Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Jouissance Kavramının Zorluğu
Jouissance, Lacancı psikanalizin en zor kavramlarından biridir. Zorluğu yalnızca çevrilememesinden kaynaklanmaz. Kavramın kendisi de Lacan’ın öğretisi boyunca yer değiştirir. Kimi yerde hazla, kimi yerde acıyla, kimi yerde bedenle, kimi yerde yasa ve yasakla, kimi yerde de semptomun bırakılamayan çekirdeğiyle ilişkilidir. Bu yüzden jouissance’ı tek bir Türkçe karşılıkla sabitlemek kavramı zayıflatır.
Fransızcada jouissance, gündelik düzeyde “keyif alma”, “yararlanma”, “kullanma hakkı” ve cinsel haz gibi anlamlara sahiptir. Fakat Lacan bu kelimeyi sıradan anlamının ötesine taşır. Jouissance artık yalnızca hoşlanma ya da zevk değildir. Öznenin kendisini aşan, sınıra götüren, bazen acıya yaklaştıran, bazen de semptom içinde tekrar eden bir tat alma ekonomisidir.
Bu nedenle jouissance için “haz” demek yetmez. “Keyif” de yetmez. “Zevk” ise kavramın karanlık ve yapısal boyutunu hafifletir. Lacancı bağlamda jouissance, hazdan fazladır; hatta çoğu zaman hazza karşı işler. Öznenin rahatını bozan, ama yine de özneyi kendine bağlayan fazlalıktır.
Haz İlkesi ve Jouissance Arasındaki Ayrım
Freud’da haz ilkesi, ruhsal aygıtın gerilimi azaltma eğilimini anlatır. Organizma fazla uyarılmadan kaçınır. Acıyı azaltmak, dengeye dönmek, huzursuzluğu yatıştırmak ister. Haz, bu anlamda bir rahatlama mantığına bağlıdır.
Jouissance ise bu mantığı bozar. O, gerilimin azalmasından değil, bazen gerilimin sürmesinden beslenir. Haz ilkesi “yeter” dediği yerde, jouissance “biraz daha” der. Fakat bu “biraz daha” her zaman mutluluk üretmez. Aksine, özneyi yıpratabilir. Ona acı verebilir. Onu aynı çıkmaza yeniden götürebilir.
Bu yüzden jouissance, Freud’un “haz ilkesinin ötesi” dediği alana yakındır. Tekrar zorlantısı burada önemlidir. İnsan yalnızca hoşuna giden şeyi tekrar etmez. Bazen acı veren şeyi de tekrar eder. Aynı ilişki biçimine döner. Aynı kaybı yeniden üretir. Aynı suçluluğu, aynı başarısızlığı, aynı aşağılanmayı başka biçimlerde sahneye koyar.
Bu tekrar yalnızca bilinçsizlikle açıklanamaz. Lacancı psikanaliz burada daha sert bir şey söyler: özne, şikâyet ettiği semptomdan da bir jouissance elde edebilir. Bu tat alma bilinçli bir keyif değildir. Kişi onu istemeyebilir, ondan rahatsız olabilir, ondan kurtulmak isteyebilir. Fakat semptom, özne için yalnızca acı kaynağı değildir. Aynı zamanda bir tutarlılık ve bağlılık biçimidir.
Arzu ve Jouissance
Lacan’da arzu ile jouissance aynı şey değildir. Arzu eksikle çalışır. Bir nesneye yönelir, ama o nesneyle tam olarak doymaz. Arzunun nesnesi sürekli yer değiştirir. Özne bir şeyi ister; ona yaklaşır; elde ettiğinde arzusunun başka yere kaydığını fark eder. Çünkü arzu nesnenin kendisinden çok, eksikle kurulan yapıya bağlıdır.
Jouissance ise arzuya eşlik eden, fakat onu aşan bir fazlalıktır. Arzu çoğu zaman yasayla birlikte örgütlenir. Yasak, arzuyu biçimlendirir. Bir şeyin yasaklanması, onun etrafında arzu üretir. Jouissance ise bu yasağın sınırında belirir. Yasa jouissance’ı yalnızca bastırmaz; kimi zaman onu yoğunlaştırır.
Bu nedenle Lacan’da arzu, yasa ve jouissance arasında karmaşık bir ilişki vardır. Arzu yasadan bağımsız değildir. Jouissance da yasağın dışında saf bir özgürlük alanı değildir. Tam tersine, yasak çoğu zaman jouissance’ın sahnesini kurar. Sınır çizildiğinde, özne o sınırın ötesindeki fazlalığı hayal eder. Yasaklanan şey, sıradan nesne olmaktan çıkar; fazladan bir yoğunluk kazanır.
