Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Žižek’te Lacancı Kavramlar – 4. Yazı
Freud, Lacan ve “Biliyorum ama yine de yapıyorum”un Psikanalitik Kökeni
BİLGİYE RAĞMEN DAVRANIŞ
İnsanın kendine bile itiraf etmekte zorlandığı bir durum vardır: Bildiği bir şeyi, sanki bilmiyormuş gibi yaşamaya devam etmek. Modern çağın öznesi çoğu zaman bir bilgiye sahiptir — sistemin adaletsiz olduğunu bilir, tükettiklerinin sömürüye dayandığını bilir, çevre krizinin gerçekliğini bilir — ama bütün bu bilgileri davranış düzeyinde geçersiz kılar. Bu paradoks, yalnızca etik bir zaaf değil; aynı zamanda yapısal bir psikanalitik durumdur. Freud’un ve özellikle Lacan’ın bu duruma verdiği ad: inkâr (disavowal).
İnkâr, klasik anlamda “bir gerçeği reddetmek” değildir. Disavowal, kişinin bir bilgiyi rasyonel düzeyde kabul etmesine rağmen, sanki o bilgi hiç yokmuş gibi davranmasıdır. Bu, bilinç ile bilinçdışı arasında kurulan temsili bir kopuştur. Lacan bu yapıyı yalnızca bireysel psikopatolojinin değil, aynı zamanda toplumsal ideolojinin işleyişinin de temel biçimi olarak tanımlar. Çünkü inkâr, yalnızca bireyin kendisini koruması için kullandığı bir savunma mekanizması değil; aynı zamanda sistemin sürdürülebilirliği için işleyen kolektif bir bilinç biçimidir.
Slavoj Žižek, bu psikanalitik yapıyı alır ve onun üzerine çağdaş ideoloji çözümlemesini inşa eder. Ona göre günümüzde ideolojiler doğrudan yalan söylemez; tam tersine doğruyu söyler, ama bu doğrunun toplumsal ya da siyasal davranış üretmesini engelleyen bir disavowal mantığı kurar. Yani insanlar “biliyor” ama bu bilgiyle yaşamak, bu bilgiye uygun davranmak istemiyorlar. Sonuç: Biliyorum ama yine de yapıyorum.
Bu yazının amacı, disavowal kavramının psikanalitik kökenlerini açıklamak, ardından Žižek’in bu yapıyı nasıl felsefi, siyasal ve ideolojik düzlemde yeniden kurduğunu analiz etmektir. İlk olarak Freud ve Lacan’ın inkâr teorisine bakalım.
FREUD’DA İNKÂR: GÖZÜN GÖRDÜĞÜNÜN REDDİ
Sigmund Freud, inkâr (Verleugnung) kavramını ilk olarak özellikle çocukluk evrelerine dair gözlemlerinde tanımlar. Freud’a göre bazı çocuklar, kadınların penisinin olmadığını gördüklerinde bunu kabul ederler — ama buna rağmen, bu gerçekliğe uygun davranmazlar. Yani görsel olarak bir şeyin eksik olduğunu bilirler, ama bu bilgi, onların bilinç düzeyinde geçerli hale gelmez. İşte Freud’un meşhur açıklaması burada devreye girer:
“Özne bilir, ama inanmaz.”
Bu ifade, disavowal kavramının ilk versiyonudur. Öznenin dış dünyaya dair gözlemsel bilgisi, bastırılmaz — ama bu bilgiyle özdeşlik kurulmaz. Bu nedenle inkâr, bastırmadan farklıdır. Bastırmada bilgi bilinçdışına itilir, inkârda ise bilgi mevcuttur ama inanca dönüşmez. Bu da öznenin aynı anda iki farklı düzlemde var olmasına neden olur: bilen özne ve inanmayan özne.
Freud bu mekanizmayı fetişizmin temelinde görür. Erkek fetişist, kadının fallik olmadığını bilir; ama yine de onun cinselliğini, “sanki fallikmiş gibi” deneyimler. Burada bilinçdışının çalışması, mantıksal çelişkiyi değil; duygusal tutarlılığı tercih eder.
LACAN’DA DİSAVOWAL: ÖZNELLİĞİN SEMBOLİK KURULUMU
Jacques Lacan, disavowal kavramını Freud’un bireysel fetişist öznesinden alır ve onu simgesel düzenin tüm özne yapısına uygular. Lacan’a göre her özne, kendi simgesel kimliğini kurarken belirli bir inkâr biçimine dayanır. Çünkü dilin içine giren özne, yalnızca arzuya değil; aynı zamanda onunla birlikte gelen bir eksikliğe, bir imkânsızlığa, bir temsil boşluğuna da girer.
