Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Carl Gustav Jung’un psikolojik tipler kuramında kişilik, bütün işlevlerini aynı ölçüde geliştiren dengeli bir yapı değildir. İnsan belirli bir psikolojik işlev aracılığıyla dünyayla daha rahat ilişki kurarken, başka bir işlev geri planda kalabilir. Düşünme, hissetme, duyumsama ve sezgi arasındaki bu eşitsizlik yalnızca farklı yeteneklerin dağılımını anlatmaz; bilincin nasıl örgütlendiğini ve hangi deneyimlerin onun dışında bırakıldığını da belirler. Jung’un alt işlev dediği yapı tam burada ortaya çıkar.
Alt işlev, dört psikolojik işlev arasında en az ayrımlaşmış olandır. Fakat “alt” sözcüğü değersizlik anlamına gelmez. Sorun, bu işlevin bilinç tarafından yeterince geliştirilmemiş, denetlenebilir ve kullanılabilir bir biçime kavuşmamış olmasıdır. Jung’un onu kişiliğin “karanlık yönü”yle ilişkilendirmesi de ahlaki bir kötülüğü değil, bilincin yeterince tanımadığı ve üzerinde hâkimiyet kuramadığı bir alanı anlatır. Bu nedenle alt işlev, kişiliğin basitçe eksik kalan bir becerisi değildir. Bilinç tarafından ihmal edildiği ölçüde kendi psikolojik ağırlığını kazanan, kimi zaman kişinin iradesinden bağımsız davranabilen bir karşı kutuptur.
Birincil İşlev ve Onun Karşıtı
Jung’un tipoloji modelinde belirli bir işlev kişiliğin başlıca yönelim aracına dönüşebilir. Düşünme işlevinin baskın olduğu bir insan dünyayı öncelikle düşünsel ayrımlar yoluyla düzenlerken, duyumsamanın baskın olduğu biri somut olgu ve verilere daha fazla dayanabilir. Sezgi olasılıkları ve henüz gerçekleşmemiş yönleri yakalarken, hissetme değer biçme işlevi görür.
Fakat bir işlevin gelişmesi diğerlerinin aynı ölçüde gelişeceği anlamına gelmez. Özellikle karşıt konumdaki işlev, bilincin merkezinden uzaklaşabilir.
Jung bu ilişkiyi iki temel karşıtlık içinde düşünür. Düşünme ile hissetme rasyonel işlevler olarak birbirlerinin karşısında; duyumsama ile sezgi ise irrasyonel işlevler olarak birbirlerinin karşısında yer alır. Düşünmenin belirgin biçimde geliştiği bir kişide hissetme alt işleve dönüşebilir. Duyumsamanın egemen olduğu bir yapıda ise sezgi geri planda kalabilir. Aynı karşıtlık ters yönde de işler.
Bu düzen basit bir “güçlü yan–zayıf yan” tablosuna indirgenemez. Çünkü birincil işlev bilinç tarafından ne kadar çok kullanılıyorsa, alt işlev o kadar az ayrımlaşmış kalabilir. Kişi yaşamını bildiği, kontrol edebildiği ve başarılı olduğu psikolojik araç üzerinden kurdukça, karşı işlevi kullanma gereksinimini daha az hisseder.
Böylece bilincin başarısı aynı zamanda bir kör alan üretir.
Alt İşlevin Otonomisi
Jung’un alt işlev konusunda en önemli saptamalarından biri onun otonom niteliğidir. Alt işlev yalnızca gelişmemiş değildir; gerektiğinde bilincin iradesinden bağımsız davranabilir. Jung’un güçlü ifadesiyle, “Alt işlevin özü otonomluktur.” Bu yüzden alt işlev özellikle duygulanımın yükseldiği anlarda kendisini belli eder. İnsan normal koşullarda kontrol altında tuttuğunu düşündüğü bir alanda beklenmedik ölçüde hassaslaşabilir, aşırı tepki gösterebilir veya kendi davranışını sonradan anlamakta güçlük çekebilir. Jung bu aşırı hassasiyeti alt işlevin varlığına dair önemli bir işaret olarak görür.
Buradaki psikolojik mekanizma dikkat çekicidir. Birincil işlev alt işlevi bastırırken, alt işlev de gizli biçimde birincil işlev üzerinde etkide bulunur. Dolayısıyla ilişki tek yönlü değildir. Bilinç geri plandaki işlevi denetlediğini sanırken, bastırılmış karşıt kendi biçimiyle bilinci etkileyebilir.
