Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Bastırma gerçekten uygarlığın kaderi mi?
Herbert Marcuse’ün Freud’la hesabı, psikanalizi kültürel bir süs olarak Marksizme eklemek değildir. Asıl mesele şudur: Eğer modern toplum yalnız sömürüyle değil, arzuları biçimlendirerek de işliyorsa, özgürleşme sadece ekonomi politiğin diliyle açıklanamaz. Freud’un büyük keşfi, baskının yalnız yasalar, kurumlar ve polis aracılığıyla değil, ruhsal aygıtın içine yerleşerek çalıştığını göstermesiydi. Frankfurt Okulu’nun Freud’a dönmesi de bu yüzden tesadüf değildi; hedef, insanların neden bazen kendi eziliş biçimlerine duygusal olarak bağlandığını, neden itaatin yalnız korkuyla değil içselleştirmeyle de kurulduğunu anlamaktı. Marcuse bu hattı en ileri noktaya taşır: uygarlığın bastırmaya dayandığını kabul eder, ama bastırmanın ne kadarının gerçekten zorunlu, ne kadarının tarihsel egemenlik biçimlerinin ürünü olduğunu ayırmaya çalışır.
Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğunda kurduğu çerçeve iyi bilinir: insan haz ilkesine göre yaşamak ister, ama ortak yaşam bu itkilerin sınırlandırılmasını gerektirir; gerçeklik ilkesi tam burada doğar ve birey hazdan vazgeçmeyi, tatmini ertelemeyi, içgüdülerini dizginlemeyi öğrenir. Britannica’nın Freud özetinde de görüldüğü gibi, Freud için gerçeklik ilkesi çocuğun anlık tatminin mümkün olmadığını öğrenmesiyle kurulur; uygarlık da daha geniş ölçekte bu erteleme, suçluluk ve içselleştirilmiş denetim üzerinden işler. Marcuse, Freud’un bu teşhisini küçümsemez; tersine, onun uygarlığa dair en sert hakikatlerden birini yakaladığını düşünür. Ancak burada durmaz. Çünkü Freud’un doğru olarak gördüğü bu yapı, Marcuse’e göre, kolayca tarih dışı bir kader teorisine dönüşür: sanki uygarlık ne olursa olsun yüksek düzeyde baskı gerektiriyormuş gibi konuşulmaya başlanır.
Marcuse’ün Marxçı müdahalesi tam burada başlar. Bastırma varsa, bu bastırmanın tamamını “insan doğası”na ya da “uygarlığın değişmez yasası”na yazamayız. Çünkü insanların nasıl çalıştığı, ne kadar çalıştığı, hangi ihtiyaçları doğal saydığı ve hangi fedakârlıkları kaçınılmaz kabul ettiği tarihsel olarak değişir. Marcuse’ün Eros ve Uygarlıkta yaptığı şey, Freud’un gerçeklik ilkesini tarihselleştirmektir. Freud’da gerçeklik ilkesi, haz ilkesine dış dünyanın dayattığı sınırdır; Marcuse’de ise bu sınırın biçimi toplumsal örgütlenmeye göre değişir. Yani insanın dürtü yapısı yalnız biyolojik yazgı tarafından değil, tarihsel emek rejimleri, otorite biçimleri ve kıtlığın nasıl dağıtıldığı tarafından da şekillenir. Bu yüzden Marcuse için soru artık “baskı kaçınılmaz mı?” değil, “hangi baskı gerçekten birlikte yaşamın koşulu, hangisi egemenliğin fazladan talebidir?” sorusuna dönüşür.