Jouissance burada arzunun doyumu değil, arzunun sınırında ortaya çıkan aşırılıktır. Özne istediğini elde ettiğinde değil, bazen elde edemediği, yasaklandığı ya da kaybettiği yerde jouissance’a bağlanır.
Bedenin Jouissance’ı
Jouissance bedenden ayrı düşünülemez. Fakat Lacan’da beden, yalnız biyolojik organizma değildir. Beden, dil tarafından kesilmiş, gösterenlerle işaretlenmiş, yasaklarla düzenlenmiş ve dürtülerle parçalı biçimde örgütlenmiş bedendir.
İnsan bedeni doğal bir bütünlük olarak işlemez. Beden, sözle ve Öteki’nin alanıyla karşılaştığında başka bir düzene girer. Hangi bölgenin erotikleşeceği, hangi acının anlam kazanacağı, hangi belirtinin tekrar edeceği, hangi dokunuşun yasak ya da arzulanır hale geleceği simgesel düzenden bağımsız değildir.
Bu yüzden bedenin jouissance’ı, saf fizyolojik haz değildir. Dilin bedende bıraktığı izlerle ilgilidir. Bir belirti, bir kasılma, bir ketlenme, bir tekrar, bir ağrı ya da bir bedensel alışkanlık yalnızca tıbbi düzeyde okunamaz. Psikanalitik düzeyde bunlar, öznenin bedeninde düğümlenen jouissance biçimleri olabilir.
Lacan’ın geç döneminde beden daha da önem kazanır. Çünkü gösterenler düzeni özneyi bütünüyle açıklamaz. Simgesel yorumun ulaşamadığı bir artık kalır. Bu artık, bedende ve semptomda tutunur. Jouissance, tam da bu artığın adıdır.
Semptom ve Jouissance
Semptom, Lacancı psikanalizde yalnızca çözülecek bir şifre değildir. Elbette semptomun anlamı vardır. Bir bastırmanın, bir çatışmanın, bir arzunun ya da bir savunmanın izini taşıyabilir. Fakat semptom yalnızca anlamdan oluşmaz. Semptomda bir de jouissance vardır.
Bu nedenle semptomu yalnızca yorumlamak yetmez. Bir semptomun neden ortaya çıktığını bilmek, onu her zaman ortadan kaldırmaz. Çünkü özne semptomundan yalnızca acı çekmez; semptomuyla bir bağ kurar. O semptom, öznenin dünyayla ilişkisinde belirli bir tutarlılık sağlar. Tanıdık acı, bilinmeyen özgürlükten daha güvenli olabilir.
Bir kişi sürekli aynı ilişkisel felaketi yaşıyorsa, aynı suçluluk sahnesini kuruyorsa, aynı başarısızlığı başka biçimlerde tekrar ediyorsa, burada yalnızca bilinçli tercih yoktur. Semptom, özne için bir jouissance düzeni kurmuştur. Özne o düzenden şikâyet eder; ama aynı zamanda o düzen içinde yerini bulur.
Analitik çalışma bu yüzden yalnızca “bu semptom ne anlama geliyor?” sorusunu sormaz. Daha zor bir soru sorar: “Bu semptom özne için ne iş görüyor?” Hangi jouissance’ı taşıyor? Hangi yasakla ilişkili? Hangi Öteki’ne cevap veriyor? Hangi fantaziyi ayakta tutuyor?
Fantazi ve Jouissance
Fantazi, jouissance’ın sahnesini düzenler. Özne jouissance ile doğrudan karşılaşamaz. Onu bir sahne, bir imge, bir ilişki ve bir hikâye içinde taşır. Fantazi, öznenin arzusuna bir çerçeve verir; aynı zamanda jouissance’ın katlanılabilir hale gelmesini sağlar.
Fantazi yalnızca hayal değildir. Öznenin gerçeklikle ilişki kurma biçimidir. İnsan dünyayı çıplak gerçeklik olarak yaşamaz. Arzusunu, korkusunu, yasağını ve eksikliğini fantazmatik bir çerçeve içinde düzenler. Jouissance da bu çerçevede yer bulur.
Bu yüzden fantazinin çözülmesi her zaman basit bir özgürleşme değildir. Fantazi yıkıldığında özne doğrudan hakikate ulaşmaz. Çoğu zaman kaygıyla karşılaşır. Çünkü fantazi, özneyi jouissance’ın fazla yakınlığından korur. Jouissance çok yaklaştığında arzu değil, kaygı doğar.
