Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Paul Verhaeghe’nin Lacan Okumasındaki Asıl Soru
Paul Verhaeghe’nin Lacan yorumu, “Lacan’a göre özne eksiktir” cümlesiyle tüketilemez. Bu cümle doğru olsa da Verhaeghe’nin özgül katkısını göstermez. Onun asıl sorusu daha zordur: Eğer Lacancı özne ego değilse, bilinç merkezi değilse, içsel bir öz değilse, o zaman bu özne nasıl ortaya çıkar? Onu hangi süreç nedenselleştirir? Hangi ontolojik statüye sahiptir? Analiz sonunda bu öznenin başına ne gelir?
Verhaeghe’nin “Pre-ontolojik Bir Var-olmayanın Nedenselliği ve Öznel Yoksunluğu: Lacancı Özne Üzerine” başlıklı makalesi tam da bu soruya odaklanır. Metnin başında Lacan’da özne kavramının, Lacan düşüncesinin bütün evrimini incelemek için merkezi bir kavram olduğu belirtilir; Verhaeghe de özneyi üç giriş üzerinden ele alır: öznenin nedenselliği, ontolojik statüsü ve psikanalizin amacıyla ilişkisi.
Bu yüzden Verhaeghe’nin Lacan okumasında özne, yalnızca “dilde bölünen varlık” değildir. Özne aynı zamanda bir nedensellik problemidir. Bir şey özneyi ortaya çıkarır; fakat bu “bir şey” klasik felsefedeki gibi töz, bilinç ya da irade değildir. Verhaeghe’ye göre Lacancı özne, dürtüsel kayıp ile simgesel eksik arasındaki gerilimde belirir. Bu yüzden öznenin kuruluşu psikolojik bir gelişim hikâyesi değil, yapısal bir yarılma sürecidir.
Ego Değil, Pre-Ontolojik Özne
Verhaeghe, Lacan’ın erken döneminde öznenin ego’ya radikal biçimde karşıt kurulduğunu vurgular. Ego imgesel düzene aittir; özne ise simgesel düzende, bilinçdışının öznesi olarak düşünülür. Fakat Verhaeghe’nin okuması burada kalmaz. Ona göre Lacan’ın düşüncesinde asıl kırılma, özne ile ego arasındaki karşıtlıktan, öznenin kendi içindeki bölünmeye geçiştir. Daha sonra Gerçek kategorisinin devreye girmesiyle özne teorisi yeniden değişir.
Bu ayrım önemlidir. Çünkü Verhaeghe için ego, Öteki’nden gelen özdeşleşmelerin toplamıdır. Kişi kendisini belli imgeler, adlar, toplumsal roller ve tanımlar üzerinden kurar. Fakat bu kurulum öznenin hakikati değildir. Tam tersine, bu özdeşleşmeler ego’yu üretir. Özne ise hiçbir zaman bu özdeşleşmelere indirgenemez.
Verhaeghe’nin güçlü cümlesi burada ortaya çıkar: Özne, üretilen gösterenlerle aynı şey değildir. Öteki’nden gelen gösterenlerle özdeşleşme ego’yu verir; özne ise tam da bu gösterenlerde bütünüyle gerçekleşemeyen şeydir. Bu nedenle Verhaeghe, Lacancı öznenin bilinçdışı gibi pre-ontolojik, doğmamış, tamamlanmamış ve gerçekleşmemiş bir statüye sahip olduğunu söyler. Bu özne, Kartezyen öznenin tersidir; “düşünüyorum, öyleyse varım” formülünde olduğu gibi düşünceden varlığa ulaşmaz. Lacancı düzlemde bilinçli düşünce ortaya çıktığında öznenin varlığı gösterenin altında kaybolur.
Bu nokta Verhaeghe’nin Lacan yorumunun merkezidir. Özne, var olan bir şey gibi bulunmaz. Bir nesne gibi gösterilemez. Bir psikolojik çekirdek gibi keşfedilemez. Özne, temsil edilmeye çalışıldığı anda yer değiştirir. Bir gösterende belirir; başka bir gösterende kaybolur. Bu yüzden özne, töz değil, salınımdır. Sabit varlık değil, yarılmadır.
