Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Ousia, Cevher, Araz ve Düşüncenin İç-Dış Sınırı
Felsefe tarihinin en temel kavram çiftlerinden biri töz ve ilinek ayrımıdır. Eski terminolojiyle bu çift cevher ve araz olarak bilinir. Yunanca kökleriyle söylersek mesele ousia ve symbebēkos ayrımıdır. Ousia, varlık, cevher, töz, öz, bir şeyin “ne ise o olmasını sağlayan temel” anlamına gelir. Symbebēkos ise o şeye ait olan ama onun özünü oluşturmayan, değişebilen, gelip geçebilen belirlenimlerdir.
Bir şeyin rengi, konumu, ağırlığı, zamanı, durumu, ilişkisi değişebilir. Fakat bütün bu değişimlerin “bir şeye” ait olduğunu düşünürüz. İşte töz, bu taşıyıcı temel olarak ortaya çıkar. İlinek ise bu temel üzerinde görünen, değişen, başka türlü de olabilecek niteliktir.
Bu ayrım ilk bakışta şematik görünebilir: töz içeridedir, ilinek dışarıdadır; töz kalıcıdır, ilinek değişkendir; töz özdür, ilinek görünüş. Fakat mesele bu kadar kolay değildir. Çünkü insan zihni düşünmeye başladığı anda bir iç ve dış ayrımı yapar. Bir şeyi kavramak için onu sınırlar. Sınır çizildiği anda içerisi ve dışarısı ortaya çıkar. Bu nedenle töz ve ilinek ayrımı yalnızca eski bir metafizik konusu değil, düşüncenin kendi yapısıyla ilgili temel bir sorundur.
Felsefe tarihi boyunca bu ayrım farklı adlar altında geri döner: öz ve görünüş, iç ve dış, töz ve ilinek, ilke ve tezahür, yapı ve belirti, bilinç ve bilinçdışı. Kant’ta bu sorun fenomen ve numen, yani görünüş ve kendinde şey ayrımıyla yeni bir biçim kazanır. Burada numen doğrudan bilinen bir hakikat değil, bilginin sınırını gösteren düşünsel bir sınır kavramıdır. Adlar değişir; fakat insan zihninin görünür olanın arkasında onu mümkün kılan bir temel arama eğilimi devam eder.
İlke Sorunu: Kökten de Önce Gelen Şey
Töz meselesi, en başta ilke sorunuyla ilgilidir. Felsefenin başlangıcındaki temel soru şudur: Çokluğun arkasında bir birlik var mıdır? Değişen şeylerin arkasında değişmeyen bir temel bulunur mu? Görünüşlerin arkasında onları mümkün kılan bir ilke var mıdır?
Burada “ilke” sözcüğü önemlidir. İlke yalnızca kök değildir. Kök dediğimizde bile kökün tutunduğu toprağı düşünmek gerekir. Bir şeyin kökü varsa, o kökü taşıyan, besleyen, mümkün kılan başka bir zemin de vardır. Bu yüzden ilke, yalnızca başlangıç noktası değil; bir şeyi mümkün kılan temel düzen, taşıyıcı zemin, varlık şartıdır.
Ön-Sokratik filozofların yaptığı da budur. Thales suyu, Anaksimandros apeironu, yani sınırsız ve belirsiz olanı, Herakleitos ateşi, Anaksagoras nousu, yani aklı, Empedokles dört kökü ve aşk-nefret ilkelerini, Pythagorasçılar sayıyı, Demokritos atomları ilke olarak düşünmüştür. Bunların hepsi aynı temel sorunun farklı cevaplarıdır: Varlığın arkasındaki ilk düzen nedir?
