Žižek’te Lacancı Kavramlar – 5. Yazı
Freud ve Lacan’da Fetiş: Arzunun Çatlağında İnanç
GİRİŞ: GÖRDÜĞÜNÜ BİLİP DE GÖRMÜYORMUŞ GİBİ DAVRANMAK
Modern özne, çoğu zaman çelişkili bir pozisyonda yaşar: Bildiği şeyi, sanki bilmiyormuş gibi davranır. Gördüğü şeyi görmezden gelir. İnandığını söylediği şeyle çelişen eylemler üretir. Ama bu çelişki, basit bir iki yüzlülük, etik tutarsızlık ya da bilinçli bir yalan değildir. Bu, daha yapısal, daha derin ve psikanalitik olarak tanımlanabilir bir duruma işaret eder. Jacques Lacan, bu durumu “fetişist inanç” (la croyance fétichiste) kavramıyla açıklar. Freud’un ilk kez tanımladığı “fetiş” olgusunu, öznenin gerçeklik karşısında kurduğu özel bir inkâr biçimi olarak yeniden yorumlar. Bu inkâr, klasik bastırma gibi işlemez. Bilgi bastırılmaz; bilinçli olarak kabul edilir. Ama inanca dönüşmez. Bu yapı, Lacan’da şu formülle özetlenir:
“Biliyorum ki bu böyle ama yine de böyleymiş gibi davranıyorum.”
Bu çelişkili yapı, öznenin arzusu ile simgesel düzen arasındaki temel uyuşmazlığın sonucudur. Öznenin arzusu, her zaman yasayla, yasakla ve temsilin sınırlarıyla karşılaşır. Bu karşılaşma, ya bastırmaya ya da inkâra yol açar. Fetişist inanç ise bu bastırmanın başarısızlığa uğradığı, bilgi ile davranış arasında bir tür “duble bilinç” oluşturduğu özel bir savunma biçimidir. Ve bu savunma biçimi, Slavoj Žižek’in düşüncesinde yalnızca bireysel değil; doğrudan ideolojik bir mekanizma olarak yeniden kurulur.
Bu yazıda, önce Freud ve Lacan’ın fetiş ve inanç kavramlarını inceleyecek; ardından Žižek’in bu yapıyı modern ideolojilerin bastırılmayan ama yine de inkâr edilen hakikatleri nasıl işlediğini açıklamak için nasıl kullandığını göreceğiz.
FREUD’DA FETİŞ: KAYIP KARŞISINDA ARZUNUN SİMGESİ
Sigmund Freud, fetişizmi ilk kez 1927 tarihli “Fetişizm” başlıklı makalesinde tanımlar. Ona göre fetiş, öznenin travmatik bir gerçekle karşılaştığında bu gerçeği sembolik bir nesne aracılığıyla telafi etme biçimidir. Freud, bu durumu genellikle çocuğun annesinin fallik olmadığını fark etmesiyle ilişkilendirir. Çocuk, annenin penisinin olmadığını gördüğünde, bu eksikliği kabul etmekte zorlanır. Onun için bu farkındalık, hem cinsellik hem de varoluşsal tehdit içerir. Bu tehditle başa çıkmak için, bu eksikliği görmezden gelir ve bu eksikliği temsil eden bir nesneye —örneğin bir ayakkabıya, eteğe, kumaşa— “fetiş” statüsü verir. Böylece “penisin yokluğunu” bilir ama yine de “orada bir şey varmış gibi” davranır.
Freud bu yapıyı “ikili yargı” olarak tanımlar. Özne bir taraftan gerçeği tanır, diğer taraftan onun yokluğunu kabul etmeyerek davranış düzeyinde bir yalan üretir. Ama bu yalan bilinçli değildir; simgesel düzeyde yapılandırılmış bir inkâr biçimidir. Burada bastırma yoktur — aksine, bilgi bilinçte mevcuttur. Ancak özne, bu bilgiyle özdeşleşmez.
Fetiş burada yalnızca bir nesne değil; bir anlam kurma mekanizması, bir arayüz, bir boşluğun üzerini örten temsil aracıdır. Freud için fetişist özne, bilinçli düzeyde doğruyu bilir; ama bu bilginin davranışına nüfuz etmesini engelleyen özel bir simgesel mekanizmaya sahiptir.
