Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Giriş: İnsan Kendine Neden Denk Düşmez?
Lacan’ın psikanalizi, insanı kendi iç dünyasına kapanmış bir bilinç olarak düşünmez. İnsan, kendini bilen ve kendine sahip olan bir merkez değildir. Daha baştan bölünmüş, dile yakalanmış, başkasının bakışında kurulmuş ve kendi arzusunu hiçbir zaman tam olarak bilemeyen bir varlıktır.
Bu nedenle Lacan’ın kuramı, psikolojinin rahatlatıcı insan tasarımından ayrılır. Burada amaç, bireyin içindeki “asıl ben”i bulmak değildir. Çünkü Lacan’a göre böyle saf ve bütün bir ben zaten yoktur. Benlik, öznenin hakikati değil; çoğu zaman onun kendini yanlış tanıma biçimidir.
İnsan “ben” dediğinde kendini sabitlediğini sanır. Oysa konuşmaya başladığı anda bölünür. Söylediği şey ile söylemek istediği şey arasında daima bir açıklık kalır. Arzu ettiği şey ile arzusunun nedeni aynı değildir. Sevdiği nesne ile o nesnede aradığı şey örtüşmez. Kaçtığını sandığı şey, başka biçimlerde geri döner. Semptom, sürçme, tekrar, rüya ve fantazi bu yüzden rastlantı değildir. Bunlar öznenin bozulduğu yerler değil; öznenin kendini ele verdiği yerlerdir.
Lacan’ın radikalliği burada başlar. İnsan eksik bir varlık değildir yalnızca. İnsan, eksikle kurulan bir varlıktır. Eksik, öznenin içinde bulunan basit bir boşluk değildir. Öznenin mümkün olma koşuludur. Özne, tamamlanamamış olduğu için değil, tamamlanabilir olmadığı için arzular.
Ego: Benlik Bir Hakikat Değil, İmgesel Bir Kuruluştur
Lacan’ın ayna evresi, yalnızca çocuğun aynada kendini tanıdığı bir gelişim anı değildir. Kuramın bütününü taşıyan temel bir yapıyı gösterir. Çocuk, bedenini dağınık, parçalı ve yetersiz deneyimlerken aynadaki imgeyi bütün olarak görür. Bu imge ona kendinden daha tutarlı görünür. Çocuk bu dışsal bütünlükle özdeşleşir.
Burada kritik olan şudur: “Ben” dediğimiz şey içeriden doğmaz. Dışarıdaki bir imge üzerinden kurulur. Özne kendini ilk kez kendisi olarak değil, kendisine dışarıdan dönen bir görüntü olarak tanır. Bu tanıma aynı anda bir yanlış tanımadır. Çünkü çocuk aynadaki bütünlüğü kendi hakikati sanır. Oysa bu bütünlük, bedensel dağınıklığın üstünü örten imgesel bir etkidir.
Bu nedenle Lacan’da ego, sağlamlaştırılması gereken merkez değildir. Ego zaten bir savunmadır. Öznenin bölünmüşlüğünü örter. Ona tutarlılık duygusu verir. Ama bu tutarlılık bedelsiz değildir. İnsan kendini en çok “ben buyum” dediği yerde kaçırır. Çünkü bu “ben”, başkasının bakışıyla, toplumsal imgelerle, aile söylemleriyle ve arzulanma biçimleriyle örülmüştür.
Psikanaliz bu yüzden egoyu yüceltmez. Özneyi, egonun arkasındaki yarılmayla karşılaştırır. Analitik deneyimde önemli olan, kişinin kendisi hakkında anlattığı tutarlı hikâye değil; bu hikâyenin nerede çatladığıdır. Çünkü bilinçdışı, öznenin kendini en iyi anlattığı yerde değil, anlatısının tökezlediği yerde görünür.
Dil: Özne Konuştuğu İçin Bölünür
Lacan’ın Freud’a dönüşü, bilinçdışını karanlık bir iç depo olarak düşünmez. Bilinçdışı, dil gibi yapılanmıştır. Bu cümle yalnızca bilinçdışında kelimeler vardır demek değildir. Daha güçlü bir şey söyler: özne, dilin dışında kendine sahip değildir. İnsan dile girerek özne olur; ama dile girdiği anda kendinden de uzaklaşır.