Aristoteles’in önemi burada ortaya çıkar. O kendisinden önceki filozofları yalnızca aktarmamış, onları bir sorun çevresinde düzenlemiştir. Bu sorun arkhe, yani ilk ilke sorunudur. Aristoteles bu nedenle ilk büyük felsefe tarihçilerinden biri sayılır. Çünkü önceki düşünürleri tek tek saymakla yetinmez; onların neyi aradığını gösterir. Onlar, çokluğun arkasındaki birliği, değişimin arkasındaki değişmeyeni, görünüşün arkasındaki tözü aramışlardır.
Pythagoras ve Sayı: Tözün Geometrik Düşünülmesi
Pythagorasçıların “sayı”yı ilke olarak görmesi bu bağlamda özel bir yere sahiptir. Çünkü burada töz artık yalnızca duyulur bir öğe değildir. Su, ateş, hava gibi duyusal ilkelerden farklı olarak sayı, daha soyut bir düzene işaret eder. Pythagorasçı düşüncede var olan şeyler yalnızca maddi unsurlardan oluşmaz; oran, ölçü, düzen ve biçimle kavranır.
Bu nedenle Pythagoras çizgisi felsefe tarihinde büyük bir kırılmadır. Varlık, yalnızca dokunulan, görülen, tadılan bir şey olmaktan çıkar; sayılabilir, ölçülebilir, oranlanabilir bir düzen olarak düşünülür. Dünya, bir karmaşa değil, kosmostur: düzenlenmiş bütün. Gelenekte “filozof” ve “kosmos” sözcüklerinin Pythagoras’a bağlanması da bu nedenle anlamlıdır. Pythagorasçı tavır, bilge olduğunu iddia etmekten çok bilgeliği arayan insan figürünü öne çıkarır.
Burada sayı basit bir aritmetik unsur değildir. Daha derinde geometrik, biçimsel, düzenleyici bir ilkedir. Üçgen, oran, uyum, ölçü, sınır ve sınırsızlık Pythagorasçı düşüncenin merkezindedir. Bu hat Platon’da çok güçlü biçimde devam eder. Platon’un idealar öğretisi, görünür dünyanın arkasında akledilebilir bir düzen bulunduğu düşüncesiyle Pythagorasçı mirasa yaklaşır. Hegel’in Platon’u yer yer Pythagorasçı bir çizgi içinde yorumlaması da buradan anlaşılır.
Töz burada artık yalnızca maddi bir altlık değildir. Töz, biçim, oran, düzen ve sayı olarak düşünülmeye başlanır. Bu da felsefeyi duyulur olandan akledilebilir olana taşır.
Aristoteles: Tözün Bilimi
Aristoteles’te töz sorunu sistematik biçimini kazanır. Töz, başka şeylerin kendisine yüklendiği ama kendisi başka bir şeye yüklenmeyen temel taşıyıcıdır. Bir insan uzun olabilir, kısa olabilir, hasta olabilir, sağlıklı olabilir, oturuyor olabilir, yürüyebilir, genç olabilir, yaşlanabilir. Bunların hepsi ona ait ilineklerdir. Fakat bütün bu değişen yüklemlerin taşıyıcısı olan “şey” tözdür.
Aristoteles için töz, aynı zamanda varlık sorusunun merkezidir. “Varlık nedir?” sorusu, büyük ölçüde “töz nedir?” sorusuna dönüşür. Çünkü varlığı anlamak, değişen belirlenimlerin arkasında neyin kaldığını anlamaktır.
Aristoteles burada bilimlerin ayrımını da töz türleri üzerinden kurar. Birinci düzeyde doğal tözler vardır. Bunlar madde ve formdan meydana gelen, hareket eden, değişen, oluş ve bozuluşa uğrayan varlıklardır. Ağaç, taş, hayvan, insan bedeni, su, ateş, hava, toprak gibi doğa varlıkları bu alana girer. Bunların bilgisi fiziktir. Fakat bu fizik, modern dar anlamıyla laboratuvar fiziği değil; doğa felsefesidir.