LACAN’DA FETİŞİST İNANÇ: BİLGİ, İNKÂR VE SİMGESİZ TEMSİL
Jacques Lacan, Freud’un fetiş kavramını alır ve onu arzu, yasa, eksiklik ve temsil gibi kendi kuramsal yapılarına entegre eder. Lacan’a göre fetiş, yalnızca cinsel bir sapma ya da çocukluk travmasının sembolü değildir. O, aynı zamanda öznenin eksiklikle başa çıkma biçimidir. Fetişist özne, simgesel düzenin tam olmadığını, Büyük Öteki’nin eksik olduğunu, arzunun asla doyurulamayacağını bilir. Ancak bu eksikliği doğrudan kabullenmez. Onun yerine, eksik olanı temsil eden bir nesne ya da jest üretir.
Bu durumda inanç, bilişsel değil; simgesel bir yapıdır. Özne, “biliyormuş gibi”, “inanıyormuş gibi” davranır. Ama bu davranış, klasik anlamda bir yalan ya da sahtelik değildir. Aksine, Lacan için bu “miş gibi davranma” hali, öznenin kendisini simgesel düzende kurmasının tek yoludur. Yani özne, yalnızca “bildiğini bilmek” yoluyla değil; aynı zamanda “inandığına inandığını sanmak” yoluyla var olur.
Lacan burada bir ayrım yapar: “Savoir” (bilmek) ile “croire” (inanmak) arasındaki fark. Öznenin simgesel düzende konumlanması için bilgi yeterli değildir. İnanç gerekir. Ama bu inanç, bilinç düzeyinde kurulmaz; davranışa, tekrar eden jestlere, kolektif kodlara yazılmıştır.
Žižek’te Fetişist İnanç: Modern İdeolojinin Sessiz Motoru
Slavoj Žižek, Lacan’ın fetişist inanç kavramını ideoloji kuramının merkezine yerleştirerek, çağdaş öznenin davranışları ile inançları arasındaki mesafeyi teorik olarak anlamanın yolunu açar. Ona göre fetişist inanç, klasik anlamda “aldanma” ya da “yanılsama” değildir. Aksine, özne gerçeğin farkındadır — ama bu bilgiyle yaşayamaz. Bu yüzden onun etrafında bir inanç yapısı inşa eder. Böylece bilgi bastırılmaz, saklanmaz; bilinir, kabul edilir — ama özne bu bilgiye göre davranmaz.
Bu yapı, Žižek’in en çok alıntılanan formülasyonlarından biriyle özetlenebilir:
“Biliyorum ki bu doğru, ama yine de sanki yanlışmış gibi davranıyorum.”
Ya da başka bir versiyonda:
“Biliyorum ki bu yanlış, ama yine de sanki doğruymuş gibi davranıyorum.”
Bu “miş gibi davranma” hali, sadece bireysel bir savunma mekanizması değil; sistemin kendisini sürdüren bir toplumsal inanç rejimidir. Žižek’e göre çağdaş ideolojiler, bireyin ne düşündüğünü ya da gerçekten inanıp inanmadığını sorgulamaz. Onlar için önemli olan, bireyin inandığına inandığı gibi davranmasıdır.
İdeolojinin Simgesel Temsilcileri: Lider, Tanrı, Piyasa
Fetişist inanç, en çok da “otorite figürleri” etrafında işler. Modern toplumda lider, yasa koyucu, ilahi otorite ya da piyasa gibi figürler çoğu zaman simgesel olarak yıkılmış ya da işlevsiz hale gelmiştir. İnsanlar, liderlerin sahte olduğunu bilir; piyasaların manipülatif olduğunu bilir; dinî kurumların yozlaştığını bilir. Ama yine de bu figürlere “varmış gibi” davranır.
Bu davranış biçimi, sistemin işlemesi için yeterlidir. Çünkü simgesel düzen, gerçek inanca değil; davranışın ritüeline dayanır. Žižek bu durumu analiz ederken Lacan’ın büyük öteki kavramıyla doğrudan bağlantı kurar: “Büyük Öteki yoktur, ama sanki varmış gibi davranılır.” Bu fetişist inanç yapısı, bireyin değil; kolektif düzenin simgesel yapısına aittir. Dolayısıyla kişi, yalnızca kendisi için değil; başkalarının inandığını düşündüğü şey uğruna davranır.
“Ben inanmıyorum ama diğerleri inanıyor, o halde buna göre hareket etmeliyim.” – bu, fetişist inancın sosyal versiyonudur.
Ahlaki Vicdan ve Etik Tüketim: Fetişin Yeni Yüzleri
Fetişist inanç günümüzde en açık biçimde etik tüketim ve kültürel konfor alanlarında kendini gösterir. Birey, kapitalist sistemin sömürüye dayandığını, eşitsizliğe neden olduğunu, doğayı tahrip ettiğini bilir. Ancak bu bilgiyle yaşamak rahatsız edicidir. Bu yüzden kendisine, sistemin içinde ama ondan ayrıştığını düşündüren sembolik bir fetiş üretir.
