Marx neden Morgan’a döndü?
Karl Marx’ın son dönem çalışmalarına yalnızca Kapital’in devamı gibi bakıldığında önemli bir şey gözden kaçar: Marx, yaşamının son yıllarında dikkatini antropolojiye, erken toplum biçimlerine, akrabalık sistemlerine ve mülkiyetin tarihsel kökenlerine çevirmişti. 1880 ile 1881 arasında Lewis Henry Morgan’ın Ancient Society – Eski Toplum adlı kitabı üzerine yoğun biçimde çalıştı; bu çalışma, sonradan “Etnolojik Defterler” diye anılan notların ana gövdesini oluşturdu. Marcello Musto’nun belirttiği gibi Marx’ı Morgan’da asıl etkileyen şey, toplumsal ilerlemeyi soyut fikirlerle değil üretim, teknik, toplumsal örgütlenme ve tarihsel kurumların maddi dönüşümüyle birlikte ele almasıydı. Yani Marx, Morgan’da egzotik halklara ilişkin merak uyandırıcı bir malzeme değil, tarihsel maddeciliğin kapsamını genişletecek bir kuramsal zemin buldu. Bu yüzden Morgan, Marx için antropoloji tarihinin tali bir ismi değil; aile, mülkiyet ve devletin doğal değil tarihsel kurumlar olduğunu düşündüren güçlü bir uğraktır.
Morgan’ın kurduğu çerçeve: akrabalık, teknik ve mülkiyet
Lewis Henry Morgan, 19. yüzyıl antropolojisinin bugün en çok tartışılan ama aynı zamanda en kurucu isimlerinden biridir. Özellikle akrabalık terminolojisi üzerine yaptığı çalışmalar, modern antropolojide akrabalık incelemelerinin öncülerinden sayılır. Britannica’nın özetlediği üzere Morgan, İrokua ve başka Yerli topluluklar üzerinde çalışarak akrabalık kurumlarını teknolojik değişim ve mülkiyet biçimlerindeki dönüşümlerle ilişkilendirmeye çalıştı. Ancient Society’de ortaya koyduğu büyük tez şuydu: toplumların örgütlenişi, yalnızca fikirlerin veya hukuk normlarının değil, üretim biçimlerinin, teknik kapasitenin ve akrabalık sistemlerinin değişmesiyle dönüşür. Bu bakımdan Morgan, modern burjuva ailesini insanlığın ezelî ve değişmez birimi sayan anlayışa karşı önemli bir gedik açtı. Marx’ın dikkatini çeken de tam olarak buydu: aile, mülkiyet ve devlet, başlangıçtan beri aynı biçimde var olan doğal kurumlar değildir; bunlar tarih içinde belirli koşullarda ortaya çıkan, değişen ve çözülüp yeniden kurulan yapılardır.
Marx’ın Etnolojik Defterleri: Morgan yalnızca bir kaynak değil
Marx’ın Morgan’ı nasıl okuduğunu anlamak için “Etnolojik Defterler”e bakmak gerekir. Musto’nun aktardığına göre Marx, Morgan’dan yalnızca pasajlar toplamamış; aile bağlarının gelişimi, mülkiyet ilişkilerinin kökeni, kadınların tarihsel konumu, topluluk biçimleri, devlet iktidarının oluşumu ve sömürgeciliğin etkileri üzerine düşünmesini genişleten yoğun notlar almıştır. Hatta Musto’nun dikkat çektiği önemli bir ayrıntı, Marx’ın Morgan’ın kitabındaki bölümlerin sırasını zihninde yeniden kurmasıdır: Morgan kitabını buluşlar, yönetim, aile ve mülkiyet ekseninde düzenlerken Marx, aile–mülkiyet–yönetim bağını daha görünür kılacak şekilde bu tematik hattı başka bir iç mantıkla düşünür. Bu çok önemli bir işarettir; çünkü Marx’ın ilgisi yalnızca “erken toplumlar nasıldı?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: aile, mülkiyet ve devlet arasında nasıl bir tarihsel bağ vardır? Yani Morgan, Marx’a yalnızca veri değil, kurumların birbirine bağlanışını düşüneceği bir tarihsel laboratuvar sunar.
