Hakikat sorusu çoğu zaman doğrudan bilgi sorusu gibi ele alınır. Bir düşüncenin doğru olup olmadığı, zihnin dış dünyayı ne ölçüde temsil ettiği ya da bir yargının gerçekle uyuşup uyuşmadığı konuşulur. Oysa bu soruların hepsi, daha önce yanıtlanması gereken başka bir soruya dayanır: şey nedir? Eğer “şey” belirlenmemişse, hakikat üzerine söylenen her söz de askıda kalır. Çünkü hakikat, boşlukta duran bir sıfat değildir; her zaman bir şeye yüklenir. Bu yüzden varlık ve hakikat arasında düşüncenin ilk eşiği, “şeylik” sorusudur.
Şey Sorusu Neden Kurucudur?
“Şey” kelimesi gündelik dilde çok sıradan görünür. Elimizin altındaki nesnelere de şey deriz, adını koyamadığımız bir duruma da, zihnimizde beliren ama tam belirginleşmemiş bir içeriğe de. Fakat felsefi bakımdan tam da bu genişlik önemlidir. Çünkü “şey”, yalnız nesne adı değildir; düşüncenin konu edindiği, ayırdığı, işaret ettiği ve belirlediği her ne ise ona açılan en genel addır.
Bu nedenle hakikat sorusu doğrudan doğruya “şey” sorusuna bağlıdır. Hangi şeyin hakikatinden söz ediyoruz? Dış dünyadaki bir varlığın mı, zihindeki bir kavramın mı, dilde kurulan bir önermenin mi, yoksa bunların arasındaki ilişkinin mi? Bu ayrım yapılmazsa hakikat bazen sadece dile, bazen sadece zihne, bazen de yalnız dış dünyaya indirgenir. Oysa felsefi düşünce, önce şeyin ne olduğunu sormadan bu alanların hiçbirini sağlam biçimde kuramaz.
Şey ve Şeylik Nedir?
Şey, en genel anlamıyla, hakkında düşünülebilen, işaret verilebilen, belirlenebilen ve söz söylenebilen her ne ise odur. Bu tanım önemlidir; çünkü şeyi yalnız dış dünyadaki nesneye indirgemez. Dış dünyada fiilen mevcut olmayan bir içerik bile zihinde tasavvur edilebiliyorsa bir bakıma şey hâline gelir. Demek ki şey, yalnızca haricî mevcudiyet değildir.
Buradan “şeylik” kavramına geçilir. Şeylik, bir varlığın ya da içeriğin düşünceye konu olacak kadar belirlenmiş olmasıdır. Tamamen belirsiz olan, hiçbir ayırım kabul etmeyen, ne kavrama ne yargıya ne de işarete elveren içerik henüz düşünce bakımından şey hâline gelmemiştir. O hâlde şeylik, yalnız var olmak değil, aynı zamanda belirlenebilir olmak demektir. Şey olan, ayrılabilen, düşünülebilen, adlandırılabilen ve hakkında konuşulabilendir.
Bu yüzden şeylik, hem ontolojik hem mantıksal bir eşiğe işaret eder. Bir şey yalnızca vardır diye değil, düşünce için bir içerik ve sınır kazandığı için şey olur. Felsefenin ilgisi de tam burada başlar.
Şey ile Varlık Aynı mıdır?
Şey ile varlık aynı değildir. Varlık, en genel anlamda “olma” ufkunu ifade eder. Şey ise bu ufuk içinde belirlenmiş, içerik kazanmış, düşünceye konu olmuş bir düğümdür. Tek tek ateşler, ağaçlar, taşlar, insanlar var olandır; fakat “varlık” bunların hepsinin paylaştığı en genel açıklıktır. Şey ise bu açıklık içinde sınır kazanmış ve belirlenmiş olandır.