Öznenin Nedenselliği: Dürtüsel Kayıptan Gösteren Zincirine
Verhaeghe’nin özgün katkılarından biri, Lacancı özneyi yalnızca dil üzerinden değil, dürtü ve kayıp üzerinden de okumasıdır. Ona göre Lacan’da öznenin nedenselliği dürtüyle yakından ilişkilidir. Bu, Lacan’ı yalnızca yapısalcı bir dil teorisyeni gibi okuyan yaklaşımlardan ayırır.
Verhaeghe, Freud’dan hareketle öznenin kuruluşunda birincil doyum kaybını merkeze alır. Dürtü, kaybedilmiş bir doyumun çevresinde döner. Bu kayıp telafi edilemez. Canlı varlık kaybettiği şeyi yeniden bulmaya çalışır; fakat bu arayış hiçbir zaman ilk doyumu geri getirmez. Böylece öznenin kuruluşunda ilk eksik ortaya çıkar.
Fakat insan yalnız biyolojik bir organizma olarak kalmaz. Dilin alanına girer. Bu noktada Verhaeghe, Lacan’ın özne ile Öteki arasındaki alanı merkeze almasını belirleyici görür. İnsan, dış dünya ile değil, Öteki’nin diliyle, anne diliyle, gösterenlerle ve arzuyla ilişkiye girer. Böylece biyolojik kayıp, simgesel bir eksikle birleşir. Dürtüsel kayıp, gösterenler zincirinde yeniden yazılır.
Bu nedenle Verhaeghe’ye göre Lacancı özne tek bir eksikten doğmaz. İki eksik arasında kurulur. Bir yanda dürtünün geri dönülemez kaybı vardır. Diğer yanda dilin hiçbir şeyi tam söyleyememesi vardır. Simgesel düzen kaybı kapatmaz; onu başka bir düzeye taşır. Özne, bu iki eksik arasındaki hareketin sonucudur.
Bu okuma önemlidir. Çünkü Lacan’ın “özne gösterenin etkisidir” düşüncesini kuru bir dil teorisine indirgemez. Verhaeghe, gösteren zincirinin arkasında dürtüsel bir artığın kaldığını gösterir. İnsan yalnızca dil tarafından bölünmez. Bedensel-dürtüsel bir fazlalık da simgesel düzene sığmaz. Bu fazlalık, daha sonra objet petit a, jouissance ve semptom düzeyinde geri döner.
Yabancılaşma: Kimlik Öteki’nden Gelir
Verhaeghe’nin Lacan okumasında yabancılaşma, toplumsal teorilerdeki gibi sonradan ortaya çıkan bir bozulma değildir. Modern eleştirel teoride yabancılaşma çoğu zaman kapitalizm, kurumlar, ideoloji ya da uygarlık tarafından üretilen bir kayıp olarak düşünülür. Bu modelde sanki bir yerde daha sahici, daha özgün, daha bozulmamış bir benlik vardır. Yabancılaşma da bu benliğin üstünü örter.
Verhaeghe’ye göre Lacan bu şemayı değiştirir. Lacan’da yabancılaşma insanın başına sonradan gelen bir felaket değil, öznenin kuruluş koşuludur. Çünkü başlangıçta özgün, kendine sahip, saf bir kimlik yoktur. Kimlik, Öteki’nden gelen imgeler ve gösterenlerle kurulur. Bu yüzden her özdeşleşme aynı zamanda yabancılaşmadır. Verhaeghe, 2019 tarihli “Lacan’ın Yabancılaşmaya Yanıtı: Ayrılma” metninde Lacan için yabancılaşmanın kaçınılmaz olduğunu, çünkü özgün bir kimliğin bulunmadığını açıkça belirtir.
Bu, çağdaş “kendini bulma” söylemleri açısından sarsıcıdır. Çünkü Verhaeghe’nin Lacan’ı şunu söyler: Kişiliğin katmanlarını soyduğumuzda içeride saf bir öz bulmayız. Özdeşleşmeleri kaldırdıkça öznenin asıl çekirdeğine ulaşmayız. Tam tersine, çekirdeğin boş olduğunu görürüz. Verhaeghe’nin ifadesiyle Lacan’da özgün bir kendilik yoktur; kişiliğin merkezinde tözsel bir nüve değil, boş bir alan vardır.
