Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Yönetmen ve Bağlam
Uzaya gitmek çoğu bilimkurguda bilinmeyene doğru açılmak demektir; Tarkovski’de ise çoğu zaman insanın kendi içine geri dönmesidir. Solaris, bu anlamda geleceğe dair bir film gibi başlayıp hafıza, suçluluk ve sevginin geri dönülmez izleri üzerine kurulu bir iç yolculuğa dönüşür. Stanisław Lem’in romanından yola çıksa da Tarkovski’nin filmi, bilimsel merakın ya da teknolojik keşfin değil, insan ruhunun taşıyamadığı şeylerin sinemasıdır. Burada kozmos, insanı aşan bir sonsuzluk alanı olmaktan çok, insanın içindeki bastırılmış geçmişi geri çağıran bir ayna gibi çalışır.
Tarkovski’nin sinemasında dünya hiçbir zaman yalnız görünen yüzeyden ibaret değildir. Toprak, su, ateş, rüzgâr ve zaman, her filmde maddi olduğu kadar ruhsal bir doku da taşır. Solaris bu damarı başka bir düzleme, uzaya taşır; fakat dünyayı geride bırakmaz. Tam tersine, gezegenin bilinmezliği karşısında asıl belirginleşen şey, insanın dünyasal hafızasıdır. Bu nedenle film, uzay yolculuğunu insanı özgürleştiren bir ileri atılım gibi kurmaz. Daha sert bir şey söyler: İnsan, evrenin en uzak noktasına gitse bile, kendi geçmişinin içinden çıkamaz. Solarisin asıl metafiziği de tam burada başlar.
Filmin Tanıtımı ve Kompozisyon
Psikolog Kris Kelvin, Solaris gezegeninin yörüngesinde dönen istasyona gönderilir. Görevi, oradaki bilim insanlarının ruhsal dengesini ve araştırmanın sürdürülüp sürdürülmeyeceğini değerlendirmektir. Daha baştan istasyona dair huzursuz bir şey olduğu sezilir; dünyadaki hazırlık sahneleri bile açıklık duygusu vermez, daha çok yaklaşan bir iç çöküşün sessiz önsözü gibi durur. Kelvin istasyona vardığında ise düzenin dağılmış, iletişimin parçalanmış ve her şeyin görünmez bir basınç altında bükülmüş olduğunu görür.
Filmin omurgası dışarıdan bakıldığında yalındır: bir adam bilinmeyen bir gezegene gider, oradaki krizi anlamaya çalışır ve açıklanamayan bir fenomenle yüzleşir. Ama Tarkovski bu malzemeyi klasik bilimkurgu gerilimi gibi işlemez. Olay ilerledikçe Solaris’in “ne yaptığı” sorusu geri çekilir, yerini Solaris’in insanın iç dünyasında neyi açığa çıkardığı sorusuna bırakır. Kelvin’in ölmüş eşi Hari’nin ansızın geri gelişiyle birlikte film artık bilimsel gizem değil, hafıza ve vicdan filmi haline gelir. İstasyonun koridorları, odaları, metal yüzeyleri ve sessiz boşlukları giderek ruhsal bir labirente dönüşür. Kompozisyonun asıl gücü de buradadır: uzayın soğukluğu ile insan belleğinin sıcak ve acı verici kalıntıları aynı filmde birbirini sürekli bozar.
Panofsky’nin Üç Düzeyli Analizi
Ön-ikonografik düzeyde film bize bir uzay istasyonunu, birkaç bilim insanını, kapalı metal mekânları, gezegen yüzeyini, suyu, aynaları, kitapları, videoları ve ölü bir eşin geri dönüşünü gösterir. Yüzeyde, açıklanamayan bir gezegen fenomeniyle karşı karşıya kalan insanların hikâyesini izleriz. Görsel düzen ilk bakışta tanıdıktır: bilimsel araştırma alanı, laboratuvar benzeri odalar, kontrol mekanizmaları ve kapalı devre bir yaşam.
İkonografik düzeyde bu unsurlar çok daha karmaşık bir anlam ağına açılır. Uzay istasyonu yalnız bilimsel keşif alanı değildir; bilinçaltının kapalı odalarına dönüşür. Hari figürü yalnız geri dönen sevgili değil, pişmanlığın bedene kavuşmuş biçimidir. Kitaplar, tablolar, aynalar ve dünya hatıraları da burada çok önemlidir; çünkü film, insanın bilinmeyeni bile kendi kültürel belleğiyle okumaya çalıştığını gösterir. Solaris gezegeni ise klasik anlamda “öteki” değil, insanın kendi iç karanlığını ve eksikliğini ona geri veren kozmik bir bilinç gibi görünmeye başlar.
İkonolojik düzeyde ise Solaris, insanın en büyük trajedisinin bilinmeyene ulaşamamak değil, kendinden kaçamamak olduğunu söyler. Gezegenin gücü, saldırıdan ya da işgalden gelmez; insanı kendi bastırdığı şeyle baş başa bırakmasından gelir. Kelvin için esas sınav, Hari’nin gerçek olup olmaması değildir. Asıl soru, sevdiği kadının ölümü karşısında taşıdığı suçluluğu ve sevgiyi yeniden yaşayıp yaşayamamasıdır. Bu nedenle film, uzaya açılan bir insanlık hikâyesi olmaktan çok, insanın kendi ruhunun derinliklerine dayanıp dayanamayacağına dair bir sınavdır.