Bu nedenle varlık, şeylerin toplamı değildir; daha temel bir ufuktur. Ama şey de varlıktan bütünüyle kopuk düşünülemez. Şey sorusu, varlık sorusunun yerine geçmez; fakat ona giriş kapısı açar. Varlık düşünülmeden şey soyut bir işaret gibi kalır; şey düşünülmeden de varlık fazla genel ve dağılan bir kavram hâline gelir.
Burada “varlık” ile “var olan” ayrımı da önemlidir. Var olan, tek tek mevcuttur. Varlık ise bu mevcudiyetin en genel anlamıdır. Şey çoğu zaman var olana daha yakındır; çünkü şey dediğimizde belirli bir mahiyet, belirli bir sınır ve belirli bir içerik kastederiz. Ne var ki hakikat sorusu sadece var olanların sayımıyla çözülemez. Çünkü bir şeyin var olması ile onun ne olduğunun bilinmesi aynı mesele değildir.
Şeyin Dört Mertebesi
Şey sorusunu dağıtmadan toparlamanın en sağlam yollarından biri, aynı şeyin farklı varlık tarzlarını ayırmaktır. Klasik düşüncede kullanılan aynî, zihnî, lisânî ve hattî ayrımı bu bakımdan çok öğreticidir.
Ateş örneğini düşünelim. Ateşin dış dünyadaki kendisi vardır; gerçekten yakar, ısıtır, dönüştürür. Bu onun aynî varlığıdır. Ateşin zihindeki kavramı ya da tasavvuru vardır; bu, ateşi düşünmemizi sağlar ama el yakmaz. Bu da onun zihnî varlığıdır. “Ateş” dediğimiz sözcük, ateşin lisânî varlığıdır. Aynı kelimenin yazıya geçmiş biçimi, harflerle kaydedilmiş hâli ya da işaretlenmiş görünüşü ise hattî varlığıdır.
Burada dört ayrı şey yoktur. Aynı şeyin dört farklı bulunma tarzı vardır. Felsefi dikkat tam da bu ayrımı korumakta yatar. Çünkü çoğu zaman sözü şeyin kendisi yerine, işareti anlamın kendisi yerine, kavramı da dış dünyanın kendisi yerine koyma eğilimi vardır. Oysa ateş sözcüğü yakmaz; ateşin resmi ısıtmaz; zihindeki ateş tasavvuru da kül bırakmaz. Bunların her biri ateşe ilişkindir ama ateşin aynî mevcudiyetiyle özdeş değildir.
Bu ayrım yapılmadan hakikat konuşulamaz. Çünkü hakikatin hangi düzeyde arandığı karışır. Dış dünyadaki şeyin hakikati ile zihindeki kavramın açıklığı ya da dildeki önermenin doğruluğu aynı düzey değildir.
Felsefe Hangi Düzeyle İlgilenir?
Felsefe doğrudan doğruya zihnî düzeyle çalışır; ama hedefi şeyin kendisine yönelmektir. İnsan düşüncesi kavramsız işlemez. Felsefe, ateşi doğrudan eline alıp düşünmez; onu kavramlaştırır, ayırır, tanımlar, mahiyetini araştırır. Bu bakımdan zihnî varlık, felsefe için merkezîdir.
Fakat bu durum, felsefenin yalnızca kavramlarla oynadığı anlamına gelmez. Eğer öyle olsaydı felsefe, dil içinde dönen kapalı bir oyuna dönüşürdü. Oysa felsefenin amacı, zihindeki suretle şeyin kendisi arasındaki ilişkiyi düşünmektir. Dış dünyadaki şeyden kopuk bir kavramcılık da, kavramsız çıplak bir gerçekçilik de yeterli değildir. Felsefe, şeyin aynî mevcudiyeti ile zihindeki kavrayışı arasındaki bağı araştırır.
Dil ve yazı ise bu düşüncenin araçlarıdır. Lisânî ve hattî düzeyler felsefe için vazgeçilmezdir; çünkü düşünce paylaşım, tanım ve tartışma olmadan ilerlemez. Ama bunlar yine de araçtır. Hakikatin kendisi değil, hakikate yönelen düşüncenin taşıyıcı biçimleridir.