Doğal tözlerde madde ve form birbirinden ayrılamaz. Bir futbol topunu düşünelim. Topun biçimi küredir; maddesi deri, plastik ya da başka bir malzeme olabilir. Gerçek bir cisim olarak top, madde ve biçimin birleşimidir. Madde olmadan bu top dış dünyada var olmaz; biçim olmadan da top olarak belirlenmez.
İkinci düzeyde matematiksel nesneler vardır. Matematik, doğal cisimlerden hareket eder ama onların maddesini soyutlar. Küreyi deri, bakır, taş ya da ahşap olarak değil; yalnızca biçim olarak düşünür. Üçgeni belirli bir tahtanın, kâğıdın ya da taşın üzerinde değil; soyut bir biçim olarak ele alır. Bu yüzden matematiksel nesne maddeden bütünüyle kopuk değildir, ama maddesinden soyutlanarak düşünülür.
Üçüncü düzeyde ise Aristoteles’in aradığı ayrı ve değişmez töz vardır. Bu töz maddeyle birleşmez, hareket etmez, oluş ve bozuluşa uğramaz. Aristoteles’in ilk felsefe, hikmet ya da teoloji dediği alan bu soruyla ilgilidir. Eğer böyle bir töz varsa, onun da bir bilimi olmalıdır. Bu bilim, varlığı varlık olarak ve en yüksek ilkesi bakımından araştıran metafiziktir.
Bu yüzden Aristoteles’te felsefe, sonunda ilk ilkenin bilgisine yönelir. Fizik değişen tözleri, matematik soyut biçimleri, ilk felsefe ise değişmeyen ve tanrısal olan tözü arar.
Töz ve İlinek: Öz ve Görünüş
Töz ve ilinek ayrımı başka bir çiftle de anlaşılabilir: öz ve görünüş. Görünüş, bize duyular aracılığıyla verilen alandır. Renk, ses, koku, biçim, hareket, ağırlık, zaman, konum; bunlar görünüş alanına aittir. Öz ise bu görünüşün arkasında duran, onu mümkün kılan şey olarak düşünülür.
İnsan zihni çoğu zaman görünüşle yetinmez. Görünen şeyin arkasındaki temeli arar. Bir davranışın arkasında niyet, bir semptomun arkasında arzu, bir olayın arkasında neden, bir görüntünün arkasında yapı, bir değişimin arkasında yasa arar. Bu arayış, töz ve ilinek ayrımının modern biçimlerde sürmesidir.
Bu nedenle Kant’ın kendinde şey kavramı, Schopenhauer’ın istenç kavramı, Freudcu psikanalizin bilinçdışı kavramı birbirine indirgenmeden aynı büyük düşünce hattı içinde okunabilir. Kant, görünüşlerin ötesinde kendinde şeyin bulunduğunu ama onun bilinemeyeceğini söyler. Schopenhauer, kendinde şeyi istenç olarak yorumlar. Freud ve psikanaliz geleneği ise bilinçli hayatın arkasında doğrudan görünmeyen ama etkileriyle kendisini duyuran bilinçdışı süreçlerden söz eder.
Burada dikkatli olmak gerekir. Bilinçdışına doğrudan Aristotelesçi anlamda töz demek tarihsel olarak doğru olmaz. Fakat düşünme yapısı bakımından benzerlik açıktır: Görünen alanda semptom, düş, dil sürçmesi, davranış ve bilinç içerikleri vardır; bunların arkasında ise kendisini doğrudan göstermeyen bir belirleyici alan düşünülür.
Bu, eski öz-görünüş sorununun modern psikoloji ve psikanalizde yeni bir kılık kazanmasıdır.
Kant: Görünüşün Sınırı ve Kendinde Şey
Kant bu sorunu modern felsefede yeni bir düzeye taşır. Ona göre biz nesneleri kendilerinde oldukları gibi bilemeyiz; onları bize göründükleri biçimde bilebiliriz. Bilgi, zihnin dış dünyaya pasif biçimde uyması değildir. Tam tersine, dış dünyanın deneyimlenebilir hâle gelmesi, zihnin formları ve kategorileri aracılığıyla mümkündür.