Lacan’ın objet petit a kavramı burada önemlidir. Arzunun nesnesi gibi görünen şey, aslında arzunun nedenidir. Özne onu elde etmek istediğini sanır; fakat onun işlevi arzuyu tamamlamak değil, arzuyu hareket ettirmektir. Jouissance, bu nesnenin etrafında dolaşır. Nesne elde edildiğinde tam doyum gelmez. Çünkü özne nesneyi değil, nesnenin etrafında örgütlenen eksikliği arzulamıştır.
Öteki’nin Jouissance’ı
Lacan’da jouissance yalnızca bireysel bir semptom meselesi değildir. Öteki ile de ilişkilidir. Özne çoğu zaman Öteki’nin bir jouissance’a sahip olduğunu varsayar. Başkası sanki fazladan bir zevk alıyordur. Sanki kendisinden çalınmış bir tat alma alanına erişiyordur. Bu varsayım, kıskançlıkta, nefrette, toplumsal dışlamada ve ideolojik fantazilerde belirginleşir.
Öteki’nin jouissance’ı, toplumsal hayatta güçlü sonuçlar üretir. Bir grup, başka bir grubun gizli bir zevk yaşadığını hayal edebilir. Onların fazla özgür, fazla rahat, fazla ayrıcalıklı, fazla bedensel, fazla keyifli olduğu düşünülür. Böylece toplumsal nefret, çoğu zaman Öteki’ne atfedilen jouissance üzerinden örgütlenir.
Bu düzeyde jouissance, yalnızca klinik bir kavram olmaktan çıkar. İdeolojiyi, kültürü, ırkçılığı, cinsiyetçiliği, sınıfsal hıncı ve politik fantazileri anlamak için de kullanılabilir. Toplumlar yalnızca çıkarlarla yönetilmez. Fantazilerle ve jouissance varsayımlarıyla da örgütlenir.
Bu nedenle Lacancı jouissance, bireysel ruhsallık ile toplumsal bağ arasında geçiş kurar. Öznenin semptomundaki tat alma ile toplumun Öteki’ne yüklediği fazlalık aynı kavramsal alanda düşünülebilir.
Fallik Jouissance ve Feminen Jouissance
Lacan’ın geç döneminde jouissance cinsiyetlenme mantığıyla birlikte düşünülür. Burada “erkek” ve “kadın” biyolojik kategoriler olarak değil, simgesel konumlar olarak ele alınır. Fallik jouissance, gösteren düzeniyle sınırlı, ölçülebilir, kesilebilir ve yasa tarafından düzenlenebilir jouissance biçimidir. Dilin ve fallik işlevin alanında işler.
Feminen jouissance ise bu sınıra bütünüyle indirgenemeyen başka bir fazlalığa işaret eder. Lacan’ın “başka jouissance” dediği bu alan, fallik düzene kapatılamayan, tümüyle söylenemeyen ve simgesel hesaba sığmayan bir deneyim biçimi olarak düşünülür.
Bu kavram kolayca yanlış anlaşılabilir. Feminen jouissance, biyolojik kadınlara ait özel bir haz türü değildir. Kadınların “daha mistik” ya da “daha derin” olduğu gibi romantik bir iddia da değildir. Lacancı düzeyde mesele, öznenin fallik gösteren düzeniyle ilişkisi ve bu düzenin ötesinde kalan jouissance ihtimalidir.
Bu nedenle feminen jouissance, Lacan’ın dil, beden ve imkânsızlık düşüncesiyle bağlantılıdır. Söylenebilir olan ile söylenemeyen, yasa tarafından düzenlenen ile fazlalık olarak kalan, fallik ölçüye giren ile girmeyen arasındaki farkı açar.
Artı-Jouissance: Kapitalizm ve Fazlalık
Lacan’ın plus-de-jouir kavramı, jouissance’ın toplumsal ve ekonomik boyutunu düşünmek için önemlidir. Bu kavram, Marx’ın artı-değer kavramıyla ilişkilidir. Nasıl kapitalist üretim, emekten artı-değer çıkarıyorsa, özne de kayıp ve eksik üzerinden bir artı-jouissance üretir.
Modern kapitalizm, jouissance’ı yalnızca bastırmaz. Onu sürekli kışkırtır. Daha fazla tüket, daha fazla görün, daha fazla deneyimle, daha fazla seç, daha fazla haz al, daha fazla kendin ol. Fakat bu çağrı özneyi doyurmaz. Tam tersine, eksik duygusunu sürekli yeniden üretir. Her nesne yeni bir vaat taşır; ama vaat gerçekleştiğinde başka bir nesneye geçilir.