Hakikat Neden Şey Sorusuna Bağlıdır?
Hakikat çoğu zaman yalnızca önermelerin doğruluğu gibi anlaşılır. Elbette bir cümlenin dış dünyadaki duruma uygun olması önemlidir. Fakat hakikat yalnız bundan ibaret değildir. “Ateş sıcaktır” önermesi doğru olabilir; ama bundan önce “ateş nedir?” sorusunun da bir anlamı vardır. Burada artık yargının doğruluğundan değil, şeyin mahiyetinden söz ederiz.
Bu yüzden hakikat iki yönde düşünülür. Bir yönde, bir hükmün uygunluğunu anlatır. Diğer yönde ise bir şeyin ne olduğunu, yani mahiyetini açar. Eğer “şey” belirlenmeden hakikati konuşursak, neyin doğruluğunu aradığımız belirsizleşir. Şeyin kendisi, şeyin zihindeki tasarımı, dildeki adı ve yazıdaki izi karışınca hakikat de parçalanır.
Şey sorusu bu yüzden yalnız hazırlayıcı bir soru değildir; hakikatin taşıyıcı zeminidir. Hangi şeyden söz ettiğimizi bilmeden, o şey hakkında kurulan yargının yerinde olup olmadığını da bilemeyiz. Şeylik açıklığa kavuşmadan hakikat ya psikolojik bir izlenime ya da dilsel bir alışkanlığa indirgenir.
Hangisi Daha Gerçektir?
Burada sık sorulan soru şudur: şeyin kendisi mi daha gerçektir, yoksa zihindeki karşılığı mı? Bu soruya tek bir cümleyle cevap vermek güçtür; çünkü “gerçeklik” farklı anlamlarda kullanılır.
Ontolojik bakımdan dış dünyadaki aynî varlık daha yoğundur. Ateşin kendisi gerçekten vardır, etkide bulunur, dönüştürür. Zihindeki ateş tasavvuru ise bu yoğunluğa sahip değildir. Bu açıdan bakıldığında aynî varlık daha gerçektir.
Ama bilgi bakımından zihnî varlık merkezîdir. Çünkü insan, şeyin kendisine kavram aracılığıyla yönelir. Düşünce, kavramsız ilerleyemez. Bu nedenle epistemolojik bakımdan zihnî varlık vazgeçilmezdir. O hâlde “daha gerçek” sorusu tek anlamlı değildir. Ontolojik öncelik ile epistemolojik merkezilik farklı şeylerdir. Felsefi düşünce de tam olarak bu farkı korumak zorundadır.
Sonuç
“Şey” kavramı, gündelik dilde sıradan görünse de metafiziğin en ağır kavramlarından biridir. Çünkü hakikat, doğrudan doğruya şeye yüklenir; ama şey belirlenmeden hakikat dağılır. Şey yalnız dış dünyadaki nesne değildir; düşünceye konu olan, adlandırılan, işaret edilen ve farklı mertebelerde bulunan her ne ise odur. Şeylik ise bu içeriğin belirlenebilir, ayrılabilir ve düşünceye konu olabilir hâlidir.
Varlık, şeyin daha genel ufkudur; var olan ise o ufuk içindeki tekil mevcuttur. Şey, bu ikisinin arasında belirlenmiş içerik olarak durur. Aynî, zihnî, lisânî ve hattî ayrımı da aynı şeyin farklı bulunma tarzlarını gösterir. Bu ayrım yapılmadan ne mahiyet doğru düşünülür ne temsil ne de hakikat.
Bu yüzden hakikat üzerine sağlam biçimde düşünmek istiyorsak önce şu soruyu ciddiye almak gerekir: bir şey nedir? Çünkü şey sorusu yanıtlanmadıkça, neyin var olduğu, neyin bilindiği ve neyin hakikat taşıdığı da tam anlamıyla toparlanamaz.