Bu yüzden Verhaeghe açısından yabancılaşma yalnız olumsuz değildir. İnsan ancak yabancılaşarak kimlik kazanır. Çocuk Öteki’nin imgeleriyle ve sözleriyle kendini kurar. “Ben” dediği şey, baştan itibaren başkasından gelmiştir. Fakat bu kuruluş aynı zamanda bir kayıptır. Özne, kendisini ancak kendisine ait olmayan gösterenlerle ifade edebilir.
Ayrılma: Öteki’nin Belirleniminden Kaçış Mümkün mü?
Verhaeghe’nin metninde yabancılaşmanın karşısına basit bir özgürleşme konmaz. Lacan’ın cevabı “ayrılma”dır; fakat ayrılma da kolay bir kavram değildir. Gelişim psikolojisinde ayrılma, çoğu zaman çocuğun anneden bağımsızlaşması gibi düşünülür. Verhaeghe, Lacan’da ayrılmanın bundan daha yapısal bir anlam taşıdığını gösterir.
Ayrılma, öznenin Öteki tarafından tümüyle belirlenmediği noktadır. Çünkü Öteki tam değildir. Simgesel düzen eksiksiz değildir. Bedenin Gerçek’i ile simgesel düzen arasında yapısal bir uyuşmazlık vardır. Bu uyuşmazlık, yabancılaştırıcı imgeler ve gösterenler zincirinde bir açıklık üretir. İşte ayrılma, bu açıklıkta mümkün olur. Verhaeghe, Lacan’da ayrılmanın özneyi Öteki’nin tam belirleniminden kaçıran sınırlı bir imkân sunduğunu belirtir.
Bu noktada Verhaeghe iki düzey ayırır. Zayıf ayrılma, öznenin Öteki tarafından sunulan gösterenler arasından seçim yapmasıdır. Kişi kendisine verilen imgeler, roller ve adlar arasından birini seçebilir. Fakat bu seçim hâlâ Öteki’nin alanındadır. Seçenekler baştan başkası tarafından verilmiştir.
Güçlü ayrılma ise daha radikaldir. Burada özne, kendisine hazır sunulan gösterenlerden birini seçmekle kalmaz; kendi jouissance deneyimi, bedeni ve semptomu üzerinden özgül bir çözüm üretir. Verhaeghe bu noktayı Lacan’ın sinthome kavramına bağlar. Sinthome, öznenin Öteki’den gelen hazır cevaplarla değil, Gerçek’le kurduğu tekil bağla ayakta kalma biçimidir.
Bu ayrım Verhaeghe’nin Lacan yorumunu güçlü kılar. Çünkü özneyi mutlak belirlenime de, liberal özgür seçim yanılsamasına da teslim etmez. Özne bütünüyle özgür değildir. Ama bütünüyle belirlenmiş de değildir. Seçim vardır; fakat bu seçim eksik, sınırlı, zorunlu ve bedensel bir zemine bağlıdır.
Öteki’nin Eksikliği ve Fantazinin Kat Edilmesi
Verhaeghe’ye göre Lacan’da ayrılma, yalnızca öznenin Öteki’nden uzaklaşması değildir. Asıl dönüşüm, Öteki’nin eksik olduğunun fark edilmesidir. Özne başlangıçta Öteki’ni anlamın, yasanın, arzunun ve cevabın yeri olarak deneyimler. Fakat analiz sürecinde bu Öteki’nin tutarlı olmadığı açığa çıkar.
Bu açığa çıkış, özne için rahatlatıcı değildir. Çünkü özne uzun süre kendi konumunu Öteki’nin arzusuna cevap olarak kurmuştur. “Öteki benden ne istiyor?” sorusu öznenin fantazisini düzenler. Kişi kendisini sevilmek, seçilmek, tanınmak ya da cezalandırılmak isteyen bir Öteki’ne göre konumlandırır. Fakat Öteki’nin tutarsızlığı ortaya çıktığında, bu sahne çökmeye başlar.
Verhaeghe, bu süreci Lacan’ın fantazinin kat edilmesi ve öznel yoksunluk kavramlarıyla birlikte düşünür. Ona göre analiz, öznenin Öteki’ne yaslanan fantazmatik cevabını sarsar. Öteki’nin var olmadığı, yani eksiksiz ve nihai bir garanti merkezi bulunmadığı deneyimlendiğinde, öznenin kendisini Öteki’nin cevabı olarak kurma biçimi de düşer. Verhaeghe bunu öznel yoksunlukla ilişkilendirir.
