Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Dücane Cündioğlu’nun “Bilinç Türleri ve Bilinçdışı” başlıklı konuşması, bilinç ile bilinçdışı arasındaki ilişkiyi yalnızca modern psikolojinin konusu olarak değil, kökleri binlerce yıl öncesine uzanan felsefi bir tartışma olarak ele alır. Konuşmanın temel iddiası açıktır: Modern psikoloji ve psikiyatrinin kullandığı temel kavramların “anne kucağı” felsefedir. Bu nedenle bilinç, bilinçdışı, benlik, suçluluk, günah, arınma, istenç ve us gibi kavramlar, yalnızca çağdaş bilimsel terminoloji içinde değil, felsefe, din, ritüel ve uygarlık tarihi içinde düşünülmelidir.
Cündioğlu’na göre Platon ve Aristoteles paranteze alındığında, yalnızca felsefe tarihi değil, yaklaşık 2500 yıllık uygarlık ve bilim tarihi de çökecek noktaya gelir. Çünkü insanı anlama çabasının kavramsal omurgası büyük ölçüde bu düşünce geleneği içinde kurulmuştur. Modern psikoloji, kendisini bağımsız bir bilim olarak konumlandırsa da, kullandığı birçok terim ve problem alanı bakımından felsefenin mirasını taşır.
İnsan, Us ve Us Dışı Doğa
İnsanlık tarihi boyunca insan, kendisini diğer canlılardan ayırmak için “logos sahibi”, “düşünen canlı”, “akıllı varlık” ya da “ussal varlık” olarak tanımlamıştır. Ancak konuşmada bu tanımların, insanın gerçekte ne olduğunu değil, daha çok ne olması gerektiğini dile getirdiği vurgulanır. “İnsan ussal bir canlıdır” önermesi, doğrudan bir gerçeklik tespitinden çok, idealize edilmiş bir insan tasarımıdır.
Cündioğlu’nun yorumuna göre insan, özü itibarıyla us dışı bir varlıktır. İnsan önce bir organizmadır; bedensel ihtiyaçları, iştahı, şehveti, korkuları, arzuları ve yaşamsal güdüleriyle var olur. Us, insanın özü değil, hayatta kalmak için geliştirdiği bir beceri alanıdır. İnsan hesap yapar, çevresini düzenler, tehlikeleri öngörür, ilişkilerini yönetir; fakat bütün bunlar onun derin yapısının ussal olduğu anlamına gelmez.
Bu nedenle bilinç de yalnızca “bilmek” anlamına gelmez. Bilinç, bir zihniyet, bir ustalık, bir beceri biçimi olarak anlaşılmalıdır. “Tüccar bilinci”, “esnaf bilinci”, “muhafazakâr bilinç” ya da “dindar bilinç” gibi ifadeler, bilginin miktarını değil, dünyaya bakış tarzını gösterir. Bilinç burada, insanın dünyayı nasıl kavradığı, nasıl örgütlediği ve kendisini o dünyanın içinde nasıl konumlandırdığıyla ilgilidir.
Felsefe ve Psikolojinin Ortak Kökeni
Konuşmanın önemli damarlarından biri, psikolojinin felsefeden kopuk düşünülemeyeceği fikridir. Psikolojinin kendine özgü bağımsız bir kökeni yoktur; insan ruhu, benlik, arzu, suçluluk, bilinç ve bilinçdışı gibi kavramlar üzerine yazılı düşünme, esas olarak felsefe ile başlamıştır. 18. ve 19. yüzyılda psikoloji bilimini inşa edenler de felsefi terminolojiyi kullanmış, dönüştürmüş ve geliştirmiştir.
Bu nedenle derinleşmek isteyen bir psikoloğun felsefe eğitimi görmesi kaçınılmazdır. Kant, Schopenhauer, Kierkegaard ve Nietzsche gibi düşünürler paranteze alındığında, modern psikoloji metinlerini anlamlandırmak için gerekli kavramların önemli bir kısmı eksik kalır. Freud’un kurduğu yapı bile yalnızca klinik gözleme değil, kendisinden önceki felsefi tartışmalara da yaslanır.