Uzam ve zaman, Kant’ta deneyimin dışarıdan verdiği şeyler değildir; duyarlığın formlarıdır. Biz herhangi bir şeyi ancak uzam ve zaman içinde algılayabiliriz. Bunun üzerine anlama yetisinin kategorileri gelir. Zihin, duyusal malzemeyi bu kategoriler altında düzenler. Böylece fenomen ortaya çıkar.
Fakat fenomen, şeyin kendisi değildir. O, şeyin bize görünme biçimidir. Kendinde şey, yani Ding an sich, bilginin sınırında durur. Onu düşünebiliriz, ama doğrudan bilemeyiz. Çünkü bilmek, deneyimin koşulları altında gerçekleşir. Deneyimin koşullarının dışına çıktığımızda bilgi değil, sınır kavramları ortaya çıkar.
Kant’ın Tanrı, ruh ve dünya gibi akıl idelerini deneysel nesneler olarak kanıtlanamaz sayması da buradan gelir. Bunlar insan aklının yöneldiği büyük ilkeler olabilir; fakat duyusal deneyimin konusu hâline gelmedikleri için bilimsel bilgi nesnesi olamazlar.
Burada töz-ilinek ayrımı modern biçimini kazanır. Biz ilinekleri, yani görünen belirlenimleri biliriz. Fakat öz, kendinde şey, töz, hakikat dediğimiz şey daima bilginin sınırında durur.
Schopenhauer ve İstenç: Görünüşün Ardındaki Karanlık
Schopenhauer Kant’ın açtığı bu sınırı başka bir yöne çeker. Dünya bize tasarım olarak görünür; fakat bu görünüşün arkasında kör, akıldışı, bitimsiz bir istenç vardır. Schopenhauer için istenç yalnızca bilinçli insan iradesi değildir. Doğanın bütün hareketlerinde, bedenin dürtülerinde, arzuda, yaşamın kendisini sürdürme çabasında işleyen daha temel bir güçtür.
Bu düşünce, öz-görünüş ayrımını yeniden üretir. Görünen dünya tasarımdır; onun arkasında istenç vardır. İnsan kendisini yalnızca bilinçli özne olarak düşündüğünde, kendi derinliğini kavrayamaz. Çünkü bilinç, varlığın tamamı değildir. Bilincin arkasında onu aşan, ondan önce gelen, onu taşıyan daha karanlık bir temel bulunur.
Bu hat, daha sonra Nietzsche’de güç istenci, psikanalizde dürtü ve bilinçdışı, modern psikolojide bilinçdışı süreçler olarak farklı biçimlerde devam eder. Kavramlar değişir; fakat görünür bilincin arkasında görünmeyen bir temel arama eğilimi sürer.
Bilinç ve Bilinçdışı: Eski Ayrımın Modern Biçimi
Pierre Janet, Charcot çevresi, dinamik psikiyatri ve Freud öncesi psikoloji, bilinçdışı düşüncesinin hazırlanmasında önemli yer tutar. Freud bu hattı başka bir kuramsal düzeye taşır. Bilinçdışı artık yalnızca bilinmeyen içeriklerin deposu değildir; düşleri, semptomları, dil sürçmelerini, bastırmaları ve tekrarları belirleyen dinamik bir alan hâline gelir.
Burada yine töz-ilinek yapısına benzeyen bir düşünce formu vardır. Bilinç, görünür alandır. Bilinçdışı ise doğrudan görünmeyen ama görünür olanı belirleyen arka plandır. Düşler, semptomlar, unutmalar, dil sürçmeleri, tekrar eden davranışlar görünür işaretlerdir. Bunlar son hakikat değildir; arkadaki belirlenim alanına açılan belirtilerdir.
