Freud’un Totem ve Tabu’su bugün doğrudan doğruya bir antropoloji kitabı gibi okunamaz. Kitabın dayandığı bazı etnografik veriler eskimiştir; “ilkel toplum”, “ilk baba”, “kabile düzeni” gibi çerçeveler de bugünün sosyal bilimleri açısından ciddi biçimde tartışmalıdır. Yine de bu metni yalnızca tarihsel bir merak nesnesi sayıp geçmek büyük bir hata olur. Çünkü Totem ve Tabu’nun asıl önemi, insanlık tarihini doğru biçimde anlatmasından çok, yasağın, suçluluğun, arzunun ve kültürel düzenin nasıl kurulduğuna dair güçlü bir model önermesindedir. Freud burada yalnız geçmişi açıklamaya çalışmaz; öznenin ve topluluğun hangi karanlık düğümler üzerinden kurulduğunu da düşünür.
Bu yüzden Totem ve Tabu’yu bugün yeniden okumak gerekiyorsa, onu “Freud ilkel toplulukları nasıl anlamıştı?” sorusuyla değil, “Freud burada hangi yapıyı keşfetmeye çalışıyordu ve bu yapı bugün hâlâ nasıl işliyor?” sorusuyla okumak gerekir. Metnin güncel değeri tam da burada başlar. Çünkü Freud’un asıl bulgusu, kültürün masum bir uzlaşma alanı değil; yasak, bastırma, özdeşleşme ve suçlulukla örülmüş bir düzen olduğudur.
Kitabın tarihsel yeri: Freud neden antropolojiye gitti?
Freud’un kliniği bireyin dünyasıyla sınırlı değildi. Rüyalar, semptomlar, sürçmeler, çocukluk fantezileri ve aile içi çatışmalar üzerine çalışırken, bunların yalnızca tek tek insanların özel hikâyeleri olmadığını düşünmeye başladı. Ona göre bazı psişik yapılar, insan topluluklarının kuruluş biçimlerinde de görülebilirdi. Bu nedenle psikanaliz, yalnız nevrozları açıklayan bir yöntem değil; kültürün kökenine dair de söz söyleyebilecek bir düşünme biçimiydi.
Totem ve Tabu bu genişleme hareketinin ürünüdür. Freud burada klinikte gözlediği dinamikleri antropolojik malzeme ile bir araya getirir. Özellikle ensest yasağı, baba otoritesi, kardeşlik topluluğu, suçluluk ve ritüel gibi başlıklarda bireysel ruhsal yapı ile toplumsal düzen arasında bir süreklilik kurmaya çalışır. Bugün baktığımızda bu geçişin fazla cesur, hatta yer yer spekülatif olduğu söylenebilir. Ama tam da bu cesaret, metni sıradan bir akademik inceleme olmaktan çıkarır. Freud burada yalnız veri toplamıyor; kültürün bilinçdışını kurmaya çalışıyor.
Totem nedir? Bir topluluğun kendini tanıdığı işaret
Freud’un kitabında totem, belli bir topluluğun kendisini bağlı hissettiği, soy bağıyla ilişkilendirdiği ya da koruyucu anlam yüklediği simgesel varlıktır. Bu çoğu zaman bir hayvan, bazen bir bitki, bazen de doğal bir nesne olabilir. Totem, grubun sıradan bir işareti değildir; onun köken, aidiyet ve birlik duygusunu taşıyan merkezî semboldür. Kişi yalnızca birey olarak değil, o totemik düzenin parçası olarak var olur.
Bugünden bakıldığında totemi bu dar antropolojik bağlamla sınırlı okumak gerekmiyor. Psikanalitik olarak totemi, bir topluluğu bir arada tutan simgesel merkez gibi düşünmek daha verimlidir. Bir grubun kendisini onda tanıdığı, ona kutsallık atfettiği, onun çevresinde birleştiği ayrıcalıklı işaret. Bu anlamda totem, yalnızca eski kabile hayvanı değildir; modern dünyada da başka biçimlerde yaşar. Aile adı, soy miti, kurucu lider, kolektif ideal, kurumun kutsal çekirdeği, grubun vazgeçilmez işareti ya da ortak bir özdeşleşme nesnesi totemik işlev görebilir.