Bilinçdışının Felsefi Katmanları
Bilinçdışı kavramı çoğunlukla Freud ile özdeşleştirilir; fakat konuşmada bu kavramın Freud’dan çok daha eski bir arka plana sahip olduğu belirtilir. Özellikle Alman Romantizmi ve Eduard von Hartmann gibi düşünürler, bilinçdışını felsefi düzlemde sistemleştirmiştir. Bu nedenle tek bir bilinçdışından değil, bilinçdışının katmanlarından söz etmek gerekir.
İlk katman mutlak bilinçdışıdır. Bu, insanın erişimine tamamen kapalı olan en karanlık düzeydir. Bir binanın temelinin de altında kalan zemin gibi düşünülebilir. Bilinç buraya nüfuz edemez; bu alan ne doğrudan bilinebilir ne de bütünüyle temsil edilebilir.
İkinci katman fizyolojik bilinçdışıdır. Cündioğlu bunu Aristoteles’in “bitkisel nefis” dediği yapının modernize edilmiş biçimi olarak yorumlar. Üreme, sindirim, iştah, şehvet ve temel yaşamsal güdüler bu düzeye aittir. İnsan burada düşünen bir özne olarak değil, yaşayan bir organizma olarak vardır.
Üçüncü katman ise psikolojik bilinçdışıdır. Duygular, algılar, temsiller, bastırılmış içerikler, nevrotik belirtiler ve terapinin ulaşmaya çalıştığı alan bu düzeydedir. Modern psikoloji ve psikanaliz özellikle bu katmanla ilgilenir. Ancak konuşmanın vurgusu şudur: Psikolojik bilinçdışı, bilinçdışının tamamı değildir; yalnızca erişilebilir ya da belirtiler üzerinden izlenebilir kısmıdır.
Düşünme Hastalığı ve Bilinçten Kaçış
Konuşmanın en çarpıcı iddialarından biri, düşünmenin insanı hasta eden bir eylem olarak ele alınmasıdır. İnsan, bilincin yükünden kaçmak ister. Çünkü bilinç, insanı kendisiyle karşı karşıya getirir. Ölüm düşüncesi, suçluluk, sorumluluk, günah, korku ve eksiklik duygusu bilinçle birlikte ağırlaşır.
Bu nedenle insan tarih boyunca bilinçten kaçmanın yollarını aramıştır. Cinsellik, ritüeller, toplu ibadetler, mitingler, maçlar, danslar, vecd hâlleri ve kolektif coşku biçimleri bu kaçışın farklı tezahürleridir. İnsan, bireysel bilincin ağırlığını tek başına taşımakta zorlanır; kalabalığın içinde eriyerek, kendisini unutarak, düşünmenin yükünden uzaklaşır.
Cündioğlu’na göre yaşamdan alınan haz çoğu zaman düşünmemekle mümkündür. Us, yaşama sevincini her zaman artırmaz; çoğu zaman onu kesintiye uğratır. İnsan yaşamak, arzulamak, coşmak, sevmek, bağlanmak, kendini bırakmak ister. Bilinç ise bu akışı durdurur, denetler, sorgular ve böler. Bu nedenle insan, usun yükünden kurtulmak için bilinçdışına ya da kolektif vecd alanlarına sığınır.
Toplumsal Arınma ve Katarsis
Konuşmada toplumsal arınma biçimleri, bireyin bilincin yükünden kurtulma ve kolektif bir bütün içinde erime çabası olarak yorumlanır. Bu arınma biçimleri hem modern seküler yapılarda hem de geleneksel dinsel yapılarda görülür.
Futbol maçları, siyasi mitingler, toplu sloganlar, marşlar ve tezahüratlar modern dünyanın seküler ritüelleridir. Stadyumdaki taraftar ya da miting alanındaki kalabalık, bireysel bilincinden geçici olarak uzaklaşır. “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” duygusu, kişiyi kendi tekilliğinden çıkarır ve kolektif bir coşkunun içine yerleştirir. Bu alanlar, konuşmada bir tür “rehabilitasyon merkezi etkinliği” gibi düşünülür. İnsan burada kendi yükünü kalabalığa devreder.