Buradaki “yoksunluk” öznenin yok edilmesi değildir. Daha çok, öznenin sahte dayanaklarından yoksun kalmasıdır. Özne artık kendisini Öteki’nin ona verdiği adlarla, beklentilerle ve taleplerle bütünüyle açıklayamaz. Bu bir çözülme anıdır. Ama aynı zamanda yeni bir bağ kurma imkânıdır.
Öznel Yoksunluk: Analiz Sonunda Özneye Ne Olur?
Verhaeghe’nin Lacan okumasının en önemli bölümü analiz sonu tartışmasıdır. Çünkü burada onun özne teorisi klinik bir hedefle birleşir. Psikanalizin amacı, egoyu güçlendirmek değildir. Analiz, özneyi daha tutarlı, daha uyumlu, daha normal bir kimliğe kavuşturmakla da sınırlı değildir. Lacancı analiz, özneyi Öteki’nin eksikliğiyle ve kendi fantazisinin dayanıksızlığıyla karşılaştırır.
Verhaeghe’ye göre Lacan, analiz sonunu öznenin analistle özdeşleşmesi olarak düşünmez. Bu, yalnızca yeni bir yabancılaşma olurdu. Analizin hedefi, öznenin Öteki’nin gösterenlerine bağlılığını yeniden üretmek değil, bu bağlılığın yapısını açığa çıkarmaktır. Bu yüzden analistin arzusu, özneyi analistin bilgisine bağlamamalı; öznenin kendi tekil ayrımına doğru çalışmalıdır.
Öznel yoksunluk burada radikal bir eşiği ifade eder. Özne, Öteki’nin eksiksiz olmadığını fark eder. Bununla birlikte kendi öznel konumunun da bu Öteki’nin eksikliğine verilmiş bir cevap olduğunu görür. Başka bir deyişle, özne kendisinin de sağlam bir töz olmadığını deneyimler. Bu, Verhaeghe’nin ifadesiyle öznenin artık yalnızca Öteki’nden gelen bir cevap olarak değil, Gerçek (Le Réel)’deen gelen bir cevap olarak düşünülmesine yol açar.
Bu nokta metnin en önemli sonucudur. Verhaeghe’ye göre Lacan’da analiz, özneyi “gerçek benliğine” ulaştırmaz. Çünkü gerçek benlik yoktur. Analiz, özneyi Öteki’nin gösterenlerinden bütünüyle kurtarıp saf özgürlüğe de çıkarmaz. Böyle bir saf özgürlük de yoktur. Analiz, öznenin kendi semptomuyla, kendi Gerçek’iyle ve kendi jouissance’ıyla başka türlü ilişki kurmasını sağlar.
Sinthome: Semptomun Gerçek’inde Bir Tutarlılık
Verhaeghe’nin geç Lacan okumasında sinthome belirleyicidir. Semptom yalnızca çözülmesi gereken bir mesaj değildir. Simgesel olarak yorumlanan semptomun ötesinde, özneyi bir arada tutan Gerçek bir bağ vardır. Analiz sonunda özne, semptomu yalnızca anlamlandırmaz; onunla başka türlü özdeşleşir.
Verhaeghe’ye göre bu, yaratıcı bir boyut taşır. Özne, eksik olan ilişkinin yerine kendi semptomunu koyar. Bu semptom artık yalnızca Öteki’nin sunduğu bir cevap değildir. Öznenin Gerçek düzeyinde kurduğu tekil bir cevap haline gelir. Sinthome, bu anlamda öznenin kendi tutarlılığını yaratma biçimidir.
Bu yorum, Verhaeghe’nin Lacan’ı neden yalnızca dilsel bir kuram olarak okumadığını yeniden gösterir. Dil önemlidir; ama son söz dilde değildir. Gösteren zinciri özneyi kurar; fakat öznenin tüm hakikati gösterene sığmaz. Beden, dürtü, jouissance ve Gerçek, simgesel düzenin dışında kalan artık olarak işlemeye devam eder.
