Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Estetikten Güzel Sanatlar Felsefesine
Hegel, estetik derslerine “estetik” sözcüğünün kendisiyle başlar. Sözcük, kökeni bakımından duyumun ve duygunun bilimini anlatır. Sanat yapıtlarının insanda uyandırdığı haz, hayranlık, korku ya da acıma gibi duyguların araştırıldığı dönemde bu ad kullanılmıştır. Hegel ise derslerinin konusunu duygu çeşitleriyle sınırlandırmaz. “Kallistik” gibi güzeli genel olarak konu alan başka adlandırmaları da yeterli bulmaz; çünkü onun araştırması güzel olan her şeye değil, sanat tarafından meydana getirilen güzele yönelir.
Bu nedenle Hegel, estetik adını yerleşmiş bir kullanım olduğu için korusa da bilimin gerçek adını sanat felsefesi, daha kesin olarak güzel sanatlar felsefesi biçiminde belirler. Bu ad yalnızca terminolojik bir düzeltme değildir. Güzel sanatlar felsefesi denildiğinde doğa güzelliği araştırmanın merkezinden çıkar, sanat güzelliği ise kendi alanı içinde ele alınır.
Gündelik dilde güzel bir renkten, gökyüzünden, nehirden, çiçekten, hayvandan ya da insandan söz edilir. Hegel bu kullanımları tartışmaya girişmeden, doğa güzelliğinin sanat güzelliğiyle aynı düzeye yerleştirilemeyeceğini bildirir:
“Sanat güzelliği, Tin’den doğmuş ve yeniden doğmuş güzelliktir.”
Sanat güzelliğinin doğa güzelliğinden üstün olması, yalnızca bir sanat yapıtının bir doğal görünüşten daha hoş ya da daha kusursuz bulunması anlamına gelmez. Hegel üstünlüğün kaynağını sanat güzelliğinin Tin’den doğmasında bulur. Tin ve onun ürünleri doğanın üzerinde bulunduğu için, sanatın güzelliği de doğanın güzelliğinden daha yüksek bir alana aittir.
Yararsız Bir Düşünce ve Güneş
Hegel, Tin ile doğa arasındaki ayrımı soyut bir hüküm olarak bırakmaz. İnsan zihninden geçen yararsız bir düşünceyi herhangi bir doğa ürünüyle karşılaştırır. Düşüncenin içeriği yanlış, geçici ve değersiz olabilir; buna rağmen onda tinsellik ve özgürlük bulunur. Biçimsel açıdan ele alındığında bu düşünce, tam da Tin’in ürünü olduğu için doğanın meydana getirdiği bir varlıktan daha yüksektir.
Hegel hemen ardından kendi örneğini sınırlar. İçeriği bakımından güneş, yanlış ve rastlantısal bir düşünceden kuşkusuz daha zorunludur. Güneş evrenin düzeni içinde vazgeçilmez bir yere sahipken yanlış düşünce doğar ve kaybolur. Fakat güneş kendi başına ele alındığında kendisinin bilincinde değildir; özgür değildir ve kendisiyle ilgili bir bilgi taşımaz. Güneşi başka varlıklarla zorunlu ilişkisi içinde değerlendirdiğimizde ise artık onu yalnızca kendi başına güzel bir doğal varlık olarak ele almıyoruzdur.
Hegel bu karşılaştırmanın ardından “daha yüksek” ifadesinin de henüz yetersiz olduğunu söyler. Çünkü bu ifade, doğa güzelliği ile sanat güzelliğini aynı düzlemde bulunan ve yalnızca derece bakımından ayrılan iki güzellik biçimi gibi gösterebilir. Oysa Hegel’in kurduğu ayrım niceliksel değildir. Tin yalnızca doğadan biraz daha yüksek bir varlık alanı değildir; hakiki olanın kendisidir. Güzel de ancak bu tinsel alana katıldığı ve ondan doğduğu ölçüde hakiki güzellik kazanır. Doğa güzelliği bu nedenle bütünüyle reddedilmez. Hegel onu Tin’e ait güzelliğin bir yansıması olarak kabul eder; fakat bu yansıma eksik ve tamamlanmamış bir varoluş biçimidir. Doğada güzel görünen şey, güzelin kavramını kendi bilinciyle meydana getirmez. Sanat güzelliğinde ise tinsel içerik insan etkinliği aracılığıyla biçim kazanır.
