Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Frankfurt Okulu’nun Marx’a Freud’u eklemesi, iki büyük teorisyeni şık bir sentez içinde yan yana koyma hevesinden doğmadı. Bu yöneliş, 20. yüzyılın ilk yarısındaki tarihsel felaketlerin zorladığı bir düşünsel kırılmaydı. Klasik Marksizm, kapitalizmin ekonomik çelişkilerini, sınıf antagonizmasını ve ideolojik örtülerini güçlü biçimde çözümlemişti; ama faşizmin yükselişi, kitlelerin otoriter rejimlerle özdeşleşmesi ve işçi sınıfının her yerde devrimci bir doğrultuda davranmaması, başka bir soruyu zorunlu hale getirdi: İnsanlar neden kendi ezilişlerinin siyasal biçimlerine tutkuyla bağlanabiliyor? Frankfurt Okulu’nun psikanalize dönmesi, tam da bu soruya cevap aramasından kaynaklandı. Mesele artık yalnız üretim ilişkileri değil, tahakkümün arzunun, ailenin, kişilik yapısının ve bilinçdışının içine nasıl yerleştiğiydi.
Frankfurt Okulu dediğimiz çevre, 1923’te Frankfurt Üniversitesi’ne bağlı Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’nün kurulmasıyla biçimlenen düşünsel hattır. Kuruluşundan itibaren Marxist yönelimli bir araştırma merkezi olarak tasarlanmış olsa da, asıl belirleyici dönemeç Max Horkheimer’ın 1930’da enstitü yönetimini devralması ve 1931’de araştırma programını yeniden kurmasıyla gelir. Horkheimer’ın önerdiği program, politik iktisatla yetinen bir Marx okuması değil; felsefeyi, toplumsal teoriyi, psikolojiyi ve ampirik araştırmayı bir araya getiren disiplinlerarası bir eleştirel teori projesiydi. Bu yüzden Frankfurt Okulu baştan itibaren “ekonomi artı kültür” diye özetlenebilecek yüzeysel bir genişleme değil, toplumu tüm katmanlarıyla birlikte düşünme girişimidir.
Psikanalizin bu projeye girişi de tesadüfi olmadı. Horkheimer’ın etkisiyle Erich Fromm kısa sürede çevrenin merkezine alındı; amaç, özellikle Alman işçi sınıfının psikolojik yapısını, otoriteyle ilişkisini ve aile biçimlerini anlamaktı. Stanford’daki Marcuse maddesi, ilk hedefin işçi sınıfının ruhsal yapısını çözümlemek olduğunu açıkça söylüyor. IEP de Frankfurt Okulu’nun psikanalize ilgisinin, Marx ile Freud’u yeniden yorumlama çabasına ve özellikle ailenin ruhsal rolüne dönük ilgiden beslendiğini vurgular. Yani Freud, Frankfurt Okulu’na insan ruhunun kapalı bir iç dünyasını açıklasın diye değil, toplumsal tahakkümün bireyde nasıl kök saldığını gösterebilsin diye girdi.
Burada asıl kırılma şuydu: Ortodoks Marksizm çoğu zaman toplumsal yapının ekonomik belirlenimini öne çıkarırken, öznel aracılık sorununu zayıf bırakıyordu. Oysa Frankfurt çevresi için 1930’ların Almanyası başka bir tablo sunuyordu. Kapitalizm kriz içindeydi, ama kriz otomatik olarak devrimci bilinç üretmiyordu; tersine, otoriter liderlik arzusu, itaat, korku ve kimlik ihtiyacı gibi ruhsal mekanizmalar sağ siyaseti güçlendirebiliyordu. Oxford’un “Psychoanalysis and Critical Theory” özeti bunu doğrudan söyler: Eksik olan şey, dürtüler ve bilinçdışı tarafından üretilen öznel aracılara teoride yer açılmasıydı. Frankfurt Okulu’nun Freud’a yönelişi, sınıfın neden bazen kendi nesnel çıkarına uygun davranmadığını anlamak içindi.