Bu durumda özne, simgesel düzende tam olarak temsil edilemeyeceğini bilir. Arzularının asla tamamlanamayacağını bilir. Ama yine de bu eksikliği yok sayar ve simgesel düzenin içine tamlık arzusuyla yerleşir. Lacan’ın ifadesiyle:
“Özne bilir ki Büyük Öteki eksiktir, ama yine de onun varmış gibi davranır.”
Bu davranış, disavowal’ın psikanalitik düzeyden ideolojik düzeye taşınabileceğini gösterir. Lacan’a göre, inanç her zaman özne tarafından değil; öteki özne adına kurulur. Kimi zaman kişi inandığını düşünür, kimi zaman ise başkalarının inandığını düşünerek ona göre davranır. Bu durumda inkâr, bireysel bir savunma değil; toplumsal performansın aracı haline gelir.
Lacan’ın bu düşüncesi, Slavoj Žižek’in felsefi sisteminin kurucu taşlarından biridir. Žižek, disavowal mekanizmasını yalnızca bireylerin değil, modern toplumların da nasıl çalıştığını açıklamak için kullanır.
Žižek’te Disavowal: İdeolojinin Bastırılmayan Bilgisi
Slavoj Žižek, Lacan’ın disavowal kavramını yalnızca bireysel özneye ilişkin bir psikanalitik mekanizma olarak değil, doğrudan ideolojik yapıların iç işleyişini belirleyen merkezi bir form olarak yorumlar. Onun analizine göre, çağdaş ideolojilerin çoğu klasik anlamda “yalan söylemek” ya da “yanlış bilinç üretmek” üzerinden çalışmaz. Aksine, günümüzdeki ideolojiler gerçekliği zaten açıkça kabul eder; ama bu kabul, davranışta ya da yapısal dönüşümde hiçbir değişikliğe yol açmaz.
Žižek bu durumu şu şekilde özetler:
“Modern özne artık yalanla kandırılmıyor; gerçeklik kabul ediliyor. Ama bu bilgiyle hiçbir şey yapılmıyor.”
Bu, klasik ideoloji kuramlarının “yanılsama” fikrine dayalı analizlerini geçersiz kılar. Çünkü yanılsama artık bastırılmış ya da gizlenmiş değildir; sergilenmiş ve şeffaflaştırılmıştır. Ama özne, bu şeffaflığa rağmen davranışlarını değiştirmez. Bu durum, Lacancı anlamda bir disavowal’dır. Yani özne, bilir — ama inanmaz. Bazen inanır gibi yapar ama ona göre davranmaz. Ve çoğu zaman davranır, ama inandığını söylemez. Bu yapısal çelişki, Žižek’in felsefi sisteminde fetişist özne figürüyle kesişir.
Fetişist Özne ve Etik Konforun Yıkımı
Disavowal’in ideolojik düzeydeki en belirgin sonucu, fetişist özne figürüdür. Fetişist özne, kendi yapısal eksikliğini bilir. Dünyanın adaletsizliğini, düzenin yozlaşmışlığını, temsilin eksikliğini, tüketimin sömürüye dayandığını fark eder. Ancak bu bilgiyi, davranışsal sonuçlara dönüştürmez. Bilginin davranışa dönüşmemesi ise, ahlaki çöküşten çok, ideolojik bir yapı problemidir.
Žižek’in örneklerinden biri, çevresel kriz bağlamında disavowal’ın nasıl çalıştığını gösterir. Modern birey, çevre felaketlerinin, küresel ısınmanın ve biyolojik yıkımın gerçekliğini kabul eder. IPCC raporlarını okur, belgeseller izler, hatta sosyal medyada bu konuda içerikler paylaşır. Ancak aynı birey, davranışlarını değiştirmez. Tüketmeye devam eder, karbon ayak izini düşürmek yerine “telafi” edici ürünler alır, çevre bilinci üzerinden vicdan konforu elde eder.
Burada özne, yalnızca “yalan söyleyen” bir figür değildir. Tam tersine, o doğruyu bilen ama buna göre davranmayan bir fetişisttir. Disavowal tam da burada işler: “Biliyorum ki bu gezegen yok oluyor ama yine de arabamla işe gitmeye devam ediyorum.” Bu, bir çelişki değildir; bir ideolojik formdur.