Sinthome bu artığın patolojik bir kalıntı olarak değil, öznenin tekil tutarlılığı olarak düşünülmesini sağlar. Bu yüzden Verhaeghe’nin Lacan okumasında analiz, semptomu yok etmekten çok, öznenin semptomla kurduğu bağı dönüştürür.
Verhaeghe’nin Katkısı Nedir?
Paul Verhaeghe’nin katkısı, Lacancı özneyi yalnızca birkaç temel formülle açıklamaması ve onu üçlü bir hareket içinde düşünmesidir. Birinci hareket, öznenin nedenselliğidir: özne, dürtüsel kayıp ve simgesel eksik tarafından kurulur. İkinci hareket, yabancılaşmadır: özne, Öteki’nin imgeleri ve gösterenleriyle kimlik kazanır; fakat bu kimlik aynı zamanda yabancılaşmadır. Üçüncü hareket, ayrılma ve öznel yoksunluktur: özne, Öteki’nin eksikliğini deneyimlediğinde kendi fantazmatik dayanağından yoksun kalır ve semptomun Gerçek’iyle başka türlü ilişki kurma imkânı bulur.
Bu çerçeve, Lacan’ı hem ego psikolojisinden hem de basit bir sosyal inşacılıktan ayırır. Verhaeghe’ye göre Lacan’da özne ne içsel bir özdür ne de yalnızca toplumun ürünü. Özne, Öteki tarafından kurulur; ama Öteki tarafından tamamen belirlenemez. Çünkü bedenin Gerçek’i, dürtüsel artık ve simgesel düzenin eksikliği her zaman bir açıklık bırakır.
Bu nedenle Verhaeghe’nin Lacan okuması, çağdaş özne tartışmaları için de önemlidir. Bugün insan sürekli “kendisi olma”, “kendini gerçekleştirme”, “kendi seçimini yapma” ve “özgün kimliğini bulma” çağrılarıyla kuşatılmıştır. Verhaeghe’nin Lacan’ı bu çağrıları tersine çevirir. Kendilik sandığımız şey çoğu zaman Öteki’nin gösterenlerinden oluşur. Seçim sandığımız şey çoğu zaman yeni bir yabancılaşmadır. Özgünlük sandığımız şey bile başkasının talebi olabilir.
Ama bu, hiçbir çıkış yok demek değildir. Çıkış, saf benliğe dönüşte değil; Öteki’nin eksikliğini kabul etmekte, fantazinin sahnesini kat etmekte ve semptomun Gerçek’iyle tekil bir bağ kurmaktadır.
Sonuç: Verhaeghe’de Lacancı Özne Bir Varlık Değil, Bir Geçiştir
Paul Verhaeghe’nin Lacan okuması, özneyi sabit bir varlık olarak değil, bir geçiş ve salınım olarak düşünür. Özne ego değildir. Bilinç değildir. İçsel öz değildir. Kendisine tam sahip olan modern birey hiç değildir. Özne, dürtüsel kayıp ile simgesel eksik arasında nedenselleşen; Öteki’nin gösterenleriyle yabancılaşan; Öteki’nin eksikliğinde ayrılma imkânı bulan; analiz sonunda ise öznel yoksunluk ve sinthome üzerinden kendi Gerçek’iyle başka türlü bağ kurabilen kırılgan bir konumdur.
Bu yüzden Verhaeghe’nin Lacan’ı, “insan eksiktir” cümlesinden daha ileri gider. İnsan yalnızca eksik değildir; eksik tarafından kurulur. İnsan yalnızca yabancılaşmış değildir; yabancılaşma olmadan kimlik kazanamaz. İnsan yalnızca Öteki tarafından belirlenmiş değildir; Öteki’nin eksikliği sayesinde sınırlı da olsa ayrılabilir. İnsan yalnızca semptomundan acı çekmez; semptomu onun tutarlılığının da taşıyıcısı olabilir.
Verhaeghe’nin önemi burada yatar. Lacancı özneyi soyut bir kavram olmaktan çıkarır ve onu nedensellik, ontoloji, klinik süreç ve analiz sonu içinde yeniden düşünür. Böylece Lacan’da özne, psikolojinin “ben” dediği şeyden bütünüyle ayrılır. Özne, bulunacak bir merkez değil; eksik, Öteki, beden, gösteren ve Gerçek arasında sürekli yeniden düğümlenen bir yapıdır.