Bu nedenle alt işlev yalnızca insanın başkalarıyla yaşadığı yanlış anlamaların değil, kendi içinde yaşadığı anlaşmazlıkların da kaynaklarından biridir. Kişi bir şeyi bilinçli olarak isterken başka bir tarafının bütünüyle farklı bir tepki üretmesi, Jung’un tipolojik yapısında rastlantısal değildir. Aynı kişilik içinde birbirinden farklı düzeylerde gelişmiş işlevler birlikte yaşamaktadır.
Düşünenin Hissi, Duyusalın Sezgisi
Jung’un verdiği örnekler alt işlevin gündelik yaşamda nasıl çalıştığını açıkça gösterir. Düşünme işlevi baskın olan kişi duygusal değerlendirmelerine yeterince önem vermeyebilir. Hissetme işlevi baskın olan biri ise kendisini rahatsız eden düşünceleri kolaylıkla geri çevirebilir. Duyumsal tip sezgiler taşımasına rağmen bunların gösterdiği olasılıkların peşinden gitmeyebilir; sezgisel tip ise tam önünde duran somut gerçeği ihmal edebilir.
Bu örneklerin ortak noktası alt işlevin tamamen yok olmamasıdır.
Düşünen insanın hisleri vardır.
Duyumsal insanın sezgileri vardır.
Hisseden insan düşünür.
Sezgisel insan duyumsar.
Mesele bunların bulunup bulunmaması değil, kişinin onlarla nasıl ilişki kurduğudur.
Alt işleve ait algılar veya yargılar kısmen bilinçli olabilir; fakat kişi onların gerçek önemini fark etmeyebilir. İşlev oradadır fakat yaşamın örgütlenmesinde söz sahibi değildir. Birincil işlevin bakış açısı güçlü kaldığı sürece karşı işlev ya küçümsenir ya ertelenir ya da gerektiği anda kullanılabilecek olgunluğa erişemez. Bu yüzden Jung’un alt işlev anlayışı kişiliğin en az gelişmiş tarafında yalnız bir eksiklik değil, aynı zamanda kullanılmamış bir psikolojik imkân bulunduğunu düşündürür.
Tek Yanlılık ve Bilinçdışına Düşüş
Sorun, kişiliğin giderek daha tek yanlı hale gelmesiyle ağırlaşır. Jung’a göre kişi belirli bir işlevi ne kadar tek taraflı kullanırsa, alt işlev o kadar ilkel ve problemli bir biçim kazanabilir. Birincil işlevin aşırı egemenliği, karşı işlevin psikolojik enerjisini bilinç alanından uzaklaştırır.
Normal koşullarda alt işlev en azından etkileri bakımından kısmen bilinçte kalabilir. Fakat nevrotik durumda daha derine çekilerek bütünüyle ya da büyük ölçüde bilinçdışına gömülebilir. O zaman kişinin kontrol edemediği arzular, duygulanımlar ve dengesizlikler üzerinden geri döner. Jung’un burada kurduğu yapı önemlidir: bilinçdışına itilmiş olan şey ortadan kalkmaz. Tam tersine, bilinçle doğrudan ilişki kuramadığı için daha ilkel ve özerk biçimde işlemeye başlayabilir. Bu nedenle güçlü bir birincil işlev her zaman güçlü bir kişilik anlamına gelmez. Bilincin tek taraflı mükemmelliği, kişiliğin başka bir bölümünü gelişmemiş bırakmış olabilir.
Alt işlev tam da bu nedenle rahatsız edicidir: kişinin kendisini tanımladığı özelliklerin karşısına, onun hakkında sahip olduğu düzenli imgeye uymayan başka bir taraf çıkarır.
Alt İşlev Zorla Geliştirilebilir mi?
Jung’un yaklaşımının en dikkat çekici taraflarından biri, alt işlevin doğrudan eğitilerek kolayca düzeltilebileceğini düşünmemesidir. Gelişim ancak kademeli olabilir.
Örneğin baskın biçimde düşünen bir insanın hissetme işlevini doğrudan bilinçdışından çıkarıp geliştirmeye çalışmak Jung açısından ciddi bir sorun yaratabilir. Çünkü böyle bir girişim kişinin yerleşmiş bilinçli tutumunun büyük ölçüde askıya alınmasını gerektirir. Analitik ilişkide bu müdahale dışarıdan yapılırsa daha büyük bir tehlike ortaya çıkar: kişi kendi karşı işlevini geliştirmek yerine analistin bakış açısını ödünç alabilir. Bu durumda gelişim gerçekleşmiş görünür, fakat gerçekte eksik psikolojik işlev başka bir insan tarafından taşınmaktadır.