Bu nedenle çağdaş tüketim kültürü jouissance mantığıyla çalışır. Nesneler yalnızca ihtiyaçları karşılamaz. Bir fazlalık vaat eder. Daha iyi bir beden, daha görünür bir kimlik, daha çekici bir hayat, daha yoğun bir deneyim, daha özgün bir benlik. Fakat bu vaatlerin hiçbiri eksikliği kapatmaz. Eksiklik kapatılamadığı için tüketim sürer.
Lacancı jouissance kavramı, modern öznenin neden sürekli hazza çağrıldığı halde doyuma ulaşamadığını anlamaya yardım eder. Çağdaş kültür, özneye yasak koymaktan çok, haz almayı buyurur. Fakat “haz al” buyruğu da bir süperego emrine dönüşebilir. Böylece jouissance özgürlük gibi görünürken, yeni bir zorunluluk haline gelir.
Jouissance ve Etik
Jouissance kavramı psikanalitik etiğin merkezine de yerleşir. Lacan için analiz, özneyi yalnızca daha mutlu hale getirme tekniği değildir. Öznenin arzusuyla ve jouissance’ıyla yüzleşmesini sağlayan bir deneyimdir. Bu yüzleşme kolay değildir. Çünkü özne, kendi acısından aldığı payla karşılaşmak zorunda kalabilir.
Burada ahlaki bir suçlama yoktur. Psikanaliz özneye “acı çekmek istiyorsun” demez. Böyle bir ifade kaba ve yanlıştır. Daha incelikli olarak şunu sorar: Acı, tekrar ve semptom hangi tat alma düzeni içinde sürdürülüyor? Özne neyi bırakmak istediğini söylerken, neyi bırakmaktan korkuyor? Semptom kaybolursa hangi konum da kaybolacak?
Bu nedenle jouissance, etik bir kavramdır. Çünkü özneyi kendi tekrarının sorumluluğuyla karşılaştırır. Bu sorumluluk bilinçli suçluluk değildir. Daha derin bir sorumluluktur: öznenin kendi arzusuna, semptomuna ve tat alma biçimine nasıl bağlandığını duymasıdır.
Analiz, jouissance’ı tümüyle ortadan kaldırmaz. Böyle bir hedef mümkün değildir. Daha çok, öznenin jouissance ile ilişkisini değiştirir. Semptomun mutlak egemenliği zayıflayabilir. Tekrarın körlüğü azalabilir. Özne, kendisini aynı acıya bağlayan düzeni daha açık duyabilir.
Sonuç: Jouissance Öznenin Karanlık Fazlasıdır
Jouissance, Lacan’da basit haz değildir. Hazdan taşan, hazzı bozan, acıyla karışabilen, yasakla yoğunlaşan, bedende düğümlenen ve semptomda tekrar eden bir tat alma biçimidir. Öznenin kendi iyiliğine karşı çalıştığı yerde jouissance devreye girer. Kişi yalnızca bilmediği için tekrar etmez. Bazen onu yıkan şeye de bağlanır.
Bu kavram, insanı mutluluk arayan basit bir varlık olarak düşünmeyi imkânsız kılar. İnsan yalnızca ihtiyaçlarını doyurmak istemez. Arzusunu sürdürür. Yasağın etrafında döner. Fantazisini korur. Semptomundan şikâyet ederken ona tutunur. Öteki’nin gizli bir jouissance’a sahip olduğunu hayal eder. Bedeni, dilin ve arzunun izleriyle tat alır, acı çeker ve tekrar eder.
Lacancı psikanalizde jouissance, öznenin karanlık fazlasıdır. Ne bütünüyle hazdır ne de yalnızca acı. Ne tamamen bedenseldir ne de yalnızca simgesel. Ne sadece bireyseldir ne de yalnızca toplumsal. Arzu, yasa, beden, semptom, fantazi ve Öteki arasında işleyen aşırı bir düğümdür.
Bu yüzden jouissance kavramı olmadan Lacan’ın özne teorisi eksik kalır. Çünkü özne yalnızca konuşan ve arzulayan bir varlık değildir. Aynı zamanda tekrar eden, bırakamayan, semptomuna bağlanan ve kendi eksikliğinin etrafında tat alan bir varlıktır. Jouissance, bu zor hakikati adlandırır.
