Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Carl Gustav Jung’un aktif imgeleme yöntemi, bilinçdışı içeriğin yalnızca açıklanması ya da yorumlanması üzerine kurulmaz. Burada asıl mesele, bilincin normal koşullarda sesini duymadığı ruhsal içeriklerin ifade kazanması ve kişinin bu içeriklerle doğrudan bir ilişkiye girmesidir. Rüyalar, fanteziler, ruh halleri ve kendiliğinden ortaya çıkan imgeler bu ilişkinin başlangıç noktalarını oluşturabilir. Fakat aktif imgeleme, zihinde beliren görüntülerin edilgin biçimde seyredilmesinden daha ileri gider. Jung’un yönteminde imge önce kendi hareket alanına bırakılır, ardından bilinç bu hareketin karşısında sorumluluk üstlenen bir taraf haline gelir.
Bu nedenle aktif imgelemenin merkezinde tek başına bilinçdışı değil, bilinç ile bilinçdışı arasındaki ilişki vardır. Yöntemin amacı kişiliğin bastırılmış ya da yeterince işitilmeyen yönlerini bilinç tarafından ele geçirmek değildir. Daha çok, bu iki alan arasında karşılıklı bir iletişim kurulmasını sağlamaktır. Jung özellikle gölge, anima ve animus gibi bilinçli kişiliğin dışında işleyen ruhsal unsurların kendi ifadelerine kavuşmasını bu bağlamda düşünür. Bilinçdışı konuşur; fakat bilinç de onun karşısında susmaz.
Gözleri Açık Bir Rüya
Aktif imgelemenin ilk aşaması, Jung’un tarifinde gözleri açık görülen bir rüyaya benzer. Süreç kendiliğinden başlayabileceği gibi bilinçli biçimde de harekete geçirilebilir. Bir rüyada ortaya çıkan figür, bir fantezi imgesi ya da açıklanamayan bir ruh hali başlangıç noktası olabilir. Kişi, seçtiği imgeyi hemen açıklamak veya ortadan kaldırmak yerine dikkatini onun üzerinde toplar. Burada dikkat edilmesi gereken şey, imgeyi iradeyle yeniden tasarlamak değildir. İmgenin kendi hareketinin başlamasına izin verilir. Ona yoğunlaşıldığında ayrıntıları değişebilir, yeni figürler ortaya çıkabilir, sahne dönüşebilir ya da başlangıçtaki ruh hali başka bir biçim kazanabilir. Jung açısından önemli olan tam da bu değişimdir. Çünkü imgenin dönüşümü, bilincin önceden hazırladığı bir senaryonun uygulanması değil, bilinçdışındaki psikolojik hareketin ifade alanı bulmasıdır.
Jung, bu süreci bilinç ile bilinçdışı arasında bağlantı kuran bir hareket olarak düşünür. Bağlaşım’da verdiği benzetmeyle, yukarıyı ve aşağıyı birbirine bağlayan bir şelale gibi, imge de iki ruhsal alan arasında geçiş sağlar (Toplu Eserleri 14, par. 706). Bilinçdışı doğrudan ve kavramsal bir dil kullanmaz; kendisini imgesel biçimlerde ortaya koyar. Aktif imgeleme bu biçimleri henüz ortaya çıktıkları anda kavramlaştırarak kapatmak yerine, gelişebilecekleri bir alan açar.
Bunun sonucunda çizim, resim, yazı, heykel, dans ya da müzik ortaya çıkabilir. Fakat Jung açısından bu ürünlerin değeri öncelikle estetik değildir. Ortaya çıkan çalışma daha sonra yorumlanmasa bile yaratıcı ile yarattığı biçim arasında gerçekleşen karşılaşma bilincin dönüşümüne katkıda bulunabilir. Dolayısıyla aktif imgelemede sanat eseri meydana getirmek zorunlu amaç değildir; yaratıcı biçim, ruhsal ilişkinin taşıyıcısı haline gelir.
Seyirci Konumunun Sınırı
Yöntemin asıl güçlüğü ikinci aşamada başlar. İmgelerin hareketini gözlemlemek tek başına yeterli değildir. Jung burada salt algısal ya da estetik tutumdan başka bir konuma geçilmesini ister. Kişi artık kendi iç dünyasının tarafsız seyircisi gibi davranamaz.
Bu ayrım aktif imgelemenin neden “aktif” olduğunu açıklar. İlk aşamada bilinçdışı içeriğin kendiliğinden gelişmesine izin verilmiştir; ikinci aşamada ise kişinin kendi tutumu devreye girer. İmgenin kendisi hakkında ne söylediğini anlamaya çalışmak, onun karşısında bir tavır geliştirmek ve ulaşılan içgörülerin gerektirdiği sorumluluğu kabul etmek gerekir.
Jung bunu psişenin bir tiyatrosuna benzetir. İnsan sahnede olup biteni dışarıdan görebilir, fakat aynı zamanda o sahnenin oyuncularından biridir. Sorun, kişinin kendi ruhsal dramasındaki rolünü fark etmeden yalnızca gözlemci olduğunu düşünmesidir. Jung’un Parsifal örneği tam olarak buraya yerleşir: Hayati soruyu soramayan Parsifal’ın eksikliği, karşısındaki olayı kendi varoluşuyla ilişkilendirememesidir. Aktif imgelemede dönüşüm, insanın kendi dahil oluşunu fark ettiği anda başlar.