Çünkü dil, insanın arzusunu doğrudan ifade etmez. Onu biçimlendirir, keser, erteler ve başka gösterenlere bağlar. Bir ihtiyaç dile geldiğinde artık yalnızca ihtiyaç değildir. Talebe dönüşür. Talep ise hiçbir zaman sadece nesne istemez. Tanınma ister. Sevgi ister. Cevap ister. Öteki’nde bir yer ister.
Bu nedenle arzu, ihtiyacın basit devamı değildir. Talebin içinde doyurulamayan artık olarak doğar. İnsan istediği şeyi elde ettiğinde bile arzusunun bitmemesi buradan gelir. Çünkü arzu, nesnenin kendisine bağlı değildir. Arzu, öznenin simgesel düzende hiçbir zaman kendi yerine tam oturamamasının hareketidir.
Lacan’da özne bu yüzden bir töz değil, bir kesintidir. Gösterenler zincirinde belirir ve kaybolur. Bir gösteren özneyi temsil eder; ama onu başka bir gösteren için temsil eder. Özne hiçbir gösterende tam olarak bulunmaz. Her sözde biraz görünür, biraz kaybolur. Bilinçdışı da bu kaybolmanın izidir.
Öteki: Arzu Her Zaman Başkasının Alanında Kurulur
Lacan’ın “Öteki” kavramı, gündelik anlamda başka bir insan demek değildir. Öteki, dilin, yasanın, kültürün, adların, yasakların, aile düzeninin ve simgesel yapının yeridir. İnsan doğmadan önce bile bu alan tarafından karşılanır. Ona bir isim verilir. Bir soy içine yerleştirilir. Hakkında beklentiler kurulur. Bir cinsiyet, bir anlam, bir hikâye ve bir gelecek tasarımı içinde beklenir.
Bu yüzden özne arzusuna saf biçimde sahip değildir. Arzu kendiliğinden içeriden yükselen doğal bir enerji değildir. Özne, neyi arzulayacağını Öteki’nin alanında öğrenir. Daha da önemlisi, özne yalnızca “ben ne istiyorum?” diye sormaz. Daha temel bir soruya yakalanır: “Öteki benden ne istiyor?”
Bu soru insan ilişkilerinin derin yapısını kurar. Çocuk anne babanın arzusunda yer arar. Âşık, sevilen kişinin bakışında kendini arar. İnanan, Tanrı’nın çağrısında kendine bir anlam bulur. Yurttaş, yasa ve iktidar karşısında konumlanır. Sanatçı, bakılma ve tanınma düzeni içinde üretir. Her durumda özne, Öteki’nin arzusunda kendisine bir yer açmaya çalışır.
Fakat Lacan’ın en önemli hamlesi şudur: Öteki de eksiktir. Öteki tamamlanmış bir anlam merkezi değildir. Yasa deliksiz değildir. Dil her şeyi söyleyemez. Kültür her şeyi düzenleyemez. Baba, devlet, Tanrı, gelenek, bilgi ve aşk; bunların hiçbiri özneye mutlak güvence vermez. Özne eksiktir; ama onu karşılayan simgesel düzen de eksiktir. Arzu bu çift eksiklik içinde çalışır.
Jouissance: Öznenin Kendi İyiliğine Karşı Çalıştığı Yer
Jouissance kavramını “haz” diye çevirmek Lacan’ı zayıflatır. Çünkü jouissance çoğu zaman hazdan fazla, hatta hazza karşı işleyen bir fazlalıktır. Haz ilkesi, gerilimi azaltmak ister. Organizmayı dengeye döndürür. Fazlalığı sınırlar. Jouissance ise bu sınırı zorlar.
İnsan yalnızca kendisine iyi gelen şeyi istemez. Bazen onu yıkan şeye bağlanır. Aynı ilişki biçimini tekrar eder. Aynı yenilgiyi yeniden üretir. Aynı suçluluğa, aynı kırılmaya, aynı aşağılanmaya geri döner. Dışarıdan bakıldığında bu yalnızca irrasyonel görünür. Oysa Lacan burada daha karanlık bir ekonomi görür. Özne, semptomunun çevresinde bir tat alma düzeni kurmuştur.