Totem burada bize şu soruyu sordurur: Bir topluluk kendisini neyin etrafında tanır? Hangi işareti yalnız temsil olarak değil, kurucu aidiyet düğümü olarak yaşar? Freud’un totem kavramı bugün bu nedenle antropolojik bir nesneden çok, bir yapısal işlev gibi okunmalıdır.
Tabu nedir? Yasağın ardındaki arzu
Tabu, Freud’da yalnızca dışsal bir yasak değildir. Esas olarak, dokunulamaz olan ile arzulanan olanın garip birleşimidir. Bir şey yasaksa, yalnızca tehlikeli olduğu için değil; aynı zamanda çekim taşıdığı için de yasaktır. Freud’un en derin sezgilerinden biri budur: yasağın sertliği, çoğu zaman arkasındaki arzunun yoğunluğuyla ilgilidir. İnsan yalnız nefret ettiği şeyi değil, gizlice arzuladığı şeyi de yasaklar.
Bu yüzden tabu, korku ile çekim arasındaki ambivalansı taşır. En kutsal olan aynı zamanda en tehlikeli olabilir. En uzak durulması gereken şey, zihni en çok işgal eden şey haline gelebilir. Freud’un obsesif nevroz ile tabu arasındaki benzerliği vurgulaması da bundan kaynaklanır. Obsesif özne, bazı nesneleri, düşünceleri ya da eylemleri “yasak”, “kirletici”, “tehlikeli” gibi yaşar; ama tam da bu yüzden onlardan kurtulamaz.
Bugün tabuyu psikanalitik olarak yeniden düşünürsek, onu arzunun önüne çekilen sınır olarak tanımlayabiliriz. Tabu, öznenin “buna dokunamazsın” diye karşılaştığı sınırdır; ama aynı zamanda “tam da bu yüzden bunun etrafında dolanacaksın” anlamına gelir. Arzu çoğu zaman serbestlikten değil, yasaktan beslenir. Yasak nesne yoğunlaşır, büyür, fantezide merkezileşir. Bu nedenle tabu, psikanalizde arzu kurucu bir işleve sahiptir.
Ensest yasağı: kültürün ilk büyük kesiti
Totem ve Tabu’nun merkezindeki asıl mesele ensest yasağıdır. Freud için ensest yasağı yalnız bir ahlak kuralı değildir; kültürün kurulmasını mümkün kılan temel sınırdır. İnsan topluluğu, en yakın olanın serbest dolaşımıyla değil, tam tersine, yakın olanın yasaklanmasıyla kurulur. Bu yüzden ensest yasağı psikanalizde sıradan bir toplumsal norm değil, doğadan kültüre geçişin simgesel eşiğidir.
Freud’un temel düşüncesi şudur: İnsan her istediğine sahip olamaz; özellikle de ilk nesnesine, ilk yakınlığına, ilk bütünlük fantezisine sınırsız biçimde yerleşemez. Kültür, tam da bu vazgeçişle başlar. Arzu bir sınıra çarpar. Ama bu sınır arzuyu yok etmez; tersine ona biçim verir. Ensest yasağı bu yüzden sadece yasak koyan bir ilke değil, özneyi insan dünyasına sokan bir kesittir.
Buradan bakınca tabunun psikanalitik karşılığı daha açık hale gelir. Tabu, bastırma ile yasa arasındaki ilk bağdır. Daha sonra süperego olarak içselleşecek olan şeyin erken kültürel formu gibidir. Önce dışarıda yasa vardır; sonra o yasa içeride konuşmaya başlar. Freud’un sonraki metinlerinde bu içselleşme daha açık biçimde vicdan, suçluluk ve süperego kavramlarıyla tarif edilir. Totem ve Tabu ise bu yapının toplumsal ön-tarihini kurar.
Ölü baba miti: tarih değil, kurucu sahne
Kitabın en çok bilinen ve en çok eleştirilen bölümü, ilkel baba cinayeti anlatısıdır. Freud burada güçlü, kadınları tekeline alan, oğullarını bastıran bir baba figürü tasarlar. Oğullar bu babayı birlikte öldürürler. Ama cinayetin ardından özgürlük değil, suçluluk doğar. Çünkü öldürülen baba yalnızca nefret edilen bir zorba değildir; aynı zamanda hayranlık duyulan, sevilen ve özdeşleşilen figürdür. Bu yüzden öldürülen baba tamamen ortadan kalkmaz; yasa olarak geri döner.