Böylece imge artık seyredilen bir nesne olmaktan çıkar. Kişi onunla karşılaşır, ona cevap verir, itiraz eder, soru sorar veya ondan gelen talebi değerlendirir. Bu karşılaşma, bilinçdışına teslim olmak anlamına gelmediği gibi bilincin onu susturması anlamına da gelmez. İki tarafın da kendi konumunu koruduğu bir ilişki kurulmaya çalışılır.
İmgeden Sorumluluğa
Aktif imgelemenin ikinci aşamasının belirleyici özelliği bu nedenle etik boyutudur. Jung, imgelerden edinilen içgörünün yalnızca entelektüel bir keşif olarak bırakılmasını yeterli görmez. İnsan, gördüğü şeyin kendi yaşamındaki anlamıyla yüzleşmelidir.
Bu noktada aktif imgeleme, bilinçdışını merak konusu haline getiren bir teknikten ayrılır. Kişi kendisinde ortaya çıkan karanlık, rahatsız edici ya da telafi edici içeriği yalnızca “ilginç” bulamaz. Onun kendisine ne söylediğini değerlendirmek zorundadır. Bilincin tek yanlı tutumu karşısında bilinçdışından gelen içerik başka bir yönü temsil ediyorsa, aktif imgelemenin hedefi bu karşıtlığı ortadan kaldırmak değil, onunla çalışabilecek bir psikolojik ilişki yaratmaktır.
Jung’un burada aradığı şey bilinçdışı malzemenin bilinç tarafından yutulması değildir. Tersine, bilinçdışının dengeleyici içeriğinin kişilik tarafından özümsenmesi ve böylece daha bütünsel bir anlam alanının kurulmasıdır. İmge, yalnızca gizli bir düşüncenin kılığı değildir; kişiliğin henüz bilinçli yaşam içinde yer bulamamış bir yönünün taşıyıcısı olabilir. Bu nedenle aktif imgelemenin başarısı, kişinin ne kadar çok imge üretebildiğiyle ölçülemez. Önemli olan, ortaya çıkan imgeyle ilişkinin niteliğidir.
Görünmez Partnerle Konuşmak
Jung’un aktif imgeleme anlayışının en açık biçimlerinden biri anima ile ilişkinin kurulmasında ortaya çıkar. Anima’nın doğasını tanımanın yollarından biri olarak aktif imgelemeden söz ederken, onu özerk bir kişilik gibi kişileştirmeyi, ona sorular yöneltmeyi ve cevaplarını dinlemeyi önerir. Bunun mecazi bir anlatım olmadığını özellikle belirtir.
Jung’un ifadesiyle bu sanatın özü, “görünmez partnerimizin sesini duyurmasına izin vermek”tir (Anima ve Animus, Toplu Eserleri 7, par. 323 vd.).
Burada önemli olan “partner” sözcüğüdür. Bilinçdışı, üzerinde işlem yapılan cansız bir malzeme değildir. Kişinin bilinçli Ben’i karşısında belli ölçüde özerklik taşıyan bir psikolojik gerçeklik olarak ele alınır. Soru sorulabilmesi, cevap beklenebilmesi ve bu cevapla tartışılabilmesi aktif imgelemenin temel yapısını açığa çıkarır: kişi kendi ruhsallığının bilinmeyen tarafıyla bir monolog değil, diyalog kurmaya çalışır. Bu diyalog bilinçdışını mutlaklaştırmaz. Ama bilincin kendi bakış açısını tek geçerli gerçeklik saymasını da engeller. İmgenin kendi sesi ile bilincin yargısı arasında kurulan gerilim, yöntemin yaratıcı alanını oluşturur.
Sonuç
Jung’da aktif imgeleme, bilinçdışının imgelerini seyretme tekniği değildir. İlk hareket, imgenin kendisini geliştirmesine izin vermektir; fakat süreç burada tamamlanmaz. Kişi daha sonra kendi iç dünyasında olup bitene dahil olmak, ortaya çıkan içerikle konuşmak ve onun karşısında bir tutum almak zorundadır. Bu nedenle aktif imgeleme iki karşıt tehlikeden uzak durur: bilinçdışını iradeyle biçimlendirmek ve bilinçdışının karşısında edilginleşmek. Jung’un aradığı ilişki, bu iki uç arasında kurulur. Bilinç kendi yargısından vazgeçmez; bilinçdışı da önceden hazırlanmış açıklamalara indirgenmez.
İmge böylece çözülecek bir bilmece olmaktan çıkar. Kişinin henüz söz sahibi olamamış yönlerinin kendisine ulaşabildiği bir karşılaşma alanına dönüşür. Aktif imgelemenin dönüştürücü gücü de tam burada doğar: insan yalnızca kendi imgelerine bakmaz; bir noktadan sonra onların karşısında kendi konumunu da görmek zorunda kalır.