Temsil – Bakış – Boşluk
Temsil: Film, uzayı teknolojik heyecan ve fütüristik ihtişam alanı olarak temsil etmez. Burada uzay ne serüven ne de zafer mekânıdır; daha çok insanın kendinden kaçamayacağı bir eşiktir. Tarkovski’nin asıl gücü, bilimkurgu nesnelerini bile ruhsal anlamlarla doldurmasındadır. İstasyon, cihazlar ve gezegen yüzeyi, büyük keşfin araçları gibi değil, belleğin boğucu geri dönüş alanları gibi görünür. Hari’nin temsili de bu açıdan çok önemlidir. O bir hayalet değildir, ama tam anlamıyla insan da değildir; daha çok sevginin, suçluluğun ve özlemin maddeleşmiş biçimidir. Bu yüzden film, gerçek ile temsil arasındaki sınırı sürekli bulanıklaştırır.
Bakış: Bakış filmde doğrudan bilgi üretmez; aksine, insanın neyi gerçekten görebildiğini soruya açar. Kelvin Solaris’e bakar, istasyondaki insanlara bakar, Hari’ye bakar; ama gördüğü şey hiçbir zaman yalnız dışarıdaki gerçeklik değildir. Her bakış, onun kendi geçmişini de geri çağırır. Bilim insanlarının bakışı ise daha sert biçimde bozulmuştur; onlar açıklama ararken kendi ruhsal dengelerini kaybetmişlerdir. Tarkovski’nin kamerası da klasik bilimkurgudaki gibi keşfeden, haritalayan, uzayı çözümleyen bir bakış kurmaz. Daha çok, bilinmezliğe bakan insan yüzünün taşıyamadığı şeyleri görünür kılar. Böylece bakış, hâkimiyet değil kırılganlık alanına dönüşür.
Boşluk: Filmin en güçlü katmanı boşlukta açılır. Uzayın fiziksel boşluğu ile insanın içindeki duygusal boşluk birbirine ayna olur. Kelvin’in içindeki kayıp, Hari’nin yokluğu, Hari’nin var olmasına rağmen tamamlanmamışlığı, gezegenin ne olduğuna dair açıklanamayan bilinç ve istasyondaki sessizlikler, bu boşluğu büyütür. Tarkovski bu boşluğu korku efekti olarak değil, düşünme ve sarsılma alanı olarak kullanır. Film boyunca hiçbir kesin bilgi gerçek bir rahatlama getirmez. Çünkü boşluk burada bilinmeyen değil, eksik yaşanmış hayatın yankısıdır.

Filmin Rusça özgün sinema afişi
Kaynak: https://tr.wikipedia.org/
wiki/Solaris_%28film,_1972%29
Stil – Tip – Sembol
Stil: Tarkovski’nin stili burada ağır, su gibi akan ve sabır isteyen bir ritim kurar. Uzun planlar, yavaş geçişler, sessiz koridorlar, suyun ve yansımanın kullanımı, dünyanın doğal yüzeyi ile istasyonun yapay yüzeyi arasındaki karşıtlık, filmin bütün atmosferini belirler. Film, bilimkurgunun hızına ve açıklama tutkusuna karşı bilinçli bir direnç içindedir. Olayı hızlandırmaz; tam tersine, izleyiciyi beklemeye, bakmaya ve hissin içinde kalmaya zorlar. Böylece uzayın soyutluğu bile dokunsal ve içsel bir tecrübeye dönüşür.
Tip: Kelvin, klasik anlamda bir kahraman değildir; daha çok, aklıyla girdiği yerde vicdanı tarafından kuşatılan modern entelektüel tipine yaklaşır. Hari ise yalnız sevilen kadın figürü değildir; sevginin geri dönüşü, ama aynı zamanda sevginin imkânsız telafisi olarak belirir. Snaut ve Sartorius gibi figürler, insanın bilinmeyen karşısındaki farklı savunma biçimlerini taşırlar: biri ironiye, diğeri sert akılcılığa sığınır. Filmde herkes aynı soruyla sınanır, ama herkes ona başka türlü çöker.
Sembol: Su filmin ana sembollerinden biridir. Dünya sahnelerinde hayatın, hafızanın ve akışın maddesi olarak görünür; uzayda ise eksikliği daha da hissedilir. Ayna ve yansıma, insanın kendine dolaylı biçimde dönmesini taşır. İstasyon, modern aklın kapalı zihnini; Solaris ise insanın bilinçdışını dışsallaştıran kozmik yüzeyi simgeler. Hari’nin bedeni de başlı başına simgesel bir düğümdür: sevgi, yas, pişmanlık ve tekrar yaşama arzusu aynı bedende birleşir.
Sanat Akımı
Solaris, bilimkurgu sinemasının içinde yer alsa da, onu türün alışılmış yönlerinden ayıran şey teknoloji değil hafıza, gelecek değil vicdan, keşif değil içe dönüş üzerine kurulmuş olmasıdır. Film, modern bilimkurguyu metafizik ve şiirsel bir hatta açar. Bu yüzden hem sanat sinemasının hem de tür sinemasının sınırlarını aynı anda zorlayan ayrıksı bir yapıt olarak durur.
Sonuç
Solaris, bilinmeyen bir gezegeni anlatıyor gibi görünür; ama sonunda insanın kendi ruhuna dayanma kapasitesini sorgular. Tarkovski burada uzayı fethedilecek bir dış dünya olarak değil, insanın kendi kaybını taşıyamadığı bir yansıma alanı olarak kurar. Kelvin’in yolculuğu bilgiye değil, suçluluk ve sevginin geri dönülmez ağırlığına çıkar. Geriye de bilimsel bir cevap değil, son derece ağır bir soru kalır: İnsan gerçekten sevdiği şeyle yeniden karşılaşsa, onu bu kez taşıyabilir mi?