Bu nedenle psikanaliz, modern çağda eski metafizik sorunun başka bir dile çevrilmiş biçimi gibi de okunabilir. Eskiden ruh, töz, öz, kendinde şey, idea ya da cevher denen şey; modern psikolojide bilinçdışı, dürtü, arzu, bastırma ve semptom diliyle yeniden düşünülür.
Burada Schelling’in karanlık üzerine düşüncesi de anlamlıdır: Aydınlığın temeli aydınlık olamaz; bilincin ilkesi de yalnızca bilinç olamaz. Bilinç, kendisini açıklamak için kendi dışına, kendi karanlık zeminine bakmak zorunda kalır. Böylece yine iç ve dış ayrımı ortaya çıkar: görünen bilinç ve görünmeyen temel.
Daire, Sınır ve İç-Dış Ayrımı
Töz ve ilinek meselesinin en derin taraflarından biri burada açılır: İnsan zihni düşünürken daima sınır çizer. Bir kavram kurmak, bir daire çizmek gibidir. Daire çizildiğinde yalnızca içerisi belirlenmez; dışarısı da belirlenir. Sınır, içi gösterdiği kadar dışı da üretir.
Bu yüzden düşünme, iç ve dış ayrımı yapmadan ilerleyemez. Bir şeyi “bu” olarak belirlediğimiz anda, onun “bu olmayan”dan ayrıldığını da söylemiş oluruz. Spinoza’nın “her belirlenim bir yadsımadır” sözü burada önem kazanır. Tanım yapmak sınır koymaktır. Sınır koymak ise dışarıda bırakmaktır.
Bu noktada düşünmenin geometrik bir karakteri vardır. İnsan zihni soyut kavramları bile çoğu zaman uzamsal imgelerle düşünür: iç, dış, üst, alt, derin, yüzey, temel, arka plan, merkez, çevre, sınır. Öz içeridedir, görünüş dışarıdadır; töz derindedir, ilinek yüzeydedir; hakikat arkadadır, belirti öndedir. Bu dil, düşüncenin uzamdan kolay kolay kaçamadığını gösterir.
Daire burada yalnızca geometrik bir şekil değildir. Daire, sınırın, bütünlüğün, iç-dış ayrımının, merkez ve çevrenin simgesidir. Jung’un mandala yorumlarında daireye yüklediği anlam da bu bağlamda düşünülebilir. Daire, insan zihninin bütünlük arzusunu, merkez arayışını, dağınık olanı kuşatma ihtiyacını gösterir.
Bir şeyi kavramak, onu kuşatmak istemektir. Fakat kuşatma başladığı anda sınır doğar. Sınır doğduğu anda içerisi ve dışarısı belirir. Töz ve ilinek ayrımı da bu zihinsel sınır çizme hareketinden bağımsız değildir.
Kan Dolaşımı Örneği: Dairenin Bilimsel Hayata Etkisi
Daire fikrinin düşünce tarihindeki etkisi yalnızca soyut metafizik alanla sınırlı değildir. Doğa tasavvurunu da belirler. Aristotelesçi kozmolojide göksel hareketler daireseldir; daire, mükemmel hareket biçimi olarak düşünülür. Gökteki hareketin dairesel, yeryüzündeki hareketin ise oluş ve bozuluşla ilişkili görülmesi uzun süre doğa anlayışını şekillendirmiştir.
Kan dolaşımı örneği bu bakımdan önemlidir. Modern kan dolaşımı anlayışının gelişmesi, bedendeki hareketin de dairesel bir dolaşım olarak kavranmasıyla ilgilidir. William Harvey’in 17. yüzyılda büyük kan dolaşımını açıklaması, bedeni yalnızca doğrusal akışlarla değil, kapalı bir dolaşım sistemiyle düşünmenin önünü açmıştır. Daha önce İbnü’n-Nefîs’in küçük kan dolaşımı konusunda önemli tespitleri olduğu bilinir. Fakat burada asıl mesele, insanlığın bedeni ve doğayı uzun süre Aristotelesçi fizik tasavvurunun sınırları içinde düşünmüş olmasıdır.
