Freud, “dişil” ve “eril” terimlerinin psikanalizde sürekli yanlış anlaşılmasının temel nedenini kavramların tek bir düzleme indirgenmesine bağlar. Aynı kelimelerle üç farklı şey konuşulur: biyolojik, sosyolojik ve psikanalitik. Bu üç anlam birbirine karıştığında, hem klinik okumalar “doğallaştırılır” hem de toplumsal roller “psişik kader” gibi sunulur. Freud’un hamlesi, kavramları ayırarak psikanalizde işe yarayan çekirdeği netleştirmektir: psikanalizin “dişil/eril” dediği şey, birincil olarak etkin–edilgen (aktif–pasif) konumlar üzerinden çalışır; fakat bu da anatomik cinsiyetle bire bir çakışmaz.
Aşağıdaki metin, üçlü şemayı (1 biyolojik, 2 sosyolojik, 3 etkin–edilgen) Freud’un mantığıyla açar; sonra da bu üçüncü anlamın klinikte ne işe yaradığını, hangi yanlış anlamalara yol açtığını ve Freud’un kendi metinlerinde nerelerde gerilim ürettiğini gösterir.
Biyolojik dişilik: anatomik belirlenim ve sınırı
“Biyolojik dişilik” Freud için en kolay tanınan düzlemdir: üreme biyolojisi, genital anatomiler, bedensel farklılıklar. Fakat Freud’un asıl vurgusu şudur: beden, psişenin sözlüğü değildir. Beden bir “zemin” sağlar; ama arzunun nesnesini, fantezinin örgütlenmesini, özdeşleşmenin rotasını tek başına açıklamaz.
Bu noktada Freud’un iki kritik sezgisi devreye girer:
Birincisi, insan cinselliği “salt biyolojik işlev” değildir; haz, fantezi, yasak, utanç, ideal gibi öğelerle baştan itibaren karmaşık bir örgütlenmeye sahiptir. İkincisi, “dişil/eril”i yalnız biyolojiye bağlamak, psikanalizin temel sorusunu kaçırır: Özne arzusunu nasıl kuruyor, kendini hangi konumda buluyor, hangi ilişki biçimlerine tekrar tekrar geri dönüyor?
Dolayısıyla biyolojik dişilik vardır; ama psikanalitik dişilik, bu biyolojik katmanın üstünde, bambaşka bir düzlemde çalışır. Freud burada net bir ayrım ister: anatomik farkın kendisi, “etkin–edilgen” konumların zorunlu karşılığı değildir.
Sosyolojik dişilik: rol, norm, eğitim ve “karakter” tuzağı
“Sosyolojik dişilik” dediğimizde, konuştuğumuz şey çoğu zaman şudur: Bir toplum, kadınlara ve erkeklere hangi davranış kalıplarını uygun görür? Hangi mesafeyi, hangi ses tonunu, hangi “terbiyeyi”, hangi arzunun ifadesini teşvik eder ya da bastırır?
Freud bu düzlemi inkâr etmez; tam tersine, çocukluk eğitimini, aile içi otoriteyi, yasağın örgütlenmesini önemser. Ama burada kritik uyarıyı yapar: toplumsal cinsiyet rolleri, psikanalitik kavramların yerine geçerse, klinik dil hızla “ahlak dili”ne dönüşür. Yani “dişil” dediğimizde, bir anda şunu demeye başlarız: nazik, yumuşak, çekingen, fedakâr; “eril” dediğimizde: güçlü, girişken, saldırgan, rekabetçi… Bu, psikanalitik olarak tehlikeli bir kaymadır; çünkü o zaman analiz, dürtülerin ve fantezilerin yapısını değil, kültürün klişelerini tekrarlar.
Freud’un psikanalizde “üçüncü anlam”ı öne çıkarmasının nedeni tam da budur: klinik sahada, davranış “etiketi” değil; libidinal konum ve dürtü hedefi belirleyicidir.
Psikanalizde dişilik: etkin–edilgen konum (aktif/pasif)
Freud’un “psikanalizde kullandığımız anlam” dediği yer, üçüncü maddeye denk düşer: etkin olan ve edilgen olan. Burada “dişil” ve “eril” birer toplumsal rol ya da biyolojik gerçeklik değil; daha çok dürtünün amaç örgütlenmesi ve fantezideki özne–nesne yerleşimidir.