Örnekler çoğaltılabilir:
- “Adil ticaret” damgalı kahve içmek,
- “Sürdürülebilir tekstil” markalarını tercih etmek,
- “Etik teknoloji” ürünleri kullanmak,
- Sosyal medyada “farkındalık” kampanyalarına katılmak.
Bu eylemler, yalnızca tüketim değildir. Aynı zamanda öznenin kendi inançsızlığını telafi ettiği ritüellerdir. Birey sistemin adaletsiz olduğunu bilmektedir; ama aynı zamanda bu sistemin sunduğu rahatlığı bırakmak istemez. Bu yüzden “doğru olanı yapıyormuş gibi” yapar. Bu eylemler fetiş işlevi görür: Eksikliğin üstünü örten bir temsil aracıdır.
Žižek’e göre bu tür etik jestler, gerçek sorumluluğun yerini alan simgesel performanslardır. Onlar yalnızca iyi niyetli değil; aynı zamanda haz verici, kimlik inşa edici, konfor sağlayıcı araçlardır. Böylece ideoloji, yalnızca bastırılan bir anlatı değil; hazla işler bir sembolik sistem haline gelir.
Fetişist İnanç ve Siyaset: Temsil, Popülizm ve Liberal Çokkültürcülük
Slavoj Žižek, fetişist inanç yapısının günümüzde yalnızca bireysel düzeyde değil, doğrudan siyasal alanın kurucu biçimi haline geldiğini savunur. Modern siyasal temsil sistemleri, demokrasi, popülizm, çokkültürcülük ve liberal etik gibi yapılar, yüzeyde “inandığımız” değerlere dayanır — eşitlik, özgürlük, halkın iradesi, kültürel çoğulluk… Ancak bu değerlerin temsil düzeyinde nasıl işlediğine bakıldığında, tam da fetişist inancın izleri ortaya çıkar: “Biliyoruz ki sistem çalışmıyor ama yine de onun işlediği gibi davranıyoruz.”
Popülist Söylem: İnanmadığını Söyleyen Ama Davranan
Popülist liderler çoğu zaman temsil krizini itiraf eder. “Sistem yozlaştı”, “elitler halkı temsil etmiyor”, “gerçek demokrasi yok”… Tüm bu söylemler, halkın sistemin işleyişine dair farkındalığını dillendirir. Ancak ironik biçimde, bu söylemler sistemin yeniden üretimine katkıda bulunur. Çünkü sistemin çalışmadığını söyleyen popülist figür, kendisini sistemi onarmakla görevli kurtarıcı olarak sunar. Böylece sistemin işleyemediği bilgisi bastırılmaz — ama bu bilgiye uygun radikal bir dönüşüm önerilmez. Bunun yerine “miş gibi” yapan yeni bir temsil üretilir.
Burada halk, sistemi eleştirir ama yine de onun içinde oy verir, kampanya yapar, liderle özdeşleşir. Fetişist inanç tam da burada işler: “Biliyoruz ki temsil simgesel bir oyun, ama yine de oynuyoruz.” Žižek, bu durumun, ideolojinin klasik “aldatma” formundan çok daha sofistike ve tehlikeli olduğunu savunur. Çünkü artık bastırma yoktur — bastırılmamış bilginin çevresinde üretilen konforlu inkâr sistemi vardır.
Liberal Çokkültürcülük: Eşitlik Söylemi ve Simgesel Patronaj
Fetişist inanç, liberal çokkültürcülükte de benzer biçimde çalışır. Eşitlik, kapsayıcılık, çoğulluk gibi ilkeler görünüşte savunulur. Ancak bu söylemlerin pratik karşılıkları sıklıkla, ötekini bir temsil nesnesi haline getiren, onu “saygı duyulacak” ama “tanımlanacak” bir figüre dönüştüren patronaj ilişkileridir.
Žižek’in sıklıkla verdiği örneklerden biri “yerli Amerikalılar”a dair geliştirilen saygı dilidir. Bu söylemler çoğu zaman öteki kültürü romantize eder: “doğayla barışık”, “bütüncül”, “barışçıl”… Ama bu söylemler, ötekini kendi adına konuşamayan bir nesneye indirger. Bu, fetişist inancın başka bir formudur: “Biliyorum ki eşit değiliz, ama eşitmiş gibi konuşuyorum.”