Jouissance bu düzenin adıdır. Burada özne mutlu değildir; ama bağlıdır. Kurtulmak ister; ama tekrar eder. Şikâyet eder; ama semptomunu bırakmak istemez. Çünkü semptom yalnızca acı vermez. Aynı zamanda özneye bir tutarlılık verir. Onu tanıdık bir acıya bağlar. Kendi yıkımında bile bir süreklilik duygusu üretir.
Bu nedenle jouissance ahlaki olarak “kötü haz” değildir. Daha çok, öznenin yasa, beden, dil ve yasakla kurduğu aşırı ilişkidir. Yasa jouissance’ı yalnızca bastırmaz. Bazen onu üretir. Yasak, nesneyi arzu edilir hale getirir. Sınır, özneyi sınırın ötesine çağırır. Bu yüzden Lacan’da arzu ile yasa birbirine dışsal değildir. Arzu, yasanın etrafında biçimlenir. Jouissance ise yasanın sınırında taşar.
Fantazi: Gerçekliği Örten Değil, Taşınabilir Kılan Sahne
Fantazi, basit bir hayal değildir. Öznenin dünyayla ilişki kurmasını sağlayan kurucu sahnedir. İnsan gerçeklikle doğrudan karşılaşmaz. Arzusunu, korkusunu, eksikliğini ve Öteki’nin bakışını bir fantazi düzeni içinde yaşar.
Fantazi, öznenin Gerçek’ten kaçmak için uydurduğu sahte hikâye değildir yalnızca. Gerçekliği katlanılabilir hale getiren montajdır. Özne, kendisinin Öteki için ne olduğunu bilemez. “Benden ne istiyorlar?” sorusuna kesin cevap bulamaz. Fantazi, bu cevapsızlığı düzenler. Öznenin arzusu için bir sahne kurar. Ona bir yer verir. Arzunun nesnesini görünür kılar.
Bu nedenle fantazinin çözülmesi her zaman özgürleşme değildir. Bazen büyük bir kaygı üretir. Çünkü fantazi, özneyi yalnızca yanıltmaz; onu ayakta tutar. Kişi fantazisini kaybettiğinde gerçekliğin çıplak hakikatine kavuşmaz. Çoğu zaman zeminsiz kalır. Dünyayı anlamlandıran perde yırtıldığında, özne Gerçek’in sertliğiyle karşılaşır.
Lacan’ın objet petit a kavramı burada önemlidir. Arzunun nesnesi gibi görünen şey, aslında arzunun nedeni olarak çalışır. Özne o nesneye ulaştığında arzusunun tamamlanacağını sanır. Oysa nesne arzuyu doyurmaz; arzuyu hareket ettirir. Arzunun nedeni, arzunun hedefiyle aynı değildir. İnsan çoğu zaman nesneyi değil, nesnenin etrafında kurulan eksikliği arzular.
Gerçek: Anlamın Yetmediği Yer
Lacan’da Gerçek, gündelik anlamdaki gerçeklik değildir. Gerçeklik, dil, imge, anlatı ve toplumsal düzen içinde kurulur. Gerçek ise bu düzenlerin içine alınamayan şeydir. Temsil edilemeyen değil yalnızca; temsil düzeninin tıkandığı yerdir.
Gerçek, simgesel düzenin dışında duran saf bir dünya değildir. Simgeselin içindeki yarıktır. Travmada, semptomda, tekrar eden acıda, bedensel belirtide, açıklanamayan kaygıda, dile gelmeyen fazlalıkta kendini gösterir. Özne onu anlamlandırmak ister. Ama tam anlam verdiğini sandığında Gerçek başka bir yerden geri döner.
Bu yüzden Lacancı psikanaliz, her şeyi açıklama sanatı değildir. Tam tersine, açıklamanın yetmediği yere dikkat eder. Bir semptomun anlamını bulmak önemlidir; ama yeterli değildir. Çünkü semptom yalnızca bir mesaj değildir. Aynı zamanda jouissance’ın düğümlendiği yerdir. Özne semptomuyla konuşur; ama semptomuyla aynı zamanda tat alır, direnç gösterir ve kendini korur.