Erich Fromm bu ilk dönemde özel bir rol oynar. Onun çalışmaları, özellikle aile yapısının ve “otoriter karakter” oluşumunun siyasal davranış üzerindeki etkisini vurgular. Fromm 1942’de, Alman işçilerinin önemli bir bölümünün kriz anında otoriter karakter özellikleri gösterdiğini ve bu yüzden sol partilerin programlarına inanmış olsalar bile çözülmeye açık olduklarını yazıyordu. Daha sonraki araştırmalar da, Frankfurt çevresinin 1930’larda “Authority and Family” hattı üzerinden otoriteye yatkın kişilik tiplerini incelemeye yöneldiğini gösteriyor. Buradaki yenilik, faşizmi yalnız ekonomik kriz sonucu değil, karakter yapılarıyla, aile içi disiplinle ve içselleştirilmiş itaat biçimleriyle birlikte düşünmekti.
Bu noktada “Marksizm ile psikanalizin buluşması” ifadesi dikkatle kullanılmalı. Çünkü Frankfurt Okulu Freud’u bütünüyle olduğu gibi kabul etmedi. Onlar için Freud vazgeçilmezdi, çünkü baskının yalnız dışsal kurumlar değil, içsel ruhsal yapılara da dönüştüğünü göstermişti. Ama aynı anda Freud’un bazı kategorilerinin tarih dışılaştırıldığı da düşünüldü. Özellikle Fromm, aile ve karakter yapılarını biyolojik sabitler gibi değil, tarihsel-toplumsal kurumlar içinde şekillenen örüntüler olarak okumaya çalıştı. Yani Frankfurt Okulu Freud’u sosyal teorileştirdi; dürtü ekonomisini toplumsal örgütlenmeden kopuk bir insan doğası şeması olarak değil, tarihsel bir zeminde yeniden yorumladı.
Horkheimer’ın eleştirel teori programı da tam bu yüzden yalnız ekonomi politik eleştirisi değildi. Eleştirel teori, toplumun çatışmalarını ve çelişkilerini yalnız nesnel yapılar olarak değil, insan öznelliğini biçimlendiren süreçler olarak da düşünmek istedi. Stanford’daki “Critical Theory” maddesi, bu programın normatif bir özgürleşme perspektifini ampirik toplumsal analizle birleştirdiğini vurgular. Bu çerçevede psikoloji, politik iktisadın yerine geçen yeni bir merkez değil, onun tamamlayıcı düzeyi haline geldi. Çünkü soru yalnız “kapitalizm nasıl işler?” değil, “kapitalizm hangi kişilik tiplerini, hangi arzu rejimlerini, hangi itaat biçimlerini üretir?” sorusuna dönüşmüştü.
Frankfurt Okulu’nun psikanalize yönelmesinin arkasında faşizm kadar kitlesel kültür ve modern aile dönüşümü de vardı. Stanford’un 2023 arşiv maddesi, bu çevrenin ortodoks Marksizmden farklı olarak bireysel ve grup psikolojisini, modern ailedeki değişimleri ve kültürel üstyapıyı özel olarak analiz ettiğini, çünkü kitle kültürünün yükselişi ve aile içindeki otorite figürlerinin dönüşümüyle birlikte eleştirel kapasitenin hem bireyde hem toplumda zayıfladığını düşündüğünü belirtiyor. Bu tespit çok önemlidir: Frankfurt Okulu için kapitalizm yalnız fabrikada değil, evde, radyoda, okulda ve eğlence dünyasında da yeniden üretiliyordu. Marx’ın meta ve ideoloji eleştirisi burada terk edilmez; derinleştirilir. Çünkü meta dünyası artık yalnız pazarda değil, ruhsal hayatın dokusunda da etkili hale gelmiştir.
Bu hattın en bilinen sonraki meyvelerinden biri, Adorno ve arkadaşlarının The Authoritarian Personality çalışmasıdır. Her ne kadar bu metin Amerika sürgünü koşullarında ilk dönem radikalliğinin bazı boyutlarını törpülese de, psikoloji ile toplumsal teori arasındaki ilişkinin en görünür ürünlerinden biridir. IEP’nin belirttiği gibi, Frankfurt Okulu’nun aile, otorite ve psikanalize dönük ilgisi, 1940’ların ampirik çalışmalarında merkezi hale geldi ve sonunda The Authoritarian Personality gibi çalışmalara uzandı. Burada önemli olan şey, faşizmin yalnız ekonomik çıkarla değil, otoriter kişilik örüntüleriyle de açıklanabilir hale gelmesidir. Yani baskı yalnız yukarıdan dayatılmaz; aşağıda arzulanır, içselleştirilir, karakter haline gelir.
