yasanın çizdiği sınırda taşar.
Etik Olarak Jouissance: Kant’tan Sade’a
Evans’ın başlığındaki “Kantçı etikten mistik deneyime” ifadesi, jouissance’ın yalnız klinik bir kavram olmadığını gösterir. Lacan’ın Psikanalizin Etiği seminerinde jouissance, etik problemle birlikte düşünülür. Burada mesele basitçe “insan ne ister?” değildir. Daha zor soru şudur: İnsan arzusunun ve jouissance’ının sınırında hangi etik konumu alır?
Kant etiği, öznenin hazdan bağımsız olarak yasaya bağlılığını düşünür. Sade ise hazzın, yasanın ve aşırılığın karanlık ilişkisini açığa çıkarır. Lacan bu iki hattı karşı karşıya getirirken, jouissance’ın yalnız bireysel tat alma değil, etik bir sınır deneyimi olduğunu gösterir. Evans’ın okuması, jouissance’ın bu bağlamda radikal bir etik meseleye dönüştüğünü belirtir: özne, haz ilkesinin rahat sınırlarının ötesine geçtiğinde ne olur?
Bu soru Lacancı psikanalizin merkezindedir. Çünkü analiz, özneyi basitçe mutlu etmeye çalışan bir teknik değildir. Öznenin arzusuyla, yasa ile ve semptomundaki jouissance ile karşılaşmasını sağlar. Bu karşılaşma her zaman rahatlatıcı değildir. Hatta çoğu zaman rahatsız edicidir. Çünkü özne, acı çektiği şeyden de bir tat aldığını duymak zorunda kalabilir.
Evans’ın jouissance okuması bu nedenle ahlaki bir suçlama değildir. “İnsan acısını sever” gibi kaba bir sonuç çıkarmaz. Daha incelikli bir şey söyler: özne, semptomunun etrafında bir jouissance düzeni kurabilir. Bu düzen çözülmeden, yalnızca bilinçli açıklamayla dönüşüm gerçekleşmez.
Bedenin Jouissance’ı
Evans’ın metninde önemli olan bir başka nokta, jouissance’ın bedensel boyutudur. Jouissance yalnızca zihinsel bir haz ya da fantezi düzeyi değildir. Bedenle ilişkilidir. Fakat bu beden biyolojik bedenle sınırlı değildir. Lacancı beden, dil tarafından kesilmiş, gösterenlerle işaretlenmiş, dürtü bölgeleriyle örgütlenmiş bedendir.
Bu nedenle bedenin jouissance’ı, saf fizyolojik haz değildir. Beden, simgesel düzenle karşılaştığında yeni biçimlerde tat alır, acı duyar, tekrar eder ve semptom üretir. Dil bedene dışarıdan eklenmez. Bedeni dönüştürür. Hangi bölgenin erotikleşeceği, hangi belirtinin tekrar edeceği, hangi acının anlam kazanacağı, hangi yasağın jouissance üreteceği simgesel düzenle bağlantılıdır.
Evans’ın jouissance’ı farklı ön adlarla düşünme önerisi burada önemlidir: bedenin jouissance’ı, Öteki’nin jouissance’ı, feminen jouissance gibi ayrımlar kavramın karışmasını önler. Jouissance tek bir deneyim değildir. Hangi düzeyde, hangi ilişki içinde, hangi bedensel ya da simgesel bağlamda işlediği sorulmalıdır.
Bu ayrım özellikle klinik açıdan önemlidir. Bir semptomun yalnızca anlamı yoktur; bedensel bir tutunma biçimi de vardır. Öznenin bedeni, bilinçdışıyla konuşur. Ama bu konuşma yalnız sözcüklerle değil, tekrar eden ağrılarla, ketlenmelerle, zevk alamamalarla, aşırı uyarılmalarla, bedensel sınır bozukluklarıyla ve tat alma biçimleriyle de olur.
Feminen Jouissance ve Öteki’nin Jouissance’ı
Evans’ın kavram haritasında jouissance’ın en zor alanlarından biri feminen jouissance ve Öteki’nin jouissance’ıdır. Lacan’ın geç döneminde özellikle Encore semineriyle birlikte jouissance, cinsiyetlenme ve mantıksal konumlar üzerinden yeniden düşünülür. Burada mesele biyolojik kadınlık değildir. Feminen jouissance, fallik jouissance’ın sınırlarına indirgenemeyen, tümüyle gösteren düzeni içinde kapatılamayan başka bir jouissance ihtimaline işaret eder.
Bu alanın zorluğu, kavramın kolayca mistikleştirilmesi ya da romantikleştirilmesidir. Evans’ın dikkati burada önemlidir. Feminen jouissance, basitçe “kadınların daha derin hazzı” gibi okunamaz. Lacan’ın kavramı, cinsiyetlenmiş öznenin gösteren, beden ve Öteki ile ilişkisi içinde düşünülmelidir.
Öteki’nin jouissance’ı da benzer bir güçlük taşır. Özne çoğu zaman Öteki’nin gizli bir jouissance’a sahip olduğunu varsayar. Bu, özellikle kıskançlıkta, ırkçılıkta, düşman imgelerinde ve toplumsal fantazilerde belirginleşir. Başka bir grup sanki yasak bir tat alıyormuş, sanki fazladan bir zevke erişiyormuş gibi hayal edilir. Bu hayal, toplumsal nefretin ve dışlama mekanizmalarının psikanalitik zeminlerinden biridir.