Bugün bu sahneyi gerçek tarih gibi okumak ikna edici değildir. Zaten metni verimli kılan da bu sahnenin tarihsel bir olay olup olmaması değildir. Burada asıl önemli olan, Freud’un kültürün kökenini bir suç, bir kayıp ve bir içselleştirme süreci üzerinden düşünmesidir. Toplumsal düzen masum bir sözleşmeyle değil, bastırılmış şiddetin ardından kurulan suçlulukla şekillenir. Öldürülen baba, dışsal güç olmaktan çıkar; içsel yasa haline gelir.
Bu kurucu sahne, psikanalizin baba kavramını biyolojik figürden çıkarıp simgesel işleve doğru taşır. Babanın anlamı artık yalnızca aile içindeki kişi değildir; yasa koyan, sınır çizen, arzuyu düzenleyen ve topluluğu bir arada tutan işlevdir. Bu yüzden Freud’un mitik sahnesi tarihsel değilse bile yapısal olarak hâlâ güçlüdür.
Totemin psikanalizdeki karşılığı nedir?
Bugün “totemin psikanalizdeki karşılığı nedir?” diye sorarsak, tek bir kavramla cevap veremeyiz. Ama birkaç güçlü eşleşme kurulabilir. İlk olarak totem, özdeşleşmenin merkezidir. Topluluğu bir arada tutan, üyelerine “biz kimiz?” sorusunun cevabını veren ayrıcalıklı işarettir. Bu yüzden psikanalitik düzlemde totem, ideal benlik imgeleri, kurucu aile adı, soy miti ya da kolektif özdeşleşme nesneleriyle ilişkili düşünülebilir.
İkinci olarak totem, modern teorik dilde ayrıcalıklı gösteren gibi okunabilir. Bir grubun anlam evrenini sabitleyen, etrafında duygusal ve simgesel yatırım biriken merkezî işaret. Bu açıdan Lacan’ın daha sonra geliştireceği efendi gösteren mantığı ile totem arasında akrabalık kurulabilir. Topluluğu bir arada tutan, dağınık anlamları düğümleyen ve özdeşleşme alanı açan işaret, modern bir totem işlevi görür.
Üçüncü olarak totem, babasal işleve bağlanabilir. Biyolojik baba değil, daha geniş anlamda kurucu isim, düzen verici ilke, topluluğun kendisini dayandırdığı simgesel eksen. Totemin psikanalitik karşılığı burada yalnız bir sembol değil; aidiyetin ve özdeşleşmenin düğüm noktasıdır.
Kısacası totem, psikanalizde “topluluğu kuran özdeşleşme merkezi” olarak yeniden okunabilir.
Tabunun psikanalizdeki karşılığı nedir?
Tabunun psikanalitik karşılığı daha doğrudandır. Tabu, yasak nesneyle ilişkilidir; ama yalnızca dışsal bir yasak olarak değil, arzu kurucu bir sınır olarak. Bastırma, suçluluk, süperego, ensest yasağı ve jouissance sınırı burada birbirine bağlanır. Tabu, öznenin “buna sahip olamazsın” diye karşılaştığı çizgidir. Ama aynı anda bu çizgi, o nesnenin neden bu kadar güçlü biçimde arzulandığını da açıklar.
Bu yüzden tabu yalnız toplumsal bir yasak değil, ruhsal bir ekonomi meselesidir. Yasak nesne, çoğu zaman fantezinin merkezine yerleşir. Özne ona doğrudan ulaşamaz; ama onun çevresinde dolaşır, onu başka nesnelerde tekrar eder, onun etrafında suçluluk üretir. Bu yönüyle tabu, bastırmanın ve semptom üretiminin erken kültürel biçimi gibi görülebilir.
Daha ileri gidersek, tabu süperegonun ön-tarihi olarak da okunabilir. Önce dışarıda yasa vardır; sonra bu yasa içselleşir. Sonunda özne kendi içinde yasaklayan, yargılayan, suçlayan bir sesle yaşamaya başlar. Freud’un daha sonra vicdan ve süperego kuramında ayrıntılandıracağı yapı, Totem ve Tabu’da kültürün kurucu sahnesi olarak görünür.
