Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
18. İstanbul Bienali, klasik sergi mantığının ötesine geçerek, sanatın düşünsel ve toplumsal bir eylem olarak nasıl işlediğini gösteren bir alan açıyor. Bu yazıda, bienal kapsamında öne çıkan dört sanatçıyı ele alacağız: Lawrence Abu Hamdan, Forensic Architecture, Nilbar Güreş ve yeni kuşak otobiyografik anlatıyı kavramsallaştıran kadın sanatçılar. Her biri, sanatın sadece bir ifade değil, bir direniş, bir iz sürme, bir hatırlatma olduğu fikrini farklı yönlerden somutlaştırıyor.

Kaynak: The Museum of Modern Art (MoMA)
Lawrence Abu Hamdan: Sesin Politik Katmanları
Lawrence Abu Hamdan, sesin duyulma biçimlerini ve bu duyulma rejimlerinin siyasal boyutlarını araştıran disiplinlerarası bir sanatçı. Sınırlar, mahkeme salonları, gözetim teknolojileri gibi alanlarda sesin bir tanık, bir delil, hatta bir hakikat aracı olabileceği fikri etrafında çalışıyor.
Sanatçı, çalışmalarında belgesel, video yerleştirme, ses mimarisi gibi farklı mecraları bir arada kullanıyor. Örneğin “Saydnaya (the missing 19db)” adlı işinde, Suriye’deki bir hapishanede yaşanan işkenceleri, sesi mimari bellek olarak kullanarak yeniden canlandırıyor. Abu Hamdan için sanat, görünmeyeni duyulur kılmak için var.

Kaynak: Alamy
Forensic Architecture: Hakikatın Haritası
Forensic Architecture, mimarlar, yazılımcılar, hukukçular ve aktivistlerden oluşan bir kolektif. İngiltere merkezli bu yapı, insan hakları ihlallerini belgelemek için mimari modelleme, 3D rekonstrüksiyon, uydu verisi ve çoklu tanık anlatısı gibi yöntemler kullanıyor.
Onlar için sanat, adli bir soruşturma alanıdır; hakikatin izleri mimaride, toz bulutunda, ses yankısında ve video çözümlerinde gizlidir. Sanatlarının hedefi ne estetik bir beğeni ne de soyut bir ifade; adalete katkı sağlayacak bir bilgi rejimi önermektir.

Kaynak: Sumac Space
Nilbar Güreş: Mizah, Cinsiyet ve Göç Arasında
Nilbar Güreş, fotoğraf, kolaj, performans ve video gibi farklı medyumlarda çalışan, feminist perspektife sahip bir sanatçı. Kadın bedenini, göç deneyimini, aile kavramını ve yerellikleri ince mizah işleriyle sorguluyor. Güreş’in işlerinde kıyafetler, ev eşyaları ve gündelik nesneler, ataerkil düzenin temsillerine dönüşür.
Sanatçı, toplumsal cinsiyet rollerini tersyüz ederken, izleyiciyi hem gülümsetir hem de rahatsız eder. Mizah, onun sanatında bir silah değil, bir delici yüzey olarak işlev görür.
Otobiyografik Anlatıyı Kavramsallaştıran Yeni Kuşak Sanatçılar
- İstanbul Bienali, yeni kuşak kadın sanatçıların otobiyografik anlatıyı nasıl bir kavramsal alana dönüştürebildiğini göstermek açısından dikkat çekici. Bu sanatçılar, kendi bedenlerini, göç deneyimlerini, aile travmalarını ya da kültürel çatışmaları bir anlatı arayışına taşıyor.
Ancak bu anlatı, salt bireysel bir paylaşım değil; toplumsal olanın bir yüzeyi. Bu sanatçılar için otobiyografi, politik bir jesttir; kimliğin bir ifşadı değil, bir sorgulama alanıdır.
