Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Julia Kristeva, Bulgaristan doğumlu Fransız psikanalist, eleştirmen ve düşünür olarak dil, semiyotik, psikanaliz ve felsefi feminizm alanlarında etkili oldu; fakat onun düşüncesinin daha geç döneminde öne çıkan kavşaklardan biri, “başkaldırı” fikridir. Intimate Revolt / Mahrem Başkaldırı, bu fikri doğrudan siyasal slogan düzeyinde değil, öznenin kendi iç yaşamı, dili ve arzusu üzerinden düşünür. Columbia University Press sayfası da Kristeva’nın burada “bir başkaldırı kültürü”nün bugün hâlâ mümkün olup olmadığını sorduğunu ve bu meseleyi kişisel isyan biçimleri üzerinden açtığını gösterir.
Kristeva için başkaldırı, yalnız iktidara karşı çıkmak değildir. Bazen insan dışarıya karşı çok eleştirel görünür, ama içeride bütünüyle donmuştur. Bazen de dışarıdan uyumlu, sakin ve hatta itaatkâr görünen biri, kendi iç dünyasında çok daha radikal bir dönüşüm yaşamaktadır. Bu yüzden “mahrem başkaldırı” kavramı, siyasal devrim ile psişik dönüşüm arasındaki farkı görünür kılar. Dışarıdaki düzeni sarsmak kadar, içerideki tekrarları, ezberleri, korkuları ve kendini inkâr biçimlerini sarsmak da bir başkaldırıdır.
Başkaldırı Önce İçeride Başlar
Kristeva’nın en önemli sezgilerinden biri şudur: insanın en sert hapishanesi her zaman dışsal kurumlar değildir. Kişi çoğu zaman kendi içine yerleşmiş yargılar, kendi korkuları, kendi narsisistik yaraları ve kendi dilsel kalıpları içinde sıkışır. Bu yüzden içsel başkaldırı, toplumsal başkaldırının küçük bir versiyonu değil; bizzat onun koşuludur. Kendisine karşı dürüst olamayan, kendi acısını tanıyamayan, kendi arzularını düşünemeyen özne, dışarıya yönelttiği itirazı da çoğu zaman slogan düzeyinde yaşar.
Mahrem başkaldırı bu nedenle bir “iç özgürlük” romantizmi değildir. O, kendini kandırmanın, kendini tekrarlamanın ve kendini taşlaştırmanın karşısında duran bir dikkat biçimidir. İnsan bazen alıştığı acılara bile bağlanır. Yaralı kimliğini bırakmak istemez. Kendisini mağduriyet, kırgınlık, başarısızlık ya da suçluluk üzerinden tanımlamaya başlar. O noktada başkaldırı, dışarıdaki otoriteye değil, içerideki sabit role yönelmek zorundadır.
Kristeva’nın psikanalizle kurduğu bağ burada belirleyicidir. Analiz, onun için yalnız semptom çözme tekniği değildir; öznenin kendi sözünü yeniden kurma alanıdır. Kişi konuşabildiği ölçüde, kendi iç zamanına ve kendi tarihine başka türlü yerleşmeye başlar. Mahrem başkaldırı da tam burada belirir: insan, kendi hikâyesini ilk kez kendine karşı savunmak yerine gerçekten duymaya başladığında.
İçsel İsyan ile Tepki Arasındaki Fark
Her öfke başkaldırı değildir. Her itiraz da dönüştürücü değildir. Kristeva’nın ayrımı burada çok değerlidir. Tepki, çoğu zaman yaralanmış benliğin ani dışavurumudur; başkaldırı ise daha derin bir yeniden konumlanmadır. Tepki, dışarıya yönelir; başkaldırı, içeriyle dışarı arasındaki ilişkiyi değiştirir. Tepki, çoğu zaman hızla söner; başkaldırı ise öznenin zaman duygusunu ve düşünme biçimini dönüştürür.
Bu yüzden içsel isyan, öfkeli bir reddedişten daha fazlasını gerektirir. İnsan yalnız “hayır” diyerek dönüşmez. Hangi yapıya neden hayır dediğini, o yapının kendi içinde nasıl yer ettiğini, neyi koruduğunu ve neyi bastırdığını da görmesi gerekir. Mahrem başkaldırı, görünürde küçük ama etkisi büyük olan bu farkta doğar. Kişi yalnız dışarıdaki emre karşı çıkmaz; o emrin içindeki yankısını da çözmeye çalışır.
Bunu düşünmenin en verimli yolu, başkaldırıyı bir kopuş kadar bir geri dönüş olarak da görmek olabilir. Kristeva’nın düşüncesinde insan, ancak kendi belleğine, kendi iç katmanlarına ve kendi bastırılmış seslerine geri dönebildiğinde gerçekten yenilenir. İçsel isyan, bütünüyle yeni bir benlik icat etmek değil; unutulmuş, bastırılmış ya da taşlaşmış alanları yeniden açmaktır.
Bellek, Arzu ve Yeniden Başlangıç
Mahrem başkaldırı, yalnız bugüne dönük bir hareket değildir; belleğin yeniden işlenmesini de içerir. İnsan geçmişini değiştiremez, ama geçmişiyle kurduğu ilişkiyi değiştirebilir. Kimi zaman çocukluk deneyimleri, erken yaralanmalar, terk edilme korkuları ya da küçük aşağılanmalar, yetişkinlikte düşünce biçimi gibi yaşamaya devam eder. Kişi kendisini özgür sandığı sırada bile eski bir yaraya göre davranıyor olabilir.
