Felsefenin doğduğu an, bir tür içsel sarsıntının anıdır. Bu an, şaşırmayla başlar. Sofos’un, yani bilgenin temel hali hayrettir. Hayret etmek, bildiğini sanmaktan çıkmaktır. Şaşırmak, sarsılmak, karşısındaki şeye yabancılaşmak… Felsefi olanı başlatan da budur zaten: Bildiğini unutarak bakmak. Dünya karşısında, varlık karşısında, eşya karşısında yeniden çocuk gibi, yeniden ilk defa görüyormuş gibi kalakalmak. Felsefenin ilk kıvılcımı bu kalakalma hâlidir.
Ne var ki hayret edebilmek sıradan bir yeti değildir. Günümüzde bu yeti körelmiş, paslanmış, unutulmuştur. Şaşırma kapasitesi tükenmiş bireylerin olduğu bir toplumda felsefe de donuklaşır. Bu yüzden şaşırabilmek bir erdemdir. Çünkü şaşırmak, bilmediğini fark etmektir. Bilmediğini fark eden biri, öğrenmeye açılır. Ama bildiğini sanan biri, öğrenmeye kapanır. Bütün filozoflar bu açıdan bakıldığında önce birer “şaşkın”dır; düzenli hayret eden insanlardır. Onlar için bilgi, bir tür uyanıklık hâlidir. Bu uyanıklığın zıttı ise gaflettir.
Gaflet kavramı bu bağlamda son derece önemlidir. Genellikle cehaletle karıştırılır, oysa ikisi farklıdır. Cehalet, başkalarını ve dış dünyayı bilmemektir. Gaflet ise, insanın kendini bilmemesidir. Bu nedenle cahilin karşıtı âlim iken, gafilin karşıtı âriftir. Ârif olan, kendini bilendir. Kendinin farkında olan, içsel sarsıntılara, hayret duygusuna açık olandır. Ârif, bilgiyi tüketilecek bir nesne değil; yaşanan bir bilinç durumu olarak deneyimler.
Hayret, felsefenin başlangıcıdır çünkü insanı hareket ettiren odur. Şaşıran insan düşünür. Fakat bildiğini zanneden, düşünmez. Bildiğini sanmak, zihni mühürlemek demektir. Bir kitabı okumadan “okudum” demek, bir filmi anlamadan “seyrettim” demek, yıllarca bir fikri taşımak ama onu hiç sorgulamamak… Tüm bunlar insanın öğrenme imkânını kendi elleriyle kapatmasıdır. Hayretin öldüğü yerde düşünce körelir, hakikat kaybolur.
Bildiğini zannetmenin en tehlikeli yanı, kişinin öğrenme arzusunu elinden almasıdır. Çünkü artık arayacak bir şey kalmaz. Kişi kendi zihninde bir dosyayı “biliniyor” diye işaretler ama aslında o dosya boş kalır. Bu, düşünsel anlamda en sinsi cehalet biçimidir. Çünkü fark edilmez. Hatta çoğu zaman, toplumsal sistemler tam da bu fark edilmeyen cehaleti besleyerek işler: Öğrenmeye değil, “zaten biliyormuş gibi yapmaya” teşvik eder. Felsefe, bu yanılsamanın karşısında durur. Çünkü onun temel amacı, bilginin zemini olan bilinmediğini bilme hâlini korumaktır.
Bu yüzden filozof, bilgiden çok uyanıklığı önemser. Dış dünyaya değil, kendi bilincine dönüp bakan kişidir o. Bilincin kendiyle karşılaşmasını, içle dış arasındaki ilk ayrılığı fark eden kişidir. Bunu fark etmek ise ancak hayretle mümkündür. Filozof, gözleri dünyaya açık ama içi boş bir dikkatle bakmaz; o, kendine dönen bakışla, zihnindeki duvarlara çarparak düşünür. Onu düşündüren şey genellikle cevaplar değil, sorulardır. Cevaplar zihni tatmin eder ama sorular zihni açar.
O hâlde felsefi yolculuk, bildiğini terk etmeye cesaret edenlerin, şaşırma yetisini diri tutanların yolculuğudur. Bu yolculuk, hayretle başlar, ariflikle derinleşir. Cahil olan kişi başkasını bilmez; gafil olan ise kendisini. Felsefe, insanı bu gafletten uyandırma çabasıdır. Kendini bilmeyi, hakikati gözlemlemeyi, dünyaya “bildiği gibi değil”, “olduğu gibi” bakmayı öğretir.