Vicdanın İdeolojik İmalatı: Ahlaki Tüketim ve Kültürel Temizlik
Disavowal yalnızca bireysel etik alanında değil, aynı zamanda toplumsal pratiklerde de kendini gösterir. Örneğin “etik tüketim” ideolojisi, bireylere hem tükettirmeye devam eder hem de ahlaki bir pozisyon sunduğu için vicdani haz üretir. Organik ürün almak, sürdürülebilir markaları desteklemek, karbon nötr şirketleri tercih etmek — bunlar gerçek ekolojik ya da ekonomik çözümlerden çok, simgesel temizlik ritüelleridir.
Burada birey, bastırmaz; aksine simgesel olarak arınır. Bir eylemin gerçekte ne kadar etkili olduğu önemli değildir; önemli olan, bireyin kendini “etik davranmış” gibi hissetmesidir. Bu hissiyat, disavowal’ın hazla kesiştiği noktadır: “Evet, sistem adaletsiz ama ben doğru olanı yaptım — ya da yaptığımı sandım.”
Žižek, bu tür pratikleri “artı zevk” kavramı ile ilişkilendirir. Disavowal, yalnızca bastırmayı değil, aynı zamanda haz üretimini içerir. Bu nedenle ideolojinin yalnızca bilinçdışı değil; aynı zamanda hazsal bir yapısı vardır. Bilmek ve inanmamak arasındaki boşluk, hazla doldurulur. Ve bu haz, ideolojinin yeniden üretimini sağlar.
Disavowal’in Siyasetteki Görünüm Biçimleri: İnanmanın Sahnesi ve Temsilin Krizi
Disavowal yalnızca bireysel düzeyde değil, toplumsal temsil ve siyasal söylem alanlarında da işler. Slavoj Žižek’in ideoloji eleştirisinde önemli bir boyut, siyasal temsile olan inancın çökmesine rağmen temsil sisteminin işlemeye devam etmesidir. İnsanlar artık parlamentoların, partilerin, liderlerin kendilerini gerçekten temsil ettiğine inanmazlar. Ama buna rağmen seçim yaparlar, kampanyaları takip ederler, hatta temsilcilerinin konuşmalarıyla özdeşlik kurarlar.
Bu durum, klasik inkârdan farklıdır. Özne, “sistem çalışıyor” yalanına körü körüne inanmaz. Aksine, sistemin eksikliğinin farkındadır. Ancak bu farkındalık, onu davranış değişikliğine götürmez. Temsili sistemin boşluğunu kabul eder, ama “sanki çalışıyormuş gibi” yaşamaya devam eder. Žižek, bu paradoksu Lacan’ın “büyük öteki yoktur” formülüne bağlar: “Simgesel düzenin otoritesi çökmüştür, ama biz onun varmış gibi davranırız.”
Popülist siyasette bu mekanizma daha da ironik biçimde çalışır. Popülist liderler sıklıkla “sistemi yıkacağız” derken, tam da sistemin içindeki fetiş nesneleri yeniden üretirler: millet, halk, aile, ahlak. Bu söylem, sistemin işleyemediğini açıkça itiraf eder ama yine de “gerçek halk iradesi adına” sistemin devamını savunur. Bu, çifte inkârın yapısıdır: “Biliyorum ki bu temsil sahte, ama yine de inanıyorum. Çünkü inanmam gerektiğini düşünüyorum.”
Irkçılık Karşıtı Söylemler ve Stratejik Disavowal
Disavowal, yalnızca muhafazakâr ya da sağ popülist siyasetle sınırlı değildir. Žižek, liberal solun da bu yapının içine düştüğünü gösterir. Özellikle ırkçılık karşıtı söylemlerde, homofobi karşıtı kampanyalarda ya da çokkültürcülük temelli dillerde “herkesin eşit olduğu” söylenir. Ama bu eşitliğin simgesel olarak nasıl temsil edileceği, çoğu zaman bu eşitliğin kendisiyle çelişir.
Örneğin, bir konuşmacı ya da kurum “renk körü” olduğunu, herkesin aynı olduğunu söylediğinde, bu ifade bilinç düzeyinde antirasist bir pozisyon taşır. Ancak bu pozisyon, ırksal farkı temsil edemediği için, çoğu zaman görmezden gelmeye, hatta bastırmaya dönüşür. Yani söylem, farkı kabul eder ama davranış ve temsil düzeyinde sanki fark yokmuş gibi hareket eder. Bu, tipik bir disavowal biçimidir: “Biliyorum ki fark var, ama bu farkı temsil edemem. O halde hiç fark yokmuş gibi davranayım.”
Bu tür stratejik inkâr biçimleri, eşitlik söylemini yeniden üretirken, simgesel düzenin eksikliğini görünmez kılar. Bu da özgürleştirici değil, tam tersine statükoyu güvence altına alan bir ideolojik yapı üretir.