Gens meselesi: ailenin önünde duran toplumsal birim
Marx’ın Morgan’dan çıkardığı en önemli sonuçlardan biri, toplumun temel biriminin her zaman modern anlamda aile olmadığıdır. Marx, Morgan’ın “eski kabile sisteminde ve antik toplumda toplumsal birimin aile değil gens olduğu” yönündeki gösterimini ciddiye almış, hatta buna dayanarak önceki bazı kanaatlerini gözden geçirmiştir. Engels de 1884 tarihli kitabının önsözünde aynı hattı açık biçimde sürdürür: emeğin üretkenliği düşük, servetin sınırlı olduğu aşamalarda toplumsal düzen esas olarak akrabalık grupları tarafından belirlenir; ancak üretkenlik geliştikçe özel mülkiyet, servet farklılaşması ve sınıf karşıtlıkları doğar. Burada belirleyici olan nokta şudur: modern çekirdek aile, tarihin başlangıç noktası değildir. Ondan önce gens, klan, soy ve akrabalık birlikleri toplumun gerçek omurgasını oluşturur. Bu, liberal kuramın “önce birey ve aile vardı, sonra toplum ve devlet kuruldu” anlatısını kökünden sarsar. Marx için toplumsallık, bireylerin sonradan girdiği bir sözleşme değil; tarihsel olarak önce gelen kolektif örgütlenme biçimlerinden doğar.
İlkel komünalite: romantik bir cennet değil, tarihsel bir gerçeklik
“İlkel komünalite” kavramı çoğu zaman ya romantikleştirilir ya da kolayca geçiştirilir. Oysa Marx’ın Morgan okumasında bu kavramın işlevi çok daha somuttur. Burada kastedilen, sınıfsız ve tarihdışı bir altın çağ değildir; özel mülkiyetin henüz merkezî hale gelmediği, üretim ve yaşamın daha çok kolektif bağlar içinde örgütlendiği tarihsel topluluk biçimleridir. Morgan’ın akrabalık ve mülkiyet üzerine kurduğu çerçeve, erken toplumlarda üretim araçları ve yaşam alanları üzerinde kişiselleşmiş mülkiyet haklarının bugünkü kadar belirgin olmadığını; toplumsal bağlılığın çoğu durumda özel aileden çok daha geniş soy birlikleri tarafından taşındığını göstermeye çalışıyordu. Britannica da Morgan’ın erken akrabalık örgütlenmesini düşük teknoloji düzeyi ve özel mülkiyetin yokluğu ya da sınırlılığıyla ilişkilendirdiğini belirtir. Marx için bu son derece önemlidir; çünkü komünizm fikrini yalnızca geleceğe ait bir tahayyül olmaktan çıkarıp, tarihin belli evrelerinde ortaklaşa yaşam biçimlerinin gerçekten var olduğunu düşündüren bir kanıt ufku açar. Bu, geçmişe dönme çağrısı değildir; yalnızca özel mülkiyetin insan doğasının değişmez kaderi olmadığını gösterir.
