Giriş: Devletin Felsefi Bir Problemi Olarak Ontolojisi
Modern çağın en belirleyici kurumlarından biri olan devlet, yalnızca bir yönetsel aygıt veya güç tekeli değil, aynı zamanda felsefi bir problemdir. Çünkü devlet, yalnızca “olan” değil, aynı zamanda “olması gereken” bir yapıdır. Bu nedenle devletin tanımı, salt siyaset biliminin değil; aynı zamanda hukuk felsefesinin, ontolojinin ve epistemolojinin de meselesidir. “Modern devletin ontolojisi nedir?” sorusu, bizi hem egemenlik teorilerinin hem de yasanın doğasına dair temel tartışmalara götürür. Bu yazı, egemenliğin kaynağı, yasanın rasyonalitesi ve istatistiksel devletin doğası gibi eksenlerde modern devletin felsefi yapısını anlamaya çalışacaktır.
II. Mülkten Devlete: Geleneksel Siyaset Anlayışının Çözülüşü
Klasik doğu siyaset felsefesi, devleti bir “mülk” olarak ele alır. Buradaki “mülk”, yalnızca fiziksel zenginlik değil; aynı zamanda Tanrısal bir takdirin sonucu olarak sultan, melik ya da halifeye verilmiş bir otorite alanıdır. Mezopotamya’dan İslam siyaset düşüncesine kadar uzanan bu çizgide devlet, ilahi düzenin yeryüzündeki temsilidir. Bu anlayışta devletin yasallığı, halktan değil Tanrı’dan gelir. Devletin başındaki kişi, yönetici olmaktan çok “bir düzenin yeryüzü vekili”dir.
Ancak bu siyasal düşünce, modern dönemde köklü bir kırılma yaşar. Fransız Devrimi, sekülerleşme ve toplumsal sözleşme kuramları ile birlikte mülk temelli iktidar anlayışı çözülür. Artık devletin meşruiyeti Tanrı’dan değil, halkın rızasından ve anayasal ilkelerden türetilir. Ancak bu dönüşüm, beraberinde yeni bir belirsizlik getirir: Halk kimdir? Egemen kimdir? Devlet kimin adınadır?
III. Yasa ve Egemenlik: Schmitt’in Olağanüstü Hâl Kavramı
Carl Schmitt’in ünlü teziyle ifade edecek olursak, “Egemen odur ki, olağanüstü hâle karar verendir.” Bu ifade, modern devlette yasa ile egemenlik arasında her zaman süren bir gerilimi işaret eder. Anayasa, egemenliği sınırlayan bir normatif sistem gibi görünür. Ancak gerçek kriz anlarında, yani hukuk düzeninin işlemediği durumlarda, bu sistemin dışında kalan bir karar vericiye ihtiyaç duyulur. Schmitt’e göre bu karar verici, modern egemenlik anlayışının kalbidir.
Bu durumda yasa, kendi olağanüstü hâlini belirleyemediği ölçüde bağımlıdır. Egemenlik, sadece yasa yapmak değil; aynı zamanda yasa yapmanın askıya alındığı durumu belirleyebilmektir. Modern devletin en kritik paradoksu buradadır: Kendisini normlar yoluyla tanımlayan bir sistemin norm dışı koşullarda kendi varlığını sürdürebilmesi.
IV. İstatistiksel Devlet: Saymak, Tanımak, Yönetmek
Modern devletin temel özelliklerinden biri, vatandaşlarını “nüfus” olarak kavrayışıdır. 17. yüzyıl sonrası oluşan bu paradigma, devleti artık yalnızca egemenlik sahibi bir güç değil; aynı zamanda sayısal verilerle işleyen bir “istatistiksel makine” hâline getirir. “State” kelimesinin kökeninde yer alan status yani “durum” terimi, devletin bireyi bir “veri noktası” olarak ele almasının temelidir.
Michel Foucault’nun biyoiktidar kavramı burada belirleyicidir. Modern devletin gücü, artık bireyin doğrudan disipline edilmesiyle sınırlı değildir. Asıl güç, bireylerin doğum oranları, sağlık bilgileri, eğitim seviyesi gibi veriler üzerinden dolaylı olarak yönlendirilmesidir. Bu durum, devleti bir tür “hayat yöneticisi” yapar. Disipliner toplumdan kontrol toplumuna geçişte devletin artık sadece “yasaklayıcı” değil, “optimize edici” bir rol üstlendiği görülür.
V. Hukukun Rasyonelliği ve Devletin Öngörülebilirliği
Modern devlette yasa, keyfilikten arındırılmış, genel-geçer ve öngörülebilir olmalıdır. Bu rasyonalite, aynı zamanda kapitalist üretim tarzının gereksinimlerinden de doğar. Sermaye, ancak yasaların öngörülebilirliği ve hakların güvenliği içinde hareket edebilir. Bu nedenle devletin hukuku, yalnızca ahlaki değil; aynı zamanda ekonomik bir zorunluluktur.
Ancak bu rasyonalite iddiası, aynı zamanda hukuk ile adalet arasındaki boşluğu da genişletir. Radbruch’un belirttiği gibi, bir yasa ne kadar sistematik olursa olsun, eğer adaletsizliğin taşıyıcısı hâline gelmişse artık hukuk olarak tanınamaz. Buradan hareketle, modern devletin istatistiksel ve teknik doğası, etik ve vicdani olanı bastıran bir güç hâline de gelebilir.
VI. Egemenliğin Bedenleşmesi: Devletin Nerede Olduğu Sorusu
Modern devlette egemenlik dağıtılmıştır. Bir “kral” ya da “halife” figürü yoktur. Devlet, yazılı anayasa, yasa koyucu meclis, yürütme organı, güvenlik güçleri, kamu istatistik kurumları ve eğitim sistemi gibi farklı aygıtlar aracılığıyla kendini var eder. Ancak tam da bu nedenle, devletin nerede başlayıp nerede bittiği sorusu belirsizleşmiştir.
Artık devlet, belirli bir mekânda toplanan bir egemenlik gücü değil; her yerde, her an işlemekte olan normatif ve teknik bir yapı hâline gelmiştir. Bu durum, bireyin devlete karşı sorumluluğunu da, devletin bireye karşı sorumluluğunu da karmaşıklaştırır.
VII. Sonuç: Devletin Ontolojisi ve Sınırları
Modern devlet, ne sadece bir aygıt, ne sadece bir hukuki sistem, ne sadece bir ideolojidir. O, ontolojik olarak karmaşık bir varlıktır. İçinde yasa, egemenlik, istatistik, şiddet, ahlak ve bilgi aynı anda yer alır. Bu nedenle devlet, yalnızca tanımlanması gereken değil; aynı zamanda sınırlandırılması gereken bir yapı olarak düşünülmelidir.