Temel bastırma ile artı-bastırma arasındaki fark
Marcuse’ün en önemli kavramsal hamlesi, “temel bastırma” ile “artı-bastırma” ayrımıdır. Temel bastırma, birlikte yaşayabilmek için dürtülerin belli ölçüde düzenlenmesini anlatır; artı-bastırma ise toplumsal tahakkümün gerektirdiği fazladan kısıtlardır. Bu ayrımın önemi çok büyüktür, çünkü bastırmayı tek parça bir bütün olarak görmekten kurtarır. Eğer bütün bastırmayı uygarlığın zorunlu bedeli sayarsak, tarihsel olarak kurulmuş egemenliği doğal ve ebedi göstermiş oluruz. Marcuse ise tam tersini söyler: toplum, insanlardan yalnız bir arada yaşayabilmek için gerekli olan fedakârlıkları istemez; aynı zamanda onları çalışmanın, itaati içselleştirmenin, otoriteyi sürdürmenin ve artı-emek üretmenin araçları haline getirecek kadar da bastırır. Böylece sorun haz ile uygarlık arasındaki ilkesel düşmanlık değil, özgür yaşam olasılıklarını gereksiz yere daraltan toplumsal fazlalıktır.
Bu ayrım, Marcuse’ün Freud’la polemiğinin özüdür. Freud’a göre birey suçluluk duygusunu, ertelenmiş tatmini ve dürtülerin dizginlenmesini uygarlığa katılmanın bedeli olarak taşır. Marcuse ise bunun doğru ama eksik olduğunu savunur. Evet, bir ölçüde sınırlama olmadan toplumsal hayat kurulamaz; ama modern toplumların istediği sınırlama, yalnız toplumsal hayatı sürdürmek için gerekli olan minimum değildir. Çalışma ahlakı, verimlilik ideolojisi, cinselliğin disiplin altına alınması, bedenin üretkenlik ekseninde yeniden düzenlenmesi, suçluluk duygusunun ahlaki üstünlük gibi sunulması — bunların hepsi tarihsel egemenlik biçimlerinin ürünüdür. Yani bastırma, toplumun metafizik kaderi değil, belirli bir uygarlık modelinin siyasal-psikolojik maliyetidir. Marcuse’ün Freud’u Marx’la okuması tam olarak budur: bastırmayı tarihsel emek rejimlerinden bağımsız düşünmemek.
Gerçeklik ilkesi neden “başarım ilkesi”ne dönüşür?
Marcuse’ün ikinci büyük müdahalesi, Freud’un “gerçeklik ilkesi”ni modern kapitalist toplumun özgül biçimi olarak “başarım ilkesi” diye yeniden adlandırmasıdır. Bu kavram, çok şey söyler. Çünkü gerçeklik ilkesi artık nötr bir dış dünya sınırı olmaktan çıkar; rekabet, üretkenlik, performans, verimlilik, statü ve ertelenmiş tatmin üzerine kurulu tarihsel bir toplumsal mantığa dönüşür. UCLA’deki metin parçaları ve sonraki yorumlar, Marcuse’ün burada açıkça şunu söylediğini gösteriyor: Eros ile gerçeklik arasındaki uzlaşmaz çatışma, aslında Eros ile yabancılaşmış emek arasındaki çatışmadır. Sorun “çalışmak” değildir; çalışmanın insanı kendi hayatına yabancılaştıran, bedeni araçsallaştıran ve haz ile zamanı sermayenin ölçülerine göre düzenleyen biçimidir.
Başarım ilkesi altında birey yalnız ekonomik bir varlık değil, libidinal olarak da eğitilen bir varlıktır. Haz ertelenir, oyun küçümsenir, işe yaramayan duyusal fazlalıklar değersizleştirilir, beden performansın taşıyıcısına dönüştürülür. Bu yüzden Marcuse’ün eleştirisi yalnız fabrika disiplinine değil, modern öznenin kuruluşuna yönelir. İnsan kendisini işlevselliğiyle, başarısıyla, üretkenliğiyle ve toplumsal uygunluğuyla tanımlamaya başlar. Burada Freud’un süperego teorisi ile Marx’ın yabancılaşma fikri iç içe geçer: emir artık dışarıdan gelen kaba bir komut değildir; bireyin kendi iç sesi haline gelir. İnsan kendisini baskılamayı görev, erdem ve karakter sayar. Tahakküm tam da bu yüzden derinleşir: dışsal komut, içsel ahlak gibi yaşanmaya başlar.