Sanat Yapıtı İnsan Etkinliğinin Ürünüdür
Hegel sanat yapıtına ilişkin yaygın düşünceleri üç başlık altında toplar: Sanat yapıtı doğal bir ürün değil, insan etkinliğinin sonucudur; insanın duyusal ve tinsel kavrayışı için meydana getirilir; son olarak ereğini kendi içinde taşır. Bu üç belirleme, sanat yapıtını doğada bulunan nesneden ayıran yapıyı gösterir.
Sanat yapıtının insan tarafından üretilmesi, onun yalnızca teknik kurallarla meydana getirilebileceği anlamına gelmez. Bir kişinin yaptığını başka biri de yöntemini öğrenerek yapabilir düşüncesi, sanat etkinliğini zanaatın öğretilebilir işlemlerine indirger. Hegel, sanatsal üretimin teknik bilgi içerdiğini reddetmez; fakat sanat yapıtının kaynağını yalnızca kuralların uygulanmasında bulmaz. İnsan, sanat yapıtında içindeki bir tasarımı dışsallaştırır. Kendisine ait olanı taşta, renkte, seste ya da sözde karşısına koyar. Böylece dış nesnede kendi etkinliğinin izini görür. Hegel’in sanatın insani kökenine verdiği önem, doğanın yüzeyini keyfî biçimde değiştirmeye dayanmaz; Tin’in kendi içeriğini dışsal bir biçimde meydana getirmesine dayanır.
Sanat yapıtı bu nedenle yalnızca var olan bir nesne değildir. Doğal nesne kendi varlığı içinde bulunurken sanat yapıtı insan için, daha doğrusu insanın tinsel kavrayışı için vardır. Duyulara seslenir; fakat yalnızca duyusal haz vermek üzere meydana getirilmez. Hegel, yapıtın duyusal nesne olduğu hâlde aynı zamanda tinsel kavrayışa yöneldiğini, Tin’in onda etkilenme ve doyum bulmasının beklendiğini belirtir.
Duyusal Olanın Sanattaki Biçimi
Sanat yapıtı görülür, işitilir veya tasarlanır. Bu bakımdan doğanın nesneleri gibi duyusal bir varlığa sahiptir. Fakat Hegel’e göre yapıttaki duyusal öğe, bağımsız maddi varlığı için değil, insan Tini için oradadır. Taşın ağırlığı, boyanın kimyasal yapısı ya da sesin fiziksel titreşimi, yapıtın sanat olarak taşıdığı anlamı tüketmez.
Hegel burada duyusal olanla kurulabilecek farklı ilişkileri ayırır. En alt ilişki, düşünmeden bakmak, dinlemek ve duyumsamaktır. Duyusal nesne arzuya da konu olabilir; insan onu tüketmek, kullanmak veya sahiplenmek isteyebilir. Sanat yapıtı ise bu ilişkiyi askıya alır. Resmedilmiş bir meyveyi yemek, heykeldeki bedene dokunarak onu kullanmak ya da betimlenmiş bir nesneyi elde etmek istemeyiz. Yapıt duyusal olarak karşımızdadır, fakat arzu nesnesi olarak değil.
Bilimsel düşünce de tekil nesneyi evrensel kavrama dönüştürür ve onun bireysel görünüşünü geride bırakır. Sanat ise ne arzunun maddi ilgisinde kalır ne de duyusal görünüşü saf düşüncede bütünüyle ortadan kaldırır. Hegel sanat yapıtını bu nedenle dolaysız duyusallık ile ideal düşünce arasında bir yerde konumlandırır. Yapıt henüz saf düşünce değildir; fakat taş, bitki ya da canlı organizma gibi salt maddi bir varlık da değildir.
Sanattaki duyusal görünüş, maddiliğinin bütün ağırlığından arındırılır. Biçim, görünüş ve ses, kendileri için değil, tinsel içeriği duyulur ve görülür kılmak için vardır. Hegel’e göre sanatın özellikle görme ve işitmeyle ilişkili olması da bundandır. Koku, tat ve dokunma nesnenin maddi varlığına daha doğrudan bağlanırken görme ve işitme, görünüşün maddi nesne tüketilmeden kavranmasına izin verir.
Sanatın Görünüşü Bir Aldatma mıdır?