Bunu kaba bir eşleştirmeye indirgemeden söyleyelim:
- Etkin (aktif) konum: öznenin arzusunu yönelttiği, bir şeyi “yapma/ele geçirme/işletme” ekseninde kurduğu durumlar.
- Edilgen (pasif) konum: öznenin kendini “maruz kalma/teslim olma/alınma/kabul edilme” ekseninde kurduğu durumlar.
Ama bu ikilik, gündelik anlamda “aktif insan” / “pasif insan” karakteri değildir. Psikanalitik anlamı şudur: Aynı kişi, aynı ilişkide bile, farklı anlarda farklı konumlara geçebilir; fantezideki yer değişimleri, arzunun dilini belirler. Bu nedenle Freud’un temel cümlesi şuna çıkar: “Saf dişil” ya da “saf eril” yoktur. Her özne, farklı oranlarda, etkinlik ve edilgenliği birlikte taşır.
Bu nokta özellikle önemlidir: Freud, etkinliği “erkeğe”, edilgenliği “kadına” mutlak şekilde yapıştırmak istemez; fakat kendi metinlerinin bazı yerlerinde (özellikle dişilik derslerinde ve kimi gelişim şemalarında) bu yapıştırmaya yaklaşır. Yani Freud’un kurduğu kavramsal ayrım güçlüdür; fakat Freud’un kendi cümleleri her zaman bu ayrımı temiz biçimde korumaz. Klinik okur için mesele, ayrımı koruyarak okumaktır.
Etkin–edilgen ekseni klinikte ne işe yarar?
Psikanaliz açısından “dişil/eril” terimlerinin üçüncü anlamı, bir “kimlik” söylemi kurmak için değil, tekrarın mantığını çözmek için kullanılır. Özne neden tekrar tekrar aynı ilişki tipine girer? Neden arzusu aynı sahnede kilitlenir? Neden bazı durumlarda hep “yapan” olmak zorundaymış gibi hisseder, bazı durumlarda hep “kendisine yapılanı” arar?
Etkin–edilgen ekseni, tam burada devreye girer:
Özne, fantezideki sahnesini kurarken bazen etkinliği idealleştirir; “kontrol bende olmalı” der. Bazen de edilgenliği arzuya çevirir; “benim üzerimden bir şey geçmeli, bana bir şey yapılmalı” der. Bu ikinci durumda “pasiflik” her zaman “zayıflık” değildir; çoğu zaman bir haz örgütlenmesi, bir teslimiyet biçimi, hatta bir iktidar stratejisi olarak çalışabilir. Psikanalitik okuma burada incelir: edilgenlik, sırf edilgenlik değildir; öznenin arzusunu güvenli bir alanda tutmanın, suçlulukla baş etmenin, saldırganlığı tersine çevirmenin bir yolu da olabilir.
Bu yüzden Freud’un etkin–edilgen ayrımı, “kadın budur, erkek şudur” demek için değil; arzu nasıl dönüyor, nerede tıkanıyor, nerede yer değiştiriyor sorusunu açmak için kullanılır.
Biseksüellik fikri: Freud’un en güçlü kilidi
Freud’un dişilik/erillik tartışmasının omurgalarından biri, bugün de sık anılan tezdir: psişik yaşam baştan itibaren biseksüel bir potansiyel taşır. Bu, “herkes her şeyi ister” gibi gevşek bir cümle değildir; daha yapısal bir iddiadır: Özne, arzuyu kurarken hem etkin hem edilgen konumları tanır; özdeşleşme rotaları tek hat değildir. Kimi zaman baba ile, kimi zaman anne ile; kimi zaman ikisiyle birden özdeşleşmeler kurulur. Bu da, “erkek çocuk = eril konum”, “kız çocuk = dişil konum” şemasını kırar.
Freud açısından bu şema kırılmadıkça klinik körleşir. Çünkü klinikte sık görülen şey, anatomik cinsiyetle uyumlu görünen bir “rol”ün altında, fantezide bambaşka bir konumun çalışmasıdır. Öznenin “dişil” ya da “eril” dediğimiz şeyi, çoğu zaman ilişkideki yerleşim üzerinden, yani kimin arzusu kimin üzerinde işliyor sorusu üzerinden okuruz.