Dinsel ritüeller de aynı arınma işlevini görür. Cuma namazı, bayram namazı, zikir, hac, umre ve toplu dualar, bireyin ussal yüklerinden kurtulup kolektif bir ruh hâline girmesine imkân verir. Burada din yalnızca inanç sistemi olarak değil, aynı zamanda bilinçten kaçış ve arınma mekanizması olarak ele alınır.
Vaizin ya da hocanın işlevi de bu bağlamda değerlendirilir. Konuşmaya göre vaizin görevi halkı düşündürmekten çok, onları kimi zaman korkuyla, kimi zaman coşkuyla düşünmenin yükünden uzaklaştırmaktır. Dinsel söylem, bireyin bilincini keskinleştirmek yerine onu kolektif bir duygu düzeni içine alabilir. Böylece dindar bilinç, her zaman bilinçlilik hâli değil; kimi zaman bilinçdışına yönelen bir rahatlama biçimi hâline gelir.
Günah, Suçluluk ve İtiraf
Modern psikolojinin “suçluluk duygusu” dediği şey, konuşmada dinsel bir kavram olan “günah”ın seküler karşılığı olarak ele alınır. İnsan, yalnızca yasal ya da toplumsal bir suçu değil, kendi içinde günah olarak işaretlediği bir ihlali de taşır. Bu taşıma hâli, ruhsal bir ağırlık üretir.
Günah ile suçluluk duygusu arasındaki bağ, modern terapi ile dinsel itiraf kurumunu birbirine yaklaştırır. Katolik gelenekteki günah çıkarma, yani konfesyon, kişinin içindeki yükü bir rahibe anlatması ve söz aracılığıyla arınmasıdır. Modern terapi ve psikanaliz de benzer biçimde, kişinin bastırdığı, taşıdığı ya da adlandıramadığı içerikleri söz yoluyla dışarı çıkarmasını sağlar.
Bu nedenle konuşmada terapi ile itiraf arasında işlevsel bir benzerlik kurulur. Her ikisi de ruhu söz ile iyileştirmeyi amaçlayan katarsis biçimleridir. Kişi, içindeki “cinleri”, yani bastırılmış duyguları, nevrozları, korkuları ve suçlulukları söz aracılığıyla dışarı atar. Bu açıdan terapi ile büyü, günah çıkarmak ile cin çıkarmak, modern psikiyatri ile kadim şifacılık arasında yapısal bir süreklilik vardır.
Kadim tedavi yöntemlerinde “ot, bıçak ve söz” üçlüsünden söz edilir. Ot bedene verilen ilacı, bıçak cerrahi müdahaleyi, söz ise ruhun tedavisini temsil eder. Ruhun iyileştirilmesinde sözün merkezi rolü, modern terapi odasında da devam eder. İnsan anlatır, itiraf eder, dile getirir; böylece kendi içinde taşıdığı yükten kısmen arınır.
Tabu İhlali ve Hastalık
Konuşmada özellikle önemli olan noktalardan biri de tabu ihlali meselesidir. Tabu, yalnızca dışsal bir yasak değildir; insanın ruhsal ve bedensel düzenini etkileyen güçlü bir yapıdır. Bir kişi tabu saydığı ya da günah olarak gördüğü bir şeyi ihlal ettiğinde, bu ihlal yalnızca düşünsel bir rahatsızlık üretmez. Suçluluk duygusu bedene de sirayet eder.
Cündioğlu’nun işaret ettiği üzere bir tabu ihlali, bireyde ölümcül fiziksel semptomlara yol açabilecek kadar güçlü bir suçluluk duygusu yaratabilir. Burada hastalık yalnızca biyolojik bir süreç olarak değil, ruhsal ve kültürel bir yükün bedende belirtiye dönüşmesi olarak anlaşılır. Bu durum psikosomatik hastalıkların temelini kavramak açısından önemlidir.
İnsan bedeni ile ruhu birbirinden kopuk değildir. Bilinçdışında taşınan korkular, bastırılmış arzular, suçluluklar ve tabu ihlalleri bedende iz bırakabilir. Böylece günah ya da tabu, yalnızca dinî ya da toplumsal bir kategori olmaktan çıkar; insanın bedensel varoluşunu da belirleyen bir güç hâline gelir.