Bu nedenle analiz, semptomu ortadan kaldırma tekniği olarak daraltılamaz. Analiz, öznenin semptomuyla kurduğu ilişkiyi değiştirir. Özne kendi tekrarını görmeye başlar. Şikâyet ettiği şeyde nasıl konumlandığını fark eder. Kendi arzusundan nasıl kaçtığını, ama bu kaçıştan nasıl bir tat aldığını duymaya başlar.
Forclusion: Psikozu Eksiklik Değil, Başka Bir Düğüm Olarak Düşünmek
Lacan’ın psikoz kuramında men etme ya da forclusion merkezi bir yer tutar. Bu kavram bastırmadan farklıdır. Nevrozda bir gösteren bastırılır ve geri döner. Psikozda ise temel bir gösteren simgesel düzene hiç kaydedilmemiştir. Lacan bunu Baba-nın-Adı üzerinden düşünür.
Baba-nın-Adı biyolojik babaya indirgenemez. Arzuyu düzenleyen, yasayı kuran, çocuğu annenin arzusuyla doğrudan kapanmaktan ayıran simgesel işleve işaret eder. Bu gösteren simgesel düzende yer almadığında, özne dünyayı başka bir düzenleme tekniğiyle kurmak zorunda kalır.
Bu nokta çok önemlidir. Psikoz, yalnızca gerçeklikle bağın kopması değildir. Simgesel düzenin kurucu bir halkasının eksikliği nedeniyle dünyanın başka türlü düğümlenmesidir. Sanrı da yalnızca yanlış inanç değildir. Çöken anlam dünyasını yeniden kurma girişimi olabilir. Öznenin dağılmaya karşı icat ettiği bir bağlama biçimi olabilir.
Lacan’ın gücü burada belirir. Psikozu nevrozun başarısız hali olarak düşünmez. Onu kendi yapısı içinde anlamaya çalışır. Bu, klinik olarak da teorik olarak da önemlidir. Çünkü özneyi yalnızca eksik, bozuk ya da uyumsuz olarak görmek yerine, onun kendi dünyasını nasıl kurduğunu sormaya imkân verir.
Dört Söylem: Bilgi, İktidar ve Arzunun Yapısı
Lacan’ın dört söylemi, psikanalizi yalnızca bireysel ruhsallık alanında bırakmaz. Efendi söylemi, üniversite söylemi, histerik söylem ve analitik söylem; öznenin bilgi, iktidar, arzu ve jouissance içinde nasıl konumlandığını gösterir.
Efendi söylemi düzen kurar. Bir gösteren etrafında özneyi hizaya sokar. Üniversite söylemi bilgiyi tarafsız gibi sunar; ama bilgi çoğu zaman iktidarın dili haline gelir. Histerik söylem efendiyi sorgular. Onun bilgisindeki eksiği açığa çıkarır. Analitik söylem ise bambaşka bir konum açar. Analist, bilen kişi olarak konuşmaz. Öznenin kendi bilinçdışı hakikatinin ortaya çıkabileceği boşluğu tutar.
Bu söylemler yalnızca klinik konumlar değildir. Modern toplumun işleyişini de anlamamıza yardım eder. Bilginin tarafsız görünürken nasıl iktidar ürettiğini, öznenin kendini hangi efendi gösterenlere bağladığını, itirazın bile bazen yeni bir efendi arayışına dönüşebileceğini gösterir.
Bu yüzden Lacan güncel kalır. Çünkü modern insan yalnızca baskı altında değildir. Bilgi tarafından da biçimlendirilir. Özgür olduğunu sanırken söylemlerin içinde konuşur. Kendi arzusunu dile getirdiğini sanırken, çoğu zaman Öteki’nin dilini tekrar eder.
Analistin Arzusu: İyileştirmek Değil, Öznenin Arzusuna Yer Açmak
Lacancı analizde analist, bilen kişi değildir. Analizanın yerine anlam kurmaz. Ona ahlaki reçete vermez. Onu normalleştirmeye çalışmaz. Analistin arzusu, analizanın arzusunun açığa çıkabileceği konumu tutmaktır.