Mülkiyetin doğuşu: ortaklıktan birikime
Morgan’ın Marx için verimli olduğu ikinci büyük alan, mülkiyetin tarihi meselesidir. Modern toplum, özel mülkiyeti sanki insanın doğal uzantısıymış gibi sunar: insan çalışır, sahip olur, biriktirir ve miras bırakır. Oysa Morgan’ın şeması, mülkiyet biçimlerinin teknik ve üretimsel dönüşümlerle birlikte değiştiğini ileri sürer. Britannica’daki açıklamaya göre Morgan, avcılık-toplayıcılık ve erken geçim biçimlerinden pastoralizm ve yerleşik tarıma geçişle birlikte emeğin ürünü üzerinde daha güçlü sahiplik iddialarının ortaya çıktığını düşünüyordu. Özellikle sürüler, ekili arazi ve birikmiş ürünler gibi nesneler kalıcı servet biçimlerine dönüştükçe, bunların kimlere aktarılacağı sorunu da toplumsal yapıyı yeniden kurmaya başlar. Marx’ın ilgilendiği şey tam olarak budur: mülkiyet sadece ekonomik değil, akrabalık ve siyasal örgütlenmeyi de dönüştüren bir kırılmadır. Ortak yaşam biçimlerinden kişiselleşmiş mülkiyete geçiş, yalnızca malların dağılımını değil, aileyi, mirası, cinsiyet rollerini ve nihayet devletin gerekçesini de değiştirir. Bu yüzden mülkiyet Marx’ta hiçbir zaman yalnızca hukukî bir hak değildir; tarihsel bir toplumsal ilişki yoğunlaşmasıdır.
Aile neden merkezde? Çünkü miras ve soy burada düğümlenir
Marx’ın Morgan’ı okurken aileye bu kadar önem vermesi tesadüf değildir. Aile, burada ahlâkî ya da duygusal bir birlik olarak değil; mülkiyetin aktarımı, soyun düzenlenmesi ve toplumsal yeniden üretimin temel kurumu olarak öne çıkar. Engels, Morgan’dan hareketle toplumsal örgütlenmenin emek düzeyi ve aile biçimi tarafından birlikte belirlendiğini söyler. Daha da ileri giderek, servetin artmasıyla birlikte erkeğin aile içindeki konumunun güçlendiğini; bunun miras düzenini anne soyundan baba soyuna çevirmeye dönük bir baskı yarattığını anlatır. Engels’in ünlü formülü burada ortaya çıkar: “mother-right”ın yani ana-soylu miras düzeninin devrilmesi, “kadın cinsinin dünya-tarihsel yenilgisi” olarak tarif edilir. Bu ifade bugün tartışmalı, hatta birçok açıdan kabalaştırıcı bulunabilir; ama işaret ettiği tarihsel düğüm önemlidir: aile biçimindeki değişim, kadınların toplumsal konumu, miras hukuku ve mülkiyet birikimi birbirinden ayrı değil, aynı dönüşümün parçalarıdır. Marx’ın Morgan’dan çıkardığı verim de buradadır. Aile doğal değildir; mülk ve soy rejimiyle birlikte biçimlenen tarihsel bir kurumdur.
Kadının konumu: Morgan–Engels hattının güçlü ve sorunlu tarafı
Bu noktada dikkatli olmak gerekir. Morgan ve Engels hattı, kadınların tarihsel ezilişini mülkiyet ve soy düzeninin dönüşümüyle ilişkilendirerek çok önemli bir kapı açmıştır. Ailenin kutsal ve değişmez bir çekirdek olmadığını, patriyarkanın da ezelî değil tarihsel olduğunu söylemeleri, özellikle 19. yüzyıl bağlamında güçlü bir müdahaledir. Fakat aynı hat, kimi zaman tek çizgili bir gelişim anlatısına yaslanır; sanki bütün toplumlar aynı zorunlu basamaklardan geçmiş gibi konuşur. Morgan’ın “ilkel serbest cinsellikten grup evliliğine, oradan anaerkillik ve sonrasında patriyarkaya” uzanan bazı evreleme denemeleri artık modern antropoloji tarafından spekülatif ve geçersiz sayılmaktadır. Buna rağmen geride kalan teorik çekirdek hâlâ önemlidir: kadınların konumu aile içi ahlâkın yan ürünü değil; mülkiyet, emek denetimi, soy takibi ve toplumsal yeniden üretim rejimlerinin merkezî bir boyutudur. Marx’ın Morgan okuması bu yüzden bugün de feminist okumalar için dolaylı biçimde verimli bir kaynak olmaya devam eder.