Daire göğe aitti; kusursuzluk dairesel hareketteydi. Yeryüzündeki hareket ise daha çok doğrusal, eksik, değişken ve bozuluşa açık düşünülüyordu. Kanın bedende dairesel biçimde dolaştığının kavranması, yalnızca tıbbi bir buluş değil, aynı zamanda doğa tasavvurunda da bir dönüşümdür. İnsan bedeni de artık kapalı, düzenli, dairesel bir sistem olarak düşünülebilir hâle gelir.
Bu örnek, kavramların bilimsel görmeyi nasıl etkilediğini gösterir. İnsan yalnızca gördüğünü kavramaz; kavrayabildiğini görür. Eğer zihinsel şema izin vermiyorsa, göz önündeki olgu bile uzun süre fark edilemeyebilir. Bu yüzden felsefi kavramlar, bilimden kopuk soyut oyunlar değildir. Görmenin, sınıflandırmanın, soru sormanın ve açıklamanın koşullarını belirler.
Descartes ve Spinoza: Tözün Modern Kavgası
Yeni Çağ felsefesinde töz sorunu Descartes ile yeniden düzenlenir. Descartes varlığı iki temel töz üzerinden düşünür: düşünen şey ve uzamlı şey. Böylece zihin ve beden, ruh ve madde, düşünce ve uzam ayrımı modern felsefenin merkezine yerleşir.
Spinoza ise bu ikiliği kabul etmez. Ona göre iki ayrı töz yoktur; yalnızca tek bir töz vardır: Tanrı ya da Doğa. Deus sive Natura formülü burada belirleyicidir. Tanrı doğanın dışında duran aşkın bir varlık değil, doğayla birlikte düşünülen sonsuz tözdür. Düşünce ve uzam, bu tek tözün iki sıfatıdır.
Bu ayrım töz kavramının modern dönemde nasıl dönüştüğünü gösterir. Descartes’ta töz ikiliği vardır; Spinoza’da töz birliği. Descartes’ta iç dünya ve dış dünya ayrılır; Spinoza’da aynı gerçekliğin farklı ifadeleri hâline gelir. Fakat her iki durumda da felsefenin temel sorusu değişmez: Varlığın taşıyıcı ilkesi nedir?
Kategoriler: Dilin, Aklın ve Varlığın Sınırları
Aristoteles’in kategoriler öğretisi, töz ve ilinek ayrımının mantıksal yüzüdür. Bir şey hakkında konuşurken ona yüklemler yükleriz. “Bu insan buradadır”, “bugün hastadır”, “oturuyor”, “yürüyor”, “etkiliyor”, “etkileniyor”, “şuna sahiptir”, “şununla ilişkilidir” dediğimizde bir töz ve ona ait belirlenimler kurarız.
Burada önemli soru şudur: Bu kategoriler varlığın kategorileri midir, dilin kategorileri midir, yoksa aklın kategorileri midir?
Aristoteles’te bu üç alan birbirinden bütünüyle kopuk değildir. Varlığı nasıl söylüyorsak, onu öyle sınıflandırırız. Bir şeyi dile getirirken töz, nitelik, nicelik, yer, zaman, durum, sahip olma, etki, edilgi ve bağıntı gibi yüklem biçimlerinden yararlanırız. Kant’ta ise kategoriler daha açık biçimde anlama yetisinin formları hâline gelir. Dünya, bize kategorisiz bir ham yığın olarak verilmez; zihin onu kendi formları içinde düzenler.
Bu nedenle kategoriler meselesi yalnızca mantık konusu değildir. İnsan zihninin dünyayı hangi temel ayrımlar içinde düşündüğünü gösterir.