Bu yüzden konuşmada günah, tabu ve suçluluk yalnızca ahlaki meseleler olarak değil, psikolojik ve hatta fizyolojik etkileri olan yapılar olarak ele alınır. İnsan, ihlal ettiği şeyi unutmaya çalışsa bile beden onu hatırlayabilir. Bilinç dışına atılan içerik, belirti olarak geri dönebilir.
Halk Bilinci, Dindar Bilinç ve Zihniyet Biçimleri
Bilinç kavramı konuşmada yalnızca bireysel farkındalık anlamında kullanılmaz; aynı zamanda toplumsal ve kültürel zihniyet biçimlerini de kapsar. Bu nedenle farklı bilinç türlerinden söz edilebilir.
Sıradan bilinç ya da halk bilinci, Heidegger’in “Das Man” kavramını çağrıştıracak biçimde ele alınır. Birey burada kendi tekilliğiyle değil, “herkes”in içinde var olur. Düşünmek yerine topluluğun akışına katılır. Bu bilinç biçimi, bireyin kendi üzerine düşünmesinden çok, ortak alışkanlıklar, korkular, heyecanlar ve kabuller içinde hareket etmesiyle belirlenir.
Dindar bilinç, konuşmada özellikle dikkat çekici biçimde yorumlanır. Bu bilinç türü, her zaman yüksek bir farkındalık ya da derin düşünme hâli değildir. Çoğu zaman insanın rahatlamasını engelleyen ussal yapıdan kurtulma, vecd ve teslimiyet içinde kendini bırakma biçimidir. Dinsel ritüel, bireysel bilinci askıya alır ve kişiyi kolektif bir ruh hâline sokar.
Tüccar bilinci, esnaf bilinci ya da muhafazakâr bilinç gibi ifadeler ise bilincin zihniyet anlamını açığa çıkarır. Burada bilinç, bilgi sahibi olmak değil, dünyayı belirli bir pratik akıl, alışkanlık ve çıkar düzeni içinde kavramaktır. Tüccar bilinci ticareti, esnaf bilinci toplumsal ilişkileri, muhafazakâr bilinç ise dünyayı belirli sınırlar ve değerler içinde algılama biçimini ifade eder.
İlkel / Yabanıl Bilinç ve Mit
Konuşmada antropolojik bağlamda ilkel bilinç ya da daha doğru ifadeyle yabanıl bilinç de gündeme gelir. Modern antropolojide “ilkel” kelimesi bir gerilik anlamında değil, farklı bir örgütlenme biçimi olarak düşünülür. Yabanıl bilinç, insanlığın doğayla, mitlerle, tabularla ve ritüellerle kurduğu erken ilişki biçimlerini ifade eder.
Bu bilinç yapısında mitler ve tabu ihlalleri merkezi bir yer tutar. İnsan doğayı yalnızca gözlemlemez; onu anlamlandırır, kişileştirir, korkularla ve yasaklarla çevreler. Tabu bu nedenle yalnızca yasak değil, dünyanın düzenini koruyan sembolik bir sınırdır. Bu sınırın ihlali, bireyde yalnızca ahlaki değil, ruhsal ve bedensel bir sarsıntı da yaratabilir.
Bedensel ve Kültürel Arınma Biçimleri
Toplumsal katarsis yalnızca söz ya da inanç üzerinden işlemez; beden üzerinden de işler. Hamam gibi kolektif yıkanma alanları, yalnızca fiziksel temizlik mekânları değildir. İnsan burada başkalarıyla birlikte arınır. Su, bedensel temizlikle birlikte ruhsal bir rahatlama duygusu da üretir.
Dans ve vecd şenlikleri de benzer şekilde bilincin askıya alındığı arınma biçimleridir. Antropolojik kayıtlarda görülen kolektif danslar, kendinden geçme törenleri ve “baka şenlikleri” gibi örnekler, bedenin hareket aracılığıyla bilincin sınırlarını aşmasını sağlar. Kişi ritim, hareket, kalabalık ve tekrar içinde kendi bireysel bilincinden uzaklaşır.
Bu tür arınma biçimlerinde ortak olan şey, insanın tek başına taşıyamadığı psikolojik yükü toplumsal bir potada eritmesidir. Birey, kalabalıkta, ritüelde, suda, seste, dansta ya da sözde kendi iç gerilimini boşaltır.
