Dönende Duranı, Duranda Döneni Bilmek!
Felsefe, çoğu zaman soyutlamalarla dolu bir uğraş, kimi zaman da gündelik hayatla hiçbir bağı kalmamış bir düşünsel çaba gibi görünür. Oysa felsefe, insan varlığının en temel ve köklü ihtiyacından doğar: Kendini anlamak, dünyayı kavramak, hakikatin peşine düşmek. Bu arayış, bilgiye sahip olmaktan çok daha önce, bir “iç uyanışın” göstergesidir. Dolayısıyla felsefeyi başlatan şey ne çok okumak, ne bilgi biriktirmek, ne de retorik bir beceridir. Felsefe, şaşırmayla başlar. Hayret etmeyle.
Hayret… Platon’un deyimiyle, felsefenin “arkhesi” yani ilkesidir. Hayret, cehl-i mürekkep hâlini, yani “bilmediğini bile bilmeme” durumunu parçalayarak insanı kendine getirir. Bir şeyi anlamamaktan doğan şaşkınlık, onu merak etmeye; merak ise sormaya, aramaya sevk eder. Felsefe bu soruların izinde yürümektir. Ama yürümek, salt ilerlemek değildir; durmak, geri dönmek, yön değiştirmek, hatta bazen düşmek de bu yolculuğun doğasındadır.
İşte bu bağlamda düşünmek, salt bir eylem değil, aynı zamanda bir edimdir. Yani belirli bir amaç doğrultusunda, belirli bir sorumluluk yüklenerek yapılır. Düşünmek, sadece zihinsel bir çaba değil, insanın kendine karşı dürüstlük borcudur.
Sofya ve Filosofya: Bilgelik ile İlişki Kurmak
“Felsefe” kelimesi Yunanca “philos” (sevmek) ve “sophia” (bilgelik) sözcüklerinden oluşan bir tamlamadır: Philosophia. Ama dikkat ederseniz bu tamlamada özne filozof değil, yüklem bilgeliğin kendisidir. Filozof bilge olan değil, bilgeliği seven ya da bilgeliğin izini süren kişidir. İşte burada sofya- (Yunanca sofía ) kavramı, yani “bilgelik”, merkezî bir anlam kazanır.
Arapçaya “hikmet” olarak çevrilen sofya, Türkçede çoğu zaman “bilgelik” sözcüğüyle karşılanır. Ancak burada önemli bir ayrım yapmalıyız: Bilgi başka, bilgelik başka bir şeydir. Bilgi, veridir. Bilgelik ise bu verilerle ne yapacağınızı bilmek, onları yaşamın birliğine kavuşturmak anlamına gelir. Dolayısıyla felsefe yapmanın amacı sadece bilgi edinmek değil, bilgiyi anlamlı kılacak şekilde düzenlemek, değerlendirmek ve yaşama katmaktır.
Ortaçağ İslam düşüncesinde sofyanın iki temel karşılığı vardır: “Hubbul hikmet” (hikmeti sevmek) ve “İsarul hikmet” (hikmeti aramak). Sevmek, onunla bir olma arzusudur; aramak ise onu henüz bulamamış olmanın itirafıdır. İşte filozofun konumu da tam buradadır: Arayış hâlinde olan kişi.
Arama ve Sevmek: Hakikatin Peşindeki Yolcu
Peki neden bilge olmaya çalışmayız da bilgelik arayıcısı oluruz?
Bu sorunun kökeninde bir paradoks yatar. Aramak, aranan şeyin ne olduğunu bilmeden yapılmaz. Ama eğer tam anlamıyla biliyorsak da zaten aramayız. Dolayısıyla filozofun durumu, hem bildiği hem de bilmediği bir şeye yönelmiş olmasıdır. Yani, mücmelen bilmek: Genel olarak neyin peşinde olduğunu bilmek, ama onu tüm detaylarıyla kavrayamamış olmak.
Bu durum, bilginin epistemik bir türüne karşılık gelir: Hikmet, yani hakikatin bilgisi. Felsefenin amacı işte bu hikmettir. Ama bu bilgi, herhangi bir bilgi türü gibi değildir. Ne sıradan gözlemlerden türeyen bir deneyim bilgisidir (empiria), ne de belirsiz bir kanaat ya da sanıdır (doxa). Hikmet, “episteme”dir. Zorunlu, kesin ve tümel olanın bilgisidir.
Bu noktada Platon’un aktardığı Pisagor anekdotunu hatırlamak yerinde olur: Kralın “Sen bilge misin?” sorusuna verdiği yanıt: “Hayır, yalnızca bilgeliği arayan biriyim.” Bu cevap filozofun statüsünü daima “ara”da tutar. Ne tam bilen, ne de hiç bilmeyen. Yolda olan.
Teori, Spekülasyon, Kontemplasyon
Felsefenin bu “arayış” halini tanımlamak için kullanılan kavramlardan biri de teoridir. Ancak bu kavramın tarihsel bağlamda neye karşılık geldiğini anlamadan geçemeyiz.
Antik Yunan’da “theoria” kavramı, sadece düşünmek ya da bakmak anlamına gelmezdi. Theoros, festival ve oyunları izlemek için gönderilen temsilciydi. Ama onun görevi sadece seyretmek değil, izlenimlerini kent meclisine rapor etmektir. Dolayısıyla teori, seyretmekten fazlasıdır: Tanıklık etmek ve tanıklığını dönüştürmektir. Bu da sorumlulukla yapılan bir bakış demektir.
Batı felsefesi bu teorik bakışı zamanla çeşitli kavramlarla genişletti: Spekülasyon, kontemplasyon ve meditasyon gibi. Spekülasyon, özellikle Hegel’in sisteminde olduğu gibi, düşünceyi kendi üzerine katlayan bir çabadır. Kontemplasyon ise daha çok içe dönük bir seyir halidir; iç dünyada olup biteni gözlemleme, temaşa etme. Meditasyon ise hem Doğu’da hem Batı’da farklı anlamlara gelse de özü itibariyle bir yalıtım, yani zihinsel yoğunlaşmadır.
Not: Bu yazı, Dücane Cündioğlu’nun “Dönende Duranı, Duranda Döneni Bilmek” başlıklı felsefe konuşmasında dile getirdiği fikirler temel alınarak hazırlanmıştır. İçerik, konuşmanın kavramsal yapısını koruyarak yeniden yazılmış ve yorumlanmıştır. Metinler, konuşmanın bire bir dökümü değil; felsefi anlamda yapılandırılmış özgün denemelerdir.