Ancak Frankfurt Okulu içinde Freud ile Marx’ın ilişkisinin tek ve uyumlu bir modeli yoktu. Fromm’un daha insancıl ve toplumsallaştırılmış Freud okuması ile Adorno-Horkheimer’ın daha karamsar kültür eleştirisi aynı şey değildir. Bu hattın en güçlü ve en sistemli sentezi ise Marcuse’de ortaya çıkar. Stanford’un Marcuse maddesi çok açık biçimde şunu söyler: psikanaliz en baştan Frankfurt Okulu için temel bir araçtı, fakat Freud’un Marcuse düşüncesindeki rolü özellikle merkeziydi. Eros ve Uygarlıkta Marcuse, Freud’un bastırma teorisini kapitalist uygarlığın tarihsel fazlasıyla birlikte yeniden okur ve “baskı”yı yalnız uygarlığın kaçınılmaz bedeli olarak değil, belirli bir toplumsal düzenin fazladan dayattığı bir yapı olarak düşünmeye açar. Yani Freud burada yalnız açıklayıcı değil, ütopyacı bir kapı da aralamaya başlar.
Bu noktada Frankfurt Okulu’nun Marxizme kattığı esas şey daha iyi görünür. Onlar üretim ilişkileri, sınıf egemenliği ve meta biçimi çözümlemesini reddetmediler; fakat bunların neden otomatik olarak özgürleştirici bilinç üretmediğini anlamak istediler. Neden insanlar kendi nesnel çıkarlarına karşı siyaset yapabiliyor? Neden otorite bazen çıplak korkudan çok duygusal yatırım, özdeşleşme ve itaat arzusu yoluyla işliyor? Neden aile, cinsellik, disiplin ve kültür, sınıf ilişkilerinin yeniden üretiminde bu kadar belirleyici? Psikanaliz bu sorular için zorunlu hale geldi. Bu yüzden Frankfurt Okulu’nda Freud, Marx’ın yerine geçen biri değil; Marx’ın açıklayamadığı öznel ara katmanları görünür kılan bir araçtır.
Yine de bu buluşmanın bir sınırı vardı. Marxizm ile psikanaliz arasındaki ilişki, pürüzsüz bir teorik evlilik hiçbir zaman olmadı. Freud’un dürtü teorisi zaman zaman tarihsel özgüllüğü zayıflatıyor, Marx’ın toplumsal çözümlemesi ise kimi zaman öznel karmaşıklığı fazlasıyla ikincilleştiriyordu. Frankfurt Okulu’nun büyükliği, bu gerilimi çözdüğünde değil, görünür kıldığında yatıyor. Onlar bize şunu gösterdi: tahakküm ne yalnız ekonomiyle ne yalnız bilinçle açıklanabilir. Sömürü ile arzu, üretim ile karakter, kurum ile aile, devlet ile bilinçdışı aynı toplumsal dünyanın katmanlarıdır. Eleştirel teori tam da bu yüzden disiplinlerarası olmak zorundaydı.
Bu başlığın bugün hâlâ canlı kalmasının nedeni de burada. Frankfurt Okulu’nun Marx ile Freud’u bir araya getirmesi, geçmişe ait bir kuramsal merak değil; modern toplumun neden yalnız çıkar hesaplarıyla açıklanamayacağını gösteren güçlü bir derstir. İnsanlar bazen baskıdan nefret etmez, ona yatırım yapar. Bazen özgürleşme istemez, güvenlik ve itaat ister. Bazen kendilerini ezen kurumları yalnız dışsal zor nedeniyle değil, ruhsal ihtiyaçları nedeniyle de benimser. Frankfurt Okulu, modern tahakkümü burada yakalar: fabrika ile aile arasında, siyaset ile arzu arasında, ideoloji ile karakter arasında. Marksizmin psikanalizle buluşması bu yüzden bir teorik süs değil, eleştirinin zorunlu genişlemesidir.