Özbilinç ve Teorik Yaşam
Konuşmada bütün bu bilinçten kaçış biçimlerinin karşısında özbilinç ve teorik yaşam yer alır. Özbilinç, insanın kendi üzerine düşünmesi, bilinçdışına mesafe koyması ve kendisini yalnızca güdülerinin ya da kolektif heyecanların akışına bırakmamasıdır.
Platoncu gelenekte övülen teorik yaşam, bedensel hazların, sıradan arzuların ve kolektif coşkuların ötesine geçerek saf us içinde kalma çabasıdır. Ancak bu yaşam biçimi herkesin ulaşabildiği doğal bir hâl değildir. Tersine, az sayıda insanın sürdürebildiği istisnai bir konumdur.
Cündioğlu’na göre uygarlık tarihi de büyük ölçüde bu gerilim içinde şekillenir. Bir yanda kitlelerin bilinçten kaçışı, ritüelleri, vecd arayışı ve kolektif arınma biçimleri vardır. Diğer yanda ise az sayıda insanın bilinçdışına mesafe koyarak bilince yer açma çabası bulunur.
İstenç ve Usun Kavgası
Konuşmanın felsefi omurgalarından biri Schopenhauer’ın istenç kavramıdır. Schopenhauer’a göre dünyadaki asıl güç us değil, istençtir. İnsan önce ister, arzular, yönelir; sonra düşünür. Us, çoğu zaman bu istençle mücadele eden, onu düzenlemeye ya da sınırlamaya çalışan bir yapı olarak ortaya çıkar.
Bu çatışma, modern psikolojide Freud’un Altbenlik ve Benlik ayrımında yeniden görünür. Altbenlik, arzuların, dürtülerin ve bastırılmış güçlerin alanıdır. Benlik ise hesaplayan, düzenleyen, gerçeklikle uzlaşmaya çalışan yapıdır. Bu nedenle Freud’un Id ve Ego sistemi, felsefedeki istenç ve us çatışmasının modern psikolojik terminoloji içinde yeniden kurulmuş biçimi olarak okunabilir.
İnsan, us sahibi olduğu için değil, usunu kullanarak hayatta kalmaya çalıştığı için ussal görünür. Fakat derinlerinde onu yönlendiren şey çoğu zaman bilinçdışı dürtüler, arzular, korkular ve suçluluklardır.
Sonuç
“Bilinç Türleri ve Bilinçdışı” konuşması, bilinci yalnızca modern psikolojinin teknik bir kavramı olarak değil, felsefe, din, antropoloji, ritüel ve uygarlık tarihi içinde düşünmeye çağırır. Bilinç ile bilinçdışı birbirinin basit karşıtı değildir; eş zamanlı var olan, birbirini açığa çıkaran yapılardır. Sağlık hastalıkla, iyi kötüyle, us istençle bilinir. Bilinç de bilinçdışıyla birlikte anlam kazanır.
İnsan kendisini tarih boyunca “akıllı varlık” olarak tanımlamış olsa da, bu tanım çoğu zaman olanı değil, olması gerekeni anlatır. İnsan düşünür, fakat düşünmekten de kaçar. Bilinç ister, fakat bilinçdışına da sığınır. Günah işler, suçluluk duyar, itiraf eder, arınmak ister. Tabuyu ihlal eder, bedeniyle bunun bedelini öder. Maçta, mitingde, zikirde, hacda, hamamda, dansta ya da terapi odasında kendi bilincinin yükünü hafifletmeye çalışır.
Bu nedenle bilinç, yalnızca bilmek değildir. Bilinç, insanın kendi karanlığıyla kurduğu ilişkidir. Bilinçdışı ise insanın hem kaçtığı hem de beslendiği derin zemindir. Cündioğlu’nun konuşmasının önemi burada belirir: Felsefe, psikoloji, din ve mit aynı sorunun çevresinde döner. İnsan nedir? Ne kadar ussaldır? Ne kadar güdüseldir? Ne kadar bilir? Ne kadar ister? Ve kendi bilinçdışından bütünüyle kaçmadan, kendi bilincine ne kadar dayanabilir?