Evans’ın jouissance kavramını kültürel örneklerle birlikte düşünmesi bu yüzden değerlidir. Jouissance yalnızca analiz odasında kalmaz. Toplumun fantazilerinde, ideolojilerde, düşman imgelerinde ve kültürel yasaklarda da işler. Bir topluluk, kendi eksikliğini başka bir grubun sahip olduğu varsayılan jouissance üzerinden anlamlandırabilir. Böylece jouissance, yalnız bireysel semptomun değil, toplumsal fantazinin de kavramı haline gelir.
Jouissance ve Semptom
Jouissance’ın en güçlü klinik karşılığı semptomda görülür. Semptom yalnızca çözülecek bir anlam değildir. Simgesel olarak yorumlanabilir; fakat bütünüyle yoruma indirgenemez. Semptomda öznenin tat aldığı, tekrar ettiği, bırakamadığı bir çekirdek vardır. Bu çekirdek jouissance ile ilgilidir.
Bir kişi semptomundan kurtulmak istediğini söyleyebilir. Fakat semptom aynı zamanda ona bir tutarlılık verir. Onu belirli bir acı etrafında organize eder. Tanıdık bir sıkıntı, bilinmeyen bir özgürlükten daha güvenli olabilir. Bu yüzden analizde semptom yalnızca “neden ortaya çıktı?” sorusuyla ele alınmaz. “Bu semptom özne için ne iş görüyor?” sorusu da sorulur.
Evans’ın jouissance okuması, semptomun bu çift yapısını anlamaya yardım eder. Semptom hem acıdır hem tat alma biçimidir. Hem özneyi sınırlar hem onu bir arada tutar. Hem şikâyet konusudur hem de vazgeçilmesi zor bir bağdır. Lacancı analizde dönüşüm, semptomun yalnız anlamını bulmakla gerçekleşmez. Öznenin semptomdaki jouissance ile ilişkisi değişmelidir.
Bu nedenle jouissance kavramı, psikanalizin etik ve klinik gücünü artırır. Özneye yalnızca “neyi bastırdın?” diye sormaz. Daha zor bir soru sorar: “Acını hangi tat alma düzeni içinde sürdürüyor olabilirsin?”
Evans’ın Katkısı Nedir?
Dylan Evans’ın katkısı, jouissance kavramını tek bir teorik tanıma sıkıştırmamasıdır. O, kavramın Lacan’daki tarihsel ve kavramsal hareketini izler. Jouissance’ın önce gündelik haz anlamına yakın kullanımlarını, sonra arzu ile ilişkisini, ardından haz ilkesiyle karşıtlığını, etik boyutunu, bedensel ve cinsel farklılaşmalarını, feminen jouissance ve Öteki’nin jouissance’ı gibi daha karmaşık biçimlerini ayırır.
Bu ayrımlar önemlidir. Çünkü jouissance yanlış anlaşıldığında Lacan’ın en güçlü kavramlarından biri bulanıklaşır. Kavram yalnızca “haz” olursa, acıyla ilişkisi kaybolur. Yalnızca “acı” olursa, tat alma boyutu kaybolur. Yalnızca cinsellik olursa, etik ve toplumsal boyutu kaybolur. Yalnızca mistik deneyim olursa, semptomla ilişkisi kaybolur. Evans’ın okuması bu indirgemeleri engeller.
Evans’a göre jouissance, Lacan’da birden çok bağlamda çalışır. Arzunun sürdürülmesinde, haz ilkesinin aşılmasında, yasağın çekiciliğinde, semptomun tekrarında, bedenin işaretlenmesinde, feminen deneyim tartışmasında, Öteki’nin fazlalıkla hayal edilmesinde ve toplumsal fantazilerde farklı biçimlerde görünür.
Bu nedenle Evans’ın jouissance yorumu, Lacan’a yeni başlayan okur için de önemlidir, Lacancı kurama aşina olan okur için de. İlk okura kavramın neden “haz” diye geçiştirilemeyeceğini gösterir. İkinci okura ise kavramın Lacan’ın öğretisi boyunca nasıl yer değiştirdiğini hatırlatır.
Sonuç: Jouissance, Öznenin Fazlasıdır
Dylan Evans’ın Lacan okumasında jouissance, öznenin basitçe hoşlandığı şey değildir. Öznenin kendisini aşan, zorlayan, bağlayan ve tekrar ettiren fazlalıktır. Bu fazlalık bazen arzuyu sürdürür. Bazen hazzı bozar. Bazen yasakla yoğunlaşır. Bazen bedende düğümlenir. Bazen semptomun çekirdeğinde saklanır. Bazen de Öteki’ne atfedilerek toplumsal fantazilere dönüşür.
Bu yüzden jouissance, Lacan’ın insan anlayışında merkezi bir kavramdır. İnsan yalnızca mutluluk arayan bir varlık değildir. Yalnızca ihtiyaçlarını doyurmaya çalışan bir organizma da değildir. İnsan, kendi eksikliği, arzusu, yasası ve semptomu etrafında tat alan bir öznedir. Bu tat her zaman huzurlu değildir. Çoğu zaman acıyla, suçlulukla, tekrarlarla ve imkânsızlıkla karışır.
Evans’ın önemi, bu karmaşık alanı tek bir tanıma zorlamamasıdır. Jouissance’ı çoğul bir kavram olarak okur. Onu arzu, haz, beden, etik, yasa, cinsiyetlenme, semptom ve Öteki ilişkisi içinde takip eder. Böylece Lacan’ın en zor kavramlarından biri, yalnızca karanlık bir jargon olmaktan çıkar; öznenin neden kendi iyiliğine karşı çalışabildiğini, neden acısına bağlanabildiğini ve neden doyumdan çok tekrarın içinde yaşadığını anlamaya yarayan temel bir kuramsal araç haline gelir.