Devletin doğuşu: kan bağından toprağa, topluluktan sınıfa
Morgan–Marx hattının en güçlü sonucu devlet teorisinde ortaya çıkar. Engels’in 1884 önsözü son derece nettir: akrabalık gruplarına dayalı eski toplum, üretkenliğin artmasıyla birlikte özel mülkiyet, değişim, servet farkları ve başkalarının emek gücünü kullanma olanağı doğurduğunda çatlamaya başlar; bu çatlakların yoğunlaşması da sınıf karşıtlıklarını doğurur. Eski toplumsal düzen artık bu yeni unsurları taşıyamaz hale geldiğinde onun yerini devlet merkezli yeni bir toplum alır. Engels bunu daha açık bir biçimde, kan bağına dayalı örgütlenmenin yerini bölgesel ve servet temelli bir devlet düzeninin alması olarak tarif eder. Roma örneğini tartışırken “kişisel kan bağlarına dayalı yapı yıkıldı; yerine bölgesel bölünmeye ve servet farkına dayalı bir devlet anayasası kuruldu” der. Bu çok kritik bir düşüncedir. Devlet burada toplumun doğal bekçisi değil; akrabalık temelli topluluğun çözülmesi ve sınıfsal bölünmelerin yönetilmesi için ortaya çıkan tarihsel bir kamu gücüdür. Marx’ın Morgan’da gördüğü büyük değer de tam buradadır: devlet, hukuk felsefesinin sandığı gibi ebedî aklın cisimleşmesi değil; belirli bir toplumsal parçalanmanın örgütlenmiş biçimidir.
Marx ile Engels aynı şeyi mi söylüyor?
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Morgan’ın doğrudan okuru önce Marx’tır; fakat Morgan’ın bulgularını en sistematik kitaba dönüştüren kişi Engels olur. Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’ni açıkça Marx’ın bıraktığı görevi yerine getirmek için yazdığını söyler ve Marx’ın Morgan üzerine çıkardığı özetlerden yararlandığını belirtir. Yani bugün çoğu kişinin “Morgan–Marx hattı” diye bildiği çerçeve, aslında önemli ölçüde Morgan–Marx–Engels üçgeni içinde tamamlanmıştır. Bu yüzden Marx’ın Morgan okumasını, Engels’in daha sonra yaptığı sistematikleştirmeden tümüyle ayırmak mümkün değildir; ama ikisini özdeş de saymamak gerekir. Marx’ın defterleri daha açık uçlu, daha araştırıcı, daha fazla malzeme toplayan ve karşılaştıran bir karakter taşır. Engels ise bu malzemeyi, aile–mülkiyet–devlet zincirini açıklayan daha doğrusal bir tarih anlatısı içinde derler. Bugün teorik olarak verimli olan da bu ayrımı görmektir: Marx’ın notlarında araştırma ufku daha geniştir; Engels’te ise siyasal sonuç daha keskin biçimde formüle edilir.
Morgan’ın sınırları: neden bugün aynen savunulamaz?