Žižek’te Disavowal’ın Tersine Çevrilmesi: Sorgulayan Özne ve Eksiklikle Yüzleşme
Žižek, disavowal mekanizmasını yalnızca teşhir etmekle yetinmez; aynı zamanda bu yapının eleştirel özneleşmeye nasıl çevrilebileceğini de sorgular. Lacan’ın “bölünmüş özne” ve “histerik söylem” kavramları burada devreye girer. Histerik özne, simgesel düzendeki eksikliği bastırmaz; tam tersine, onu sorgular. Onun için temel mesele, “Ben neden buna inanıyorum?” değil, “Bu inanç bana ne yaptırıyor?” sorusudur.
Disavowal, çoğu zaman “inandığım halde davranmıyorum” ya da “davrandığım halde inanmıyorum” biçiminde işler. Žižek, bu çelişkiyi bir travma değil, bir özneleşme fırsatı olarak okur. Özne, bu çelişkiyle yüzleştiği anda, yani kendi inancının sahiciliğini, söyleminin tutarlılığını, davranışının anlamını sorguladığında, simgesel düzenin kendisine ne yaptığını düşünmeye başlar. Bu da ideolojiye karşı gerçek bir sorgulamanın başlangıcıdır.
Bu nedenle Žižek için disavowal’dan çıkmanın yolu, büyük anlatılarla yeniden özdeşleşmek değildir. Aksine, özne bu büyük anlatıların eksikliğini, iç tutarsızlığını ve bastırma stratejilerini teşhir ettiğinde, kendi eksikliğiyle yüzleşir. Ve bu yüzleşme, onu simgesel düzenin yeniden üreticisi olmaktan çıkarır; onun çatlağında düşünmeye, hissetmeye ve hareket etmeye zorlar.
Sonuç: Bilmenin Yetmediği Yerde İdeoloji Başlar
Slavoj Žižek’in disavowal kavramı üzerine inşa ettiği ideoloji eleştirisi, klasik ideoloji kuramlarını yalnızca dönüştürmekle kalmaz, aynı zamanda yeni bir çağın —“herkesin her şeyi bildiği ama buna rağmen hiçbir şeyin değişmediği” bir çağın— ruh halini teorik düzeyde açıklamak için eşsiz bir araç sunar. Çünkü çağımızın ideolojisi artık sahte bilinç, aldatılmışlık ya da bastırılmış hakikatten değil; tam tersine, bilinen ama işlenmeyen bilgi, şeffaf ama etkisiz açıklama, itiraf ama eylemsizlik üzerine kuruludur.
Disavowal, bu çelişkili yapının motorudur. Modern özne artık ne naif ne de cahildir. O, sistemin nasıl işlediğini bilir; sömürünün yapısını, iktidarın doğasını, kimliğin ideolojik üretimini anlamaktadır. Ancak bu bilginin davranışa, kolektif dönüşüme ya da etik bir yüzleşmeye dönüşmemesi için kurulan sistematik bir savunma mekanizması vardır. Bu mekanizma inkâr değil, bastırma değil, aldatma değil; disavowal’dır.
Žižek’in gösterdiği gibi, bu mekanizma bireyin psikolojisine ait olmaktan çok, simgesel düzenin yapısal boşluğuyla ilgilidir. Dilin, yasanın, temsilin ve kültürel kodların bize sunduğu düzen zaten eksiktir; zaten tam değildir. Özne, bu eksikliği bilmesine rağmen onunla yüzleşmek istemez. Bu yüzden sistem, disavowal aracılığıyla sürer: “Biliyorum ama yine de yapıyorum” cümlesi, çağımızın egemen ideolojik formülüdür.
Bu noktada Žižek’in çağrısı, yeni bir inanç üretmek değil; inancın nasıl üretildiğini, neden sürdürüldüğünü ve hangi hazları sağladığını sorgulamaktır. Bu sorgulama, özneyi kendisiyle yeniden karşılaştırır. Histerik sorgulama —Ben neden böyle davranıyorum? Bu bilgi bana ne yaptırıyor?— disavowal’dan çıkışın yoludur.
Bu yazı boyunca incelediğimiz gibi, disavowal yalnızca “göz yummak” değil; aktif bir simgesel pratik, davranışsal bir kod, kültürel bir uzlaşı biçimidir. O, eksikliği bastırmaz; görünür kılar ama onunla yaşamanın yollarını ideolojik olarak düzenler. İşte bu yüzden, ideoloji artık “gizli olanı ifşa etmek” değil, zaten bilinenin neden işe yaramadığını analiz etmek üzerine kurulmalıdır.