Kıtlık gerçekten doğal mı, yoksa yönetiliyor mu?
Marcuse’ün Freud’dan ayrıldığı bir başka belirleyici yer, kıtlık fikridir. Freud, insanın hazdan vazgeçmesini büyük ölçüde dış gerçekliğin kıtlığına bağlar: herkes istediği gibi yaşayamaz, çünkü doğa sınırlar koyar ve toplum bu sınırlar altında düzen kurmak zorundadır. Marcuse ise 20. yüzyılın ileri sanayi toplumuna bakınca şunu görür: üretici güçler öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, ağır baskının ve kitlesel mahrumiyetin tümünü “doğa yasası” diye açıklamak artık ikna edici değildir. Sorun mutlak kıtlık değil, toplumsal olarak üretilmiş ve yönetilen kıtlıktır. Toplum, bolluk potansiyeline rağmen insanları hâlâ yokluk ve performans mantığıyla disipline ediyorsa, o zaman baskının önemli bir kısmı zorunlu değil siyasaldır.
İşte Marcuse’ün Marxçı damarı burada iyice açığa çıkar. Üretici güçler daha az yabancılaşmış, daha az yıkıcı, daha az aşırı emek gerektiren bir yaşamı mümkün kılabilecek düzeye geldiği halde toplum bunu özgürleşme yönünde değil, egemenlik yönünde kullanıyorsa, Freud’un trajik antropolojisi tarihsel olarak aşılabilir hale gelir. Marcuse’ün temel iddiası bu yüzden çok serttir: modern uygarlık, insanlardan hâlâ kaçınılmazmış gibi fedakârlıklar talep eder, ama bu fedakârlıkların önemli bir bölümü artık gerçekten kaçınılmaz değildir. Yani suçluluk, disiplin, cinsel kısıtlama, zamanın bütünüyle işe göre örgütlenmesi ve duyusal yaşamın aşağılanması, toplum halinde yaşamanın zorunlu bedeli değil; belirli bir egemenlik biçiminin süreklilik koşullarıdır. Bu, Freud’un doğal zorunluluk dediği şeyin önemli bir bölümünü tarihin alanına geri çeker.
Eros neden sadece cinsellik değildir?
Marcuse’de Eros kavramı yalnız dar anlamda cinselliği anlatmaz. Freud’da da Eros, birleştiren, bağlayan, yaşamı koruyan ve çoğaltan dürtüsel güçlerin genel adıdır; Marcuse bu geniş anlamı korur ve siyasal olarak derinleştirir. Eros, onda yaşamın oyun, haz, yakınlık, bedensel alıcılık ve şiddetsiz ilişki kapasitesini temsil eder. Bu nedenle Eros’un bastırılması yalnız özel hayatın baskılanması değildir; toplumsal hayatın sertleşmesi, duyuların körelmesi ve aklın yalnız idare mantığına indirgenmesi demektir. Uygarlık Eros’u bütünüyle yok edemez; ama onu işlevselleştirir, denetler ve parçalar. Marcuse’ün özgürleşme fikri de bu yüzden yalnız mülkiyet ilişkilerinin dönüşümüyle sınırlı değildir; aynı zamanda duyusal hayatın dönüşümünü gerektirir.
Burada kitap erotizmi siyasal romantizm haline getirmez. Marcuse’ün asıl derdi “serbest aşk” çağrısı değildir; zaten dönemin kimi alımlamalarında kitabın bu şekilde basitleştirildiği bilinir. Onun söylediği daha ağırdır: Eğer insanın bedeni, zamanı ve haz kapasitesi baştan performans ilkesine göre biçimlendiriliyorsa, devrim yalnız kurumların değil, duyarlığın da dönüşümünü gerektirir. Eros, bu anlamda düzen karşıtı ham enerji değil, şiddetsiz ve daha az zorlayıcı bir uygarlık olasılığının adıdır. Yani Marcuse için özgürleşme, dürtülerin medeniyet dışı patlaması değil; uygarlığın baskıcı yapısını aşan başka bir uygarlık fikridir. Bu yüzden Eros, Freud’daki biyolojik yaşam gücü olmaktan çıkıp tarihsel bir özgürlük imkânına dönüşür.