Jung’un buna karşı önerdiği hareket daha dolaylıdır. Kişinin alt işlevine ulaşabilmesi için önce bilinçli kişiliğin taşıyabileceği yardımcı işlevlerin geliştirilmesi gerekir. Böylece bilinçdışındaki karşı kutupla ilişki kurabilecek psikolojik kapasite hazırlanır.
Buradaki temel ilke şudur: kişilik gelişimi başka birinin işlevini ödünç almakla gerçekleşmez.
Kişi kendi eksik tarafını kendisi taşımayı öğrenmek zorundadır.
Bütünleşmenin Bedeli
Alt işlevin kişiliğe katılması da sorunsuz bir yükseliş değildir. Jung, onu özümseme girişimlerine bazen birincil işlevde geçici bir bozulmanın eşlik edebileceğini belirtir.
Düşünme tipi eskisi kadar rahat yazamayabilir; duyumsal tip günlük düzenini kaybedebilir; sezgisel tip olasılıklarla olan alışılmış bağında zorlanabilir; hisseden tip ise değer yargılarında tereddüt yaşayabilir.
Bu örnekler oldukça önemli bir şeyi gösterir: psikolojik gelişim, zaten başarılı olan tarafı daha da güçlendirmek değildir. Kişilik yeni bir denge aradığında eski üstünlüğünün bir bölümünden vazgeçmek zorunda kalabilir. Bilincin yıllarca kullandığı düzen sarsılır; çünkü uzun süre dışarıda tutulan karşı işlev artık kendisine yer istemektedir.
Jung bu riske rağmen alt işlevin ifade kazanmasını karakter gelişimi için gerekli görür. İnsan kişiliğinin bir bölümünü sonsuza kadar başka bir kişiye, bir ilişkiye veya dışsal bir desteğe devredemez. Yaşamın belirli bir anında tam da kullanılmayan işlev gerekli hale gelebilir.
O zaman kişinin yıllardır başarıyla kaçındığı tarafıyla karşılaşması gerekir.
Ambivalans ve Ayrımlaşmamış Karşıtlar
Bu bölümde ortaya çıkan ambivalans kavramı da aynı yapı içinde anlaşılabilir. Jungcu bağlamda ambivalans, kişinin aldığı bir tutumun ya da tasarladığı bir eylemin kendi karşıtı tarafından sürekli dengelendiği psikolojik durumu ifade eder.
Burada karşıtların varlığı tek başına problem değildir. Problem, onların yeterince ayrımlaşmamış olmasıdır.
Kişi ne istediğini belirlemeye çalışırken karşıt eğilim aynı anda devreye girer; fakat iki eğilim arasında bilinçli bir ilişki kurulamadığından karar yerini içsel çekişmeye bırakır. Bilinçdışı komplekslerin etkisi ve psikolojik işlevlerin yeterince ayrışmamış olması bu durumu güçlendirebilir. Dolayısıyla Jung’da karşıtların gerilimi, sonunda bir tarafın diğerini ortadan kaldırması gereken bir çatışma değildir. Kişiliğin gelişimi, tek yanlı üstünlüğün sürdürülmesinden çok, daha önce dışarıda bırakılmış karşı kutbun tanınmasını gerektirir.
Sonuç
Jung’un alt işlev kavramı insanın en zayıf yönünü teşhis etmek için kurulmuş bir tipoloji ayrıntısı değildir. Kavram, bilinçli kişiliğin kendi başarısı içinde nasıl tek yanlılaşabileceğini gösterir. İnsan dünyayla ilişki kurmak için belirli bir psikolojik işlevi geliştirir; fakat aynı süreç karşıt işlevi geri plana iter. Bastırılan taraf ortadan kaybolmaz. Daha az ayrımlaşmış, daha duygulanımlı ve kimi zaman daha özerk biçimde yaşamaya devam eder.
Bu nedenle alt işlev kişinin yalnız yapamadığı şeyi değil, henüz kendi adına yapamadığı şeyi temsil eder.
Onu bilinçdışından zorla çekip çıkarmak çözüm değildir; başka bir insanın bakışını benimsemek de değildir. Jung’un önerdiği gelişim daha güç bir yolu gerektirir: bilincin kendi üstünlüğünü bir ölçüde sınırlaması, karşı işlevin sesine yer açması ve kişiliğin daha önce ihmal ettiği tarafın giderek ayrımlaşmasına izin vermesi.
Alt işlev bu anlamda kişiliğin kusurlu artığı değil, bilincin tamamlanmamış karşı tarafıdır. İnsan en rahat kullandığı işlev sayesinde dünyada yer edinir; fakat bütünlüğe doğru ilerleyebilmesi, çoğu zaman en az hâkim olduğu işlevle kuracağı ilişkiye bağlıdır.