Bu kolay bir konum değildir. Çünkü analizanın analiste bilgi varsayması gerekir. Aktarım böyle kurulur. Ama analizin amacı bu varsayımı kalıcı hale getirmek değildir. Analist, öznenin kendi sözünü duymasına imkân veren bir boşluk üretir. Bu boşlukta özne, tekrarlarını, fantazisini, semptomunu ve jouissance’ını duymaya başlar.
Analiz bu yüzden uyum sağlama tekniği değildir. Özneyi topluma daha kullanışlı hale getirme pratiği de değildir. Lacancı analiz daha sert bir soruya yaklaşır: Özne arzusundan nasıl vazgeçti? Hangi fantaziye sığındı? Hangi semptomla kendini korudu? Hangi jouissance’a bağlandı? Hangi Öteki’ne hâlâ hesap vermeye çalışıyor?
Bu soruların cevabı hazır değildir. Analiz, özne adına cevap vermez. Öznenin kendi cevabını kuracağı yeri açar. Bu nedenle analitik süreç, bilginin aktarımı değil; öznenin kendi söyleminde yarıldığı yere dönmesidir.
Topoloji: Özne İçerideki Bir Çekirdek Değil, Bir Düğümdür
Lacan’ın geç döneminde topolojiye yönelmesi, kuramı süsleyen soyut bir matematik merakı değildir. Özne artık düz, merkezli ve içsel bir modelle düşünülemez. İmgesel, Simgesel ve Gerçek birbirinden bağımsız alanlar değildir. Birbirine düğümlenmiş yapılardır.
Borromean düğüm burada belirleyici hale gelir. Halkalardan biri çözüldüğünde bütün yapı dağılır. Özne de böyle düşünülmelidir. İmgesel, bedensel bütünlük ve benlik imgelerini verir. Simgesel, dil, yasa ve gösterenler düzenini kurar. Gerçek, bu düzenlerin tıkandığı yeri açar. Semptom ise kimi zaman bu halkaları bir arada tutan ek bağ gibi çalışır.
Bu model, insanı tek nedene indirmez. Özne yalnızca biyolojik değildir. Yalnızca toplumsal değildir. Yalnızca çocukluk deneyimlerinin sonucu değildir. Yalnızca bilinçli kararların toplamı da değildir. Özne, bu alanların düğümlendiği yerde oluşur.
Bu yüzden Lacan’da insanı anlamak, onun içinde saklı özü bulmak değildir. Hangi gösterenlere bağlandığını, hangi imgeyle özdeşleştiğini, hangi Gerçek’e çarptığını ve hangi semptomla ayakta kaldığını anlamaktır.
Sonuç: Psikanaliz Eksikten Kurtarmaz, Eksikle Yaşamayı Değiştirir
Lacan’ın radikalliği, insanı eksik bir varlık olarak düşünmesinde değildir yalnızca. Asıl radikallik, eksikliği öznenin ontolojik koşulu haline getirmesindedir. İnsan eksik olduğu için konuşur. Eksik olduğu için arzular. Eksik olduğu için sever. Eksik olduğu için semptom üretir. Eksik olduğu için fantazi kurar.
Ego bu eksikliği kapatmaya çalışır. Fantazi ona sahne verir. Jouissance onu tekrarın içine bağlar. Simgesel düzen ona bir yer açar. Gerçek ise bu yerin hiçbir zaman tam olmadığını gösterir.
Bu nedenle psikanaliz, özneyi tamamlamaz. Ona kayıp bütünlüğünü geri vermez. Çünkü böyle bir bütünlük hiç olmamıştır. Analiz, özneyi kendi eksikliğiyle başka türlü ilişki kurmaya çağırır. İnsan kendini bulduğu için değil, kendine tam olarak sahip olamayacağını duyduğu için dönüşür.
Lacan’da insan, kendine denk düşmeyen varlıktır. Ama bu denk düşmeme yalnızca trajedi değildir. Arzunun, sözün, aşkın, sanatın ve düşüncenin de koşuludur. Çünkü eksik kapanmış olsaydı, özne konuşmazdı. Arzu hareket etmezdi. Fantazi kurulmazdı. Semptom düğümlenmezdi. İnsan, tam olamadığı için insan kalır.