Kaynak: https://tr.wikipedia.org/
wiki/Lewis_H._Morgan
Morgan’ın Marx için önemli olması, Morgan’ın bütün tezlerinin bugün geçerli olduğu anlamına gelmez. Tersine, modern antropoloji Morgan’ın tek çizgili evrim şemasını büyük ölçüde terk etmiştir. Britannica açık biçimde, onun aile biçimlerinin “promiscuity”den monogamiye uzanan dizgesinin artık eski kabul edildiğini; akrabalık kurumlarını “ilkelden uygara” giden tek bir hat üzerinde sıralama girişiminin de 19. yüzyılın varsayımlarını taşıdığını belirtir. Aynı şekilde “vahşet–barbarlık–uygarlık” gibi aşamalar bugün yalnızca bilimsel açıdan değil, kavramsal ve politik açıdan da sorunludur; çünkü Avrupa-merkezci bir hiyerarşi kurarlar. Fakat Marx’ın Morgan’dan aldığı esas ders, bu şemayı dogmaya çevirmek değildir. O daha derindeki şeyi alır: toplumsal kurumların tarihsel oluşumunu düşünmek. Ailenin, mülkiyetin ve devletin doğallaştırılmasına karşı, onların maddi ve tarihsel olarak üretilmiş biçimler olduğunu göstermek. İşte kalıcı olan budur; eskimiş olan ise Morgan’ın bunu kurarken kullandığı evrimci ve hiyerarşik dilin önemli bir kısmıdır.
Marx açısından asıl sonuç: burjuva kurumlarının tarihselleştirilmesi
Morgan’ın Marx için asıl teorik değeri, burjuva dünyanın kendini “doğal dünya” gibi sunan kurumlarını tarihselleştirmesinde yatar. Modern toplum özel mülkiyeti kişisel özgürlüğün doğal zemini, çekirdek aileyi evrensel ahlâkın çekirdeği, devleti de ortak aklın nötr temsilcisi gibi anlatır. Morgan’dan yararlanan Marx ise bu anlatıyı tersine çevirir. Aile, mülkiyetin ve soy takibinin belirli tarihsel biçimlerinden biridir. Devlet, sınıfsal ve toplumsal çözülmelerin üzerine yükselen tarihsel bir kamu gücüdür. Özel mülkiyet de insan doğasının saf ifadesi değil; teknik gelişme, emek örgütlenmesi, servet birikimi ve miras düzeniyle yoğunlaşmış tarihsel bir ilişkidir. Bunun anlamı şudur: bugün “kaçınılmaz”, “doğal” veya “insan tabiatına uygun” diye sunulan şeyler aslında belirli tarihsel kırılmaların sonucudur. Marx’ın Morgan’ı okurken elde ettiği büyük kazanç, komünizmi yalnızca geleceğe ait bir proje olarak değil, mevcut kurumların tarihselliğini gösteren bir eleştiri imkânı olarak da düşünmesidir. Bir şeyin tarihi varsa, başlangıcı vardır; başlangıcı olanın sonu da düşünülebilir.
Sonuç: Morgan, Marx’ta neden hâlâ önemlidir?
Bugün Morgan’ın birçok tezi aşılmış durumda olabilir; fakat Marx’ın Morgan’dan çıkardığı teorik sonuçlar hâlâ önemini korur. Çünkü burada asıl mesele, 19. yüzyıl antropolojisinin bütün ayrıntılarını savunmak değil; aileyi, mülkiyeti ve devleti tarihin dışına yerleştiren düşünceye karşı çıkmaktır. Marx, Morgan sayesinde toplumsal örgütlenmenin yalnızca pazar, ücretli emek ve sermaye düzeyinde değil; akrabalık, soy, ortak yaşam ve mülkiyet biçimlerinin uzun tarihi içinde de düşünülmesi gerektiğini daha güçlü biçimde kavradı. Bu yüzden Morgan, Marx’ın geç döneminde antropolojik bir dipnot değil; tarihsel maddeciliğin derinleştiği bir eştir. İlkel komünalite, bu okumada nostaljik bir masal değil; özel mülkiyetin ezelî olmadığını gösteren tarihsel bir karşı-kanıttır. Devlet ise aklın ebedî biçimi değil; belirli toplumsal çelişkilerin ürünü olan tarihsel bir kurumdur. Kısacası Marx’ın Morgan okuması, modern toplumun kendisini doğa gibi sunan anlatısına karşı, tarihin soğuk ama özgürleştirici cümlesini kurar: Bugünkü düzen başlangıç değildir; dolayısıyla son da olmayabilir.