Bugün Totem ve Tabu nerede?
Bugün totemi artık kabile hayvanında aramıyoruz; ama totemik mantık kaybolmuş değil. İnsan toplulukları hâlâ kendilerini bazı kurucu işaretler etrafında tanıyor. Simgesel merkezler, kurucu isimler, kutsal kurumlar, idealleştirilmiş liderler, dokunulmaz değerler, grup kimliğini bir arada tutan işaretler hâlâ var. Bir topluluğun hangi figürü eleştirilemez, hangi sembolü tartışılamaz, hangi adı kurucu çekirdek olarak yaşadığını sormak, modern totemik düzeni anlamak için yeterlidir.
Tabu da ortadan kalkmış değil. Sadece biçim değiştirmiş durumda. Modern özne her şeyi söyleyebildiğini, her şeyi düşünebildiğini, her şeyi seçebildiğini sanabilir; ama yine de bazı alanlarda yoğun yasak, suçluluk ve bastırma üretir. Aile ilişkileri, cinsellik, arzu, ölüm, otorite ve ihlal meselesi etrafında tabu hâlâ işlemektedir. Hatta çağdaş özgürlük söylemleri içinde bile yeni tabular üretildiği söylenebilir. Psikanalitik açıdan önemli olan, yasağın biçimi değil, arzu ile yasak arasındaki o temel düğümün sürmesidir.
Bu yüzden Totem ve Tabu bugün tarihsel bir belge olarak değil, yaşayan bir yapı modeli olarak okunmalıdır. Freud’un “ilkel” diye tarif ettiği şey, belki tarihsel olarak o biçimde hiç var olmadı; ama insan ruhu ve toplumsal düzen, yasa, suçluluk ve özdeşleşme bakımından hâlâ o mantığın izlerini taşıyor.
Freud’un eskimiş yanı ile kalıcı yanı
Bu metin üzerine adil konuşmak istiyorsak iki şeyi aynı anda söylemek gerekir. Birincisi, Freud’un antropolojik malzemesi bugün yetersizdir. İlkel toplum tasarımları, evrimci dili ve bazı tarihsel genellemeleri eskimiştir. İkincisi, Freud’un kurduğu düşünce modeli hâlâ olağanüstü verimlidir. Çünkü o, kültürü ilerleme, akıl ve uzlaşma üzerinden değil; yasak, kayıp, suçluluk ve bastırma üzerinden okur.
Freud’un asıl kalıcı katkısı budur. Kültür bizi yalnız korumaz; bizden feragat da ister. Yasa yalnız düzen sağlamaz; arzuya sınır da çizer. Topluluk yalnız birlik sunmaz; aynı zamanda suçluluk ve özdeşleşme de üretir. Bu karanlık boyut görülmeden ne psikanaliz anlaşılır ne de kültür.
Sonuç
Totem ve Tabu bugün düz anlamda doğru bir antropoloji olarak savunulamaz. Ama onu yalnızca “eskimiş bir Freud metni” diye kenara atmak da düşünsel bir kayıp olur. Çünkü bu kitapta Freud, insan topluluğunun hangi çatışmalı temeller üzerinde kurulduğunu düşünmeye çalışır. Totem, bir grubun kendisini tanıdığı ve bağlandığı simgesel merkezdir. Tabu ise arzuya çekilen, ama aynı anda arzuyu kuran sınırdır. Ensest yasağı kültürün ilk büyük kesiti, ölü baba miti ise yasanın ve suçluluğun kurucu sahnesi olarak işler.
Bugün bu kitabı yeniden okumanın en iyi yolu, onu tarihsel doğruluk testiyle değil, kavramsal gücüyle değerlendirmektir. Freud’un sahnesi tarih olmayabilir; ama yapısal hakikati hâlâ canlıdır. İnsan topluluğu yasaksız kurulmaz. Arzu sınırsız serbestlikle değil, sınırla biçimlenir. Yasa dışarıdan gelmekle kalmaz, içeride de konuşmaya başlar. Ve kültür, her zaman biraz bastırılmış şiddet, biraz suçluluk ve biraz da özdeşleşme üzerine yükselir. Totem ve Tabu bugün tam da bu yüzden hâlâ okunmalıdır.