Gelişim çizgisi: fallik dönem, Oidipus ve “dişil”in gerilimi
Freud’un metinleri içinde en tartışmalı alan, gelişim şemalarıdır. Burada iki düzeyi ayırmak gerekir:
- Freud’un metapsikolojik çabası: çocuk cinselliğini bir süreç olarak düşünmek, dürtülerin hedef değiştirmesini, özdeşleşmelerin dönüşmesini açıklamak.
- Freud’un dönemsel sınırlılığı: kadın cinselliğini kimi zaman “eksiklik” diliyle tarif etmesi; dişilliği edilgenliğe fazlaca bağlaması; bazı sonuçlara erken bağlanması.
Yine de Freud’un şemasından klinik olarak alınabilecek bir çekirdek var: Oidipal örgütlenme sırasında, hem kız hem erkek çocuk için “yasak”, “yasa”, “arzu” bir üçgen kurar; özne arzusunu kurarken hem rakip hem model figürlerle çatışır. Bu çatışmaların çözülme biçimi, sonraki aşk nesnesi seçimlerini ve etkin–edilgen konumların kullanımını etkiler.
Freud’un dişilik hakkında sık “pasif hedef” vurgusu yapması, özellikle mazoşizm ve sevgi ilişkileri bağlamında belirir. Ancak burada klinik dikkat şudur: mazoşizm, yalnız “acıdan haz alma” değil; saldırganlığın içe dönmesi, suçlulukla pazarlık, sevginin koşullu hale gelmesi gibi daha karmaşık düzenekler taşır. Dolayısıyla “dişil = pasif = mazoşist” gibi düz bir hat, psikanalitik olarak kaba ve yanıltıcıdır.
Sadizm–mazoşizm dönüşümü: aktif/pasifin yer değiştirdiği nokta
Freud’un etkin–edilgen ekseni en somut biçimde sadizm/mazoşizm tartışmalarında görünür: sadistik hedef (etkin) ile mazoşistik hedef (edilgen) arasında, fantezide yer değiştirme mümkündür. Özne bazen “yapan” olarak kurduğu saldırganlığı, bazen “kendisine yapılan” olarak tersine çevirir; böylece suçluluk, yasak, ceza ve haz aynı sahnede birleşebilir.
Bu dönüşüm, dişilik/erillik tartışmasında şunu gösterir: etkin ve edilgen hedefler, biyolojik cinsiyetin basit izdüşümleri değildir; daha çok arzu–yasak–suçluluk üçgeninde kurulan sahnelerdir. Bu yüzden psikanalizde “dişil/eril” konuşuyorsak, aslında bir kimlik etiketi değil, bir fantezi mekaniği konuşuyoruz.
En sık yanlış anlama: “psikanaliz pasifliği kadınlık sayıyor”
Bu cümle, Freud’un bazı pasajları yüzünden anlaşılabilir; ama psikanalizin kendisi açısından düzeltici iki madde var:
Birincisi: Etkin–edilgen, öznenin ilişkideki konumudur; değer yargısı değildir. Edilgenlik, “aşağılık”, etkinlik “üstün” demek değildir. İkincisi: Etkin–edilgen konumlar, sabit kimlikler değildir; arzunun organizasyonuna göre değişir.
Freud’un en kıymetli katkısı tam da burada durur: “dişil” ve “eril”i sabit doğalar gibi değil, psişik işlevler ve konumlar gibi düşünmeye zorlar. Bu katkı korunursa, Freud’un sınırlılıkları da daha rahat görülebilir; korunmazsa, Freud “toplumsal klişelerin bilimsel dili”ne çevrilir.
Sonuç: Üç anlamı ayırmak, klinik dili temizlemek
Bu üçlü şema, Freud’un kavramsal temizliğinin özüdür:
- Biyolojik dişilik: bedensel farklar düzlemi; önemlidir ama belirleyici değildir.
- Sosyolojik dişilik: rol ve norm düzlemi; güçlüdür ama klinik kavram değildir.
- Psikanalitik dişilik: etkin–edilgen hedefler ve fantezideki konumlar düzlemi; psikanalizde “iş gören” budur.
Freud’un istediği şey şudur: “dişil/eril” dediğimizde, ya biyolojiden ya sosyolojiden konuşuyor olabiliriz; ama psikanalitik olarak konuşacaksak, öznenin arzuda hangi konuma yerleştiğini söylemek zorundayız. Bu da bizi kimlik tartışmasının dar sokaklarından çıkarır; tekrarın, fantezinin, yasakla pazarlığın geniş alanına sokar.