Sanatın gerçek nesneler yerine görünüşler üretmesi, onun aldatıcı olduğu itirazını doğurur. Resimdeki manzara gerçek bir manzara değildir; sahnedeki ölüm gerçek bir ölüm değildir. Sanat, gerçekliğin kendisini değil, onun görünüşünü verir. Hegel itirazı görünüş kavramının kendisinden başlayarak karşılar. Görünüş, baştan yanlış ve değersiz sayılamaz; çünkü öz kendisini göstermeden hakikat hâline gelemez. Hakikat yalnızca içeride saklanan ve hiçbir zaman görünmeyen bir öz olsaydı, Tin için mevcut olamazdı. Hakiki olanın görünmesi, kendisini açması ve bilinç için varlık kazanması gerekir.
Hegel, gündelik dış dünyaya ve insanın iç duygu dünyasına doğrudan gerçeklik ve hakikat atfedilmesine de karşı çıkar. Gündelik yaşamda özsel olan; rastlantıların, geçici durumların, kişisel özelliklerin ve duyusal ayrıntıların içinde dağılmıştır. Dış dünya kendisini doğrudan gerçekmiş gibi sunar; fakat bu dolaysızlık, hakiki içeriği açığa çıkarmak yerine örtebilir.
Sanat ise Hegel’e göre olayların ve varlıkların hakiki içeriğini geçici dünyanın rastlantılarından ayırır. Sanatın görünüşü bu nedenle sıradan gerçekliğin zayıf bir kopyası değildir. Yapıt, tinsel içeriğe doğrudan gündelik görünüşte sahip olmadığı bir açıklık kazandırır. Sanatsal görünüş kendi ötesine işaret eder; duyusal biçimin içinde tinsel bir anlam bulunduğunu bildirir.
Sanatın En Yüksek Görevi
Hegel sanatın insanlarda her türlü duyguyu uyandırabileceğini kabul eder. Sanat korku, merhamet, sevgi, öfke, hayranlık, haz ya da keder meydana getirebilir. Fakat sanatın ereği yalnızca duyguları harekete geçirmek olarak belirlendiğinde içerik önemsizleşir. Aynı sanat hem soylu ilgileri hem de bencil tutkuları güçlendirebilir. Duygu uyandırma gücü, sanatın neyi ve neden görünür kıldığını açıklamaz.
Sanatın amacı öğretmek olarak belirlendiğinde de başka bir güçlük ortaya çıkar. Öğreti, yapıtın içinden somut ve duyusal olarak doğmak yerine açık bir önerme veya genel bir ahlak kuralı biçiminde sunulursa sanatsal biçim gereksiz bir süse dönüşür. İçerik ile biçim birbirinden ayrılır; yapıt, önceden bilinen bir düşünceyi örnekleyen araç hâline gelir. Hegel’e göre sanat yapıtı evrensel içeriği soyut bir öğreti olarak değil, bireyselleşmiş ve duyusal biçim kazanmış olarak göstermelidir.
Hegel, sanatın en yüksek görevinde din ve felsefeyle aynı alana yerleştiğini söyler. Sanat; Tanrısal olanı, insanlığın en derin ilgilerini ve Tin’in en kapsamlı hakikatlerini duyusal biçimde bilince getirir. Halklar en zengin iç sezgilerini ve tasarımlarını sanat yapıtlarında saklamışlardır; bu nedenle sanat, birçok halkın dinini ve felsefesini anlamanın temel yollarından biri olmuştur.
Sanatın ereğini kendi içinde taşıması da burada anlam kazanır. Yapıt yalnızca eğlendiren bir oyun, ahlak dersi veren bir araç ya da dışarıdan belirlenmiş bir amaca hizmet eden süs değildir. Hegel’in güzel sanatlar felsefesinde sanat, tinsel hakikati duyusal biçimde görünür kıldığı ölçüde kendi alanında özgürdür.
Sanat güzelliğinin doğa güzelliğinden üstünlüğü de son olarak bu belirlenime dayanır. Doğal güzellik kendisini bilmeden görünür. Sanat güzelliğinde ise Tin, kendi içeriğini duyusal biçimde karşısına koyar. Güzel artık yalnızca doğada rastlanan bir görünüş değil, Tin’den doğan ve Tin için var olan bir biçimdir.