Kristeva’nın başkaldırı fikrinin gücü tam da burada ortaya çıkar. O, geçmişten kaçmayı değil, geçmişle başka türlü konuşmayı önerir. Çünkü konuşulamayan geçmiş tekrar üretir; işlenmiş geçmiş ise özneye hareket alanı açar. Mahrem başkaldırı, bu nedenle bir hafıza disiplini de sayılabilir. Kişi kendisini yalnız olup bitenlerin kurbanı olarak değil, kendi tarihini yorumlayabilen bir özne olarak kurmaya başladığında, içsel bir yenilenme ortaya çıkar.
Arzu da bu yenilenmenin merkezindedir. İçsel isyan, arzunun serbest bırakılması değil; arzunun düşünülmesidir. İnsan çoğu zaman ne istediğini değil, neyi tekrar ettiğini yaşar. Bu tekrar mekanikleştiğinde başkaldırı söner. Arzu gerçekten düşünüldüğünde ise kişi hazır kimliklerden, hazır bağlardan ve hazır acılardan uzaklaşabilir. Mahrem başkaldırı tam da bu yüzden konforlu değildir; benliğin bildiği zemini sarsar.
Psikanalizin Gücü ve Sınırı
Kristeva, başlığa da yansıdığı biçimiyle, psikanalizin hem gücünü hem sınırını düşünür. Psikanaliz özneye büyük bir imkân sunar: insanın kendi iç çatışmasını, kendi dilini ve kendi tekrarlayan örüntülerini görmesini sağlar. Ama psikanaliz bir kurtuluş makinesi değildir. Kişi analiz içinde bütün sorunlarından arınmış, tamamlanmış, berrak bir özneye dönüşmez. Böyle bir tamamlanma zaten Kristeva’nın özne anlayışına aykırıdır.
Özne onun düşüncesinde hiçbir zaman tam kapanmış, kendisiyle özdeş bir birlik değildir. İnsan sürekli süreç hâlinde, hareket hâlinde, kırılgan ve eksik bir varlıktır. O hâlde mahrem başkaldırı da kalıcı bir zafer durumu olamaz. Bu başkaldırı, tekrar tekrar verilmesi gereken bir emektir. İnsan bazı iç kalıplarını bir kez fark eder, ama sonra başka biçimlerde onlara geri döner. Dolayısıyla içsel isyan, sonuca bağlanmış bir başarı değil, yaşayan bir dikkat rejimidir.
Psikanalizin sınırı da burada belirir. Analiz kişiye hakikatin tam resmini sunmaz; ama kendi kör noktalarına daha yakından bakma imkânı verir. Bu sınırlılık, Kristeva için bir eksiklik değil, tam tersine ciddiyet işaretidir. İnsan ruhu tamamıyla saydamlaştırılamaz. Mahrem başkaldırı, bu saydam olmayan alanı bütünüyle yok etmek değil, onunla daha dürüst bir ilişki kurmaktır.
Mahrem Olan Neden Politik Olanı da Etkiler?
Kristeva’nın başkaldırıyı içsel düzlemde düşünmesi, onun siyasal alanı önemsiz gördüğü anlamına gelmez. Tam tersine, dışarıdaki kör fanatizmler, grup histerileri, düşmanlaştırma pratikleri ve kimlik sertleşmeleri çoğu zaman işlenmemiş iç dünyaların toplu biçimleridir. Kendi iç yarasına bakamayan özne, çoğu zaman onu kolektif sloganlara taşır. Bu yüzden mahrem alanın çoraklaşması, kamusal alanın da çoraklaşmasına yol açar.
İçsel başkaldırısı olmayan toplumsal muhalefet kolayca dogmaya dönüşebilir. Kendi çelişkilerini tanımayan eleştiri, başkasının çelişkisini mutlaklaştırır. Kendi kırılganlığını işleyemeyen özne, sert kimliklere sığınır. Kristeva’nın önemi burada ortaya çıkar: o, başkaldırıyı yalnız kolektif eylem değil, özne kurma meselesi olarak da düşünür. Bu yüzden onun isyan fikri, sloganlardan çok iç derinlik ister.
Bu çizgi sanat ve estetik alanı için de önemlidir. Gerçek yapıt çoğu zaman hazır kanaat üretmez; izleyiciyi kendi iç konuşmasına geri yollar. İyi düşünce de böyledir. İnsan kendi içine dönmeden yalnız karşıtlık üretir; kendi içine döndüğünde ise biçim değiştirmeye başlar. Mahrem başkaldırı, tam da bu biçim değiştirme cesaretidir.
Sonuç
Julia Kristeva’da mahrem başkaldırı, içe kapanık bir bireycilik değil, öznenin kendi hakikatine katlanma gücüdür. İnsan, kendi yarasını yalnız taşıyarak değil, onu düşünerek dönüştürebilir. Bu yüzden içsel isyan, öfkeli çıkıştan daha derin; politik slogandan daha zor; ama çoğu zaman daha kalıcı bir harekettir.
Kristeva bize şunu hatırlatır: Kendisini yeniden kuramayan özne, dünyayı da yeniden kuramaz. İçeride hiç başkaldırmayan biri, dışarıda çoğu zaman yalnız tepki verir. İçeride kendi donmuş bölgelerini açabilen biri ise dışarıdaki düzenle de başka türlü ilişki kurar. Mahrem başkaldırı, bu nedenle sessiz ama kurucu bir devrimdir. İnsanın kendi içine karşı dürüstleştiği yerde başlar.