Bu “eşitmiş gibi yapma” hali, eşitliği sağlamaz; tam tersine, eşitsizliğin üzerini örter. Bu da fetişin temel işlevlerinden biridir: eksik olanı, bastırmak yerine onun yerine temsili bir nesne koymak.
Fetişist Özne ve Histerik Özne: Žižek’in Alternatif Politikası
Slavoj Žižek, fetişist özneyi yalnızca bir ideoloji taşıyıcısı olarak değil, aynı zamanda toplumsal normların yeniden üreticisi olarak görür. Bu özne, kendisine söyleneni sorgulamaz. Ama bu sorgulamama, cahillikten değil; eksikliğin yükünü taşımamak içindir. Fetişist özne, temsilin çalışmadığını bilir ama bunu sorgulamak yerine, bir fetiş üretir: bir bayrak, bir slogan, bir ürün, bir pozisyon…
Žižek’in bu yapıya karşı önerisi, Lacan’ın “histerik özne” figürüdür. Histerik özne, fetişist öznenin tersidir. O, kendi kimliğine, pozisyonuna, normatif aidiyetine körü körüne bağlanmaz. Tam tersine, “ben neden buyum?” sorusunu sorar. Bu soru, ideolojik düzene yönelik en radikal sorgulamalardan biridir. Çünkü özne, burada yalnızca düşünmez; aynı zamanda temsil sisteminden uzaklaşır, onun dışına düşer.
Fetişist özne simgesel düzenin çatlağını fetişle kapatır. Histerik özne ise bu çatlağı kabul eder, görünür kılar, onunla düşünmeye başlar. Žižek’e göre gerçek politik olanaklar, ancak bu yarılma noktasında doğabilir. Yani özgürleşme, büyük anlatılarla özdeşleşmekle değil; onların çalışmadığını kabul etmekle başlar.
Bu da bizi Lacancı düşüncenin en radikal etik yönüne getirir: “Eksiklikle yaşamak.” Fetişist özne eksikliği temsille kapatmak ister. Histerik özne eksikliği açık bırakır — ve onunla düşünen bir özneye dönüşür.
Sonuç: Fetişin Güvencesi, İnancın Sahnesi ve Özgürleşmenin Eşiği
Slavoj Žižek’in Lacancı felsefesi içinde “fetişist inanç” kavramı, modern ideolojilerin yalnızca neyi bastırdığını değil, neyi görünür kıldığını ama ona rağmen nasıl işlediğini anlamak için temel bir teorik araçtır. Bu kavram, klasik anlamda “yanıltıcı bilinç” modelinin ötesine geçerek, öznenin hem gerçeği bildiği hem de bu gerçekle yüzleşmekten kaçındığı ikili bir bilinç yapısını ortaya koyar. Fetişist özne, eksikliği bilir ama bu eksiklikle yüzleşmez. Onun yerine, eksik olanın yerine geçen bir simgesel nesne üretir — ve bu nesneye bağlanarak davranışlarını düzenler.
Bu simgesel nesne bir ürün, bir slogan, bir etik pozisyon, bir kültürel jest ya da bir lider olabilir. Bu fetiş, öznenin arzunun ve temsilin yapısal eksikliğiyle yüzleşmemesi için bir tampon işlevi görür. Böylece özne, kendisini sahici bir inançla değil; “inandığına inanıyormuş gibi” davranma biçimiyle simgesel düzende sabitler. Žižek’e göre, bu inanç sahnesi, çağdaş ideolojinin gizli ama işleyen motorudur.
Bu bağlamda fetişist inanç, hem disavowal (inkâr mekanizması) hem de artı zevk (surplus enjoyment) kavramlarıyla doğrudan ilişkilidir. Öznenin “bastırmadığı halde işlevsizleştirdiği bilgi”, yani disavowal, çoğu zaman fetişist inanç üretir. Bu inanç, özneye güvenlik, kimlik, etik konfor ve davranış güvencesi sağlar. Ancak bu güvence, öznenin gerçekten düşünmesini, temsil sisteminin sınırlarını fark etmesini ve özgürleşme yönünde radikal bir sorgulama üretmesini engeller.
Bu nedenle Žižek, fetişist inancı yalnızca çözümlemekle kalmaz; ona karşı Lacancı bir etik önerir: Eksiklikle yaşamak. Eksikliğin üzerine fetiş koymak yerine, onunla birlikte düşünmek, onunla birlikte arzu etmek, onunla birlikte hareket etmek. Bu öneri, yalnızca bireysel bir psikolojik farkındalık değil; aynı zamanda etik, politik ve kültürel bir sorumluluktur.