Refleksiyon: Düşüncenin Kendi Üzerine Katlanması
Töz ve ilinek meselesi sonunda düşünmenin kendisine döner. Herkes düşünür; fakat felsefe, düşünmenin üzerine düşünmektir. Düşünce yalnızca dışarıdaki nesnelere yönelmez; kendi işleyişine de döner. Bu dönüşe refleksiyon denir.
Refleksiyon, düşüncenin kendi üzerine katlanmasıdır. İnsan yalnızca gördüğü şeyleri değil, görme biçimini de sorgulamaya başladığında felsefe başlar. Bir şeyi nasıl ayırıyorum? Neden iç ve dış kuruyorum? Neden görünüşün arkasında öz arıyorum? Neden değişenin arkasında değişmeyen bir temel varsayıyorum? Neden her kavramda sınır çiziyorum?
Bu sorular kolay değildir. Çünkü insan zihni çoğu zaman kendi işlem biçimini görmeden işlem yapar. Aynada yüzümüzü, saçımızı, bedenimizi görebiliriz; ama düşüncelerimizi aynı kolaylıkla göremeyiz. Düşüncenin kendi üzerine dönmesi, insanın kendisine katlanmasıdır.
Hegel’in felsefede büyük önem kazanması da burada aranmalıdır. Hegel düşüncenin yalnızca nesneleri değil, kendi hareketini de düşünmesi gerektiğini gösterir. Kavram sabit bir etiket değil, kendi iç ayrımlarıyla hareket eden bir süreçtir. Özdeşlik, fark, çelişki, olumsuzlama ve aşma bu nedenle düşüncenin iç hareketleri hâline gelir.
Bir şey A ise, aynı zamanda A olmayanlardan ayrılır. Her özdeşlik bir ayrım üretir. Her ayrım bir olumsuzlama taşır. Her tanım bir sınır çizer. Töz ve ilinek ayrımı da bu daha geniş düşünme hareketinin eski ama hâlâ güçlü biçimlerinden biridir.
Sonuç: Töz ve İlinek Neden Hâlâ Gereklidir?
Bugün artık klasik anlamda cevher, araz, tanrısal töz ya da metafizik öz kavramlarıyla düşünmeyen birçok bilim alanı vardır. Modern fizik parçacıklardan, alanlardan, kuantum düzeylerinden; biyoloji sistemlerden, süreçlerden, genetik kodlardan; psikoloji bilinç, bilinçdışı, bellek, sinir sistemi ve davranıştan söz eder. Fakat adlar değişse de temel ihtiyaç ortadan kalkmaz.
İnsan hâlâ görünüşün arkasında bir yapı arar. Bilim, olayların arkasındaki yasayı bulmaya çalışır. Psikanaliz, semptomun arkasındaki arzuyu ve bastırmayı yorumlar. Felsefe, kavramların, varlığın ve bilginin koşullarını araştırır. Sanat bile görünen imgenin arkasındaki bakışı, boşluğu ve anlam düzenini açmaya çalışır.
Bu yüzden töz ve ilinek ayrımı yalnızca eski bir kavram çifti değildir. İnsan bilincinin dünyayı kavrarken başvurduğu en temel ayrımlardan biridir. Çünkü düşünmek, çoğu zaman bir daire çizmek gibidir: içeriyi kurar, dışarıyı belirler; sınırı çizer, merkezi arar; görünüşü saptar, özü sorar.
Felsefe burada başlar.
Görünen şeyin ne olduğunu sormakla değil yalnızca; görünenin arkasında onu mümkün kılan ilkenin ne olduğunu sormakla.
Töz ve ilinek bu yüzden hâlâ canlıdır. Çünkü insan düşüncesi hâlâ şu sorudan kaçamaz: Değişen her şeyin ardında ne kalır?
Kaynak Notu:
Bu metin, Dücane Cündioğlu’nun Felsefe Sözlüğü üzerine yaptığı bir konuşmanın dökümünden hareketle yeniden düzenlenmiş ve yazı formuna kavuşturulmuştur.