İmgelem ve sanat neden bu kadar önemli?
Marcuse’ün Freud’u Marx’la okumaktan vardığı sonuçlardan biri de şudur: baskı hiçbir zaman tam değildir; imgelem, oyun, rüya ve sanat, bastırılmış yaşam olasılıklarını bir yerde saklar. Bu nedenle estetik, onda lüks ya da dekor değil, toplumsal hakikatin başka bir boyutudur. Sanat mevcut gerçekliğe uyum sağladığı ölçüde değil, onun ötesini sezdiren bir negatif güç taşıdığı ölçüde önemlidir. İmgelem, gerçeklik ilkesinin mutlaklaşmasını kırar; başka türlü haz, başka türlü zaman, başka türlü beden ve başka türlü ilişki biçimlerini duyumsatır. Freud’un fantaziye bıraktığı alan, Marcuse’de ütopyacı bir siyasal alan haline gelir. Çünkü baskılanmış arzunun belleği yalnız nevroz değil, aynı zamanda olumsuzlama kaynağıdır.
Bu noktada Marcuse’ün özgürleşme anlayışı daha iyi görünür. O, bütün baskıların sıfırlandığı ilkel bir cennet hayal etmez; ama bastırmanın bugünkü kadar yoğun, yaygın ve hayatın bütününü kaplayan bir yapı olmak zorunda olmadığını savunur. Sanat ve imgelem bu yüzden “kaçış” değil, mümkün olanın duyusal kanıtlarıdır. İnsan yalnız akıl yoluyla değil, hissederek de mevcut düzene itiraz edebilir. Marcuse’ün estetiğe yönelmesinin nedeni budur: siyasal özgürlük, duyusal yeniden örgütlenme olmadan yarım kalır. Bu, Frankfurt Okulu içindeki estetik damarın en radikal biçimlerinden biridir.
Sonuç: Freud’un trajedisini tarihe açmak
Marcuse’ün yaptığı şey, Freud’un uygarlık analizini iptal etmek değil, onu tarihsel hale getirmektir. Freud haklıydı: uygarlık dürtülerin düzenlenmesini ister ve baskı ruhsal aygıtın içine kadar işler. Ama Freud burada durup bu yapıyı insanlığın değişmez yazgısı gibi konuştu. Marcuse ise tam burada itiraz etti: uygarlığın zorunlu maliyeti ile egemenliğin fazladan dayattığı bedeli birbirinden ayırmadan özgürlük düşünülemez. “Temel bastırma” ile “artı-bastırma”, “gerçeklik ilkesi” ile “başarım ilkesi” ayrımları bu yüzden yalnız kavramsal değil, siyasal ayrımlardır. Çünkü bunlar bize hangi acının birlikte yaşamın kaçınılmaz bedeli, hangi acının ise tarihsel tahakkümün ürünü olduğunu sormayı öğretir.
Bu yüzden Eros ve Uygarlık, bir kitap tanıtımından ibaret düşünülürse küçülür. Asıl önemini, özgürlüğü yalnız hukuk, temsil ya da mülkiyet düzeyinde değil; beden, arzu, zaman ve haz düzeyinde de düşünmeye zorlamasında bulur. Marcuse’ün Marx’a kattığı büyük nüans budur: İnsan yalnız emek sürecinde yabancılaşmaz; kimi zaman kendi arzularını bile kendisine karşı kurulmuş bir düzen içinde yaşar. Özgürleşme o halde yalnız kurumların değil, duyusal hayatın da dönüşümünü gerektirir. Freud’u Marx’la okumak, tam da bu nedenle, uygarlığın bastırıcı çekirdeğini doğal saymamak ve onun tarihsel olarak aşılabilir yanlarını aramak demektir.
