Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Bir düşünürün ne söylediği kadar, düşüncesini hangi düzen içinde söylediği de önemlidir. Bazı metinlerde sav açıkça ileri sürülür, gerekçeleri sıralanır ve sonuç ilan edilir. Bazılarında ise düşünce doğrudan görünmez; bölümlere dağıtılır, benzetmelerin içine yerleştirilir, başka konular arasında kaybolur veya birbiriyle uyuşmayan ifadelerin gerilimine bırakılır. Böyle bir metni anlamak için yalnızca cümlelerin anlamını değil, metnin mimarisini de okumak gerekir.
Leo Strauss’un İbn Meymun yorumunun başlangıç noktası budur. Strauss’a göre Şaşkınlar İçin Kılavuz, yalnızca Aristotelesçi felsefe ile Yahudi inancı arasında uzlaşma sağlamaya çalışan bir din felsefesi eseri değildir. Kitabın biçimi, ele aldığı problemin kendisine aittir. İbn Meymun, felsefi düşünceyi vahyedilmiş yasanın hâkim olduğu bir toplumda dile getirmektedir. Bu nedenle onun karşılaştığı sorun yalnızca hakikatin ne olduğu değil, hakikatin kimlere, hangi dille ve ne ölçüde söylenebileceğidir. Gizli öğreti burada metnin arkasına saklanmış tek bir şifreli görüş anlamına gelmez. Daha temel bir meseleye işaret eder: Felsefi hakikat ile toplumsal düzen aynı açıklık rejimi içinde yaşayabilir mi?
Yasanın İçinde Başlayan Felsefe
Modern düşüncede din çoğu zaman bireyin inanç alanına, yasa ise devletin düzenleyici kurallarına yerleştirilir. Orta Çağ Yahudi ve İslam düşüncesinde karşılaşılan yasa anlayışı bundan daha kapsamlıdır. Vahyedilmiş yasa yalnızca insanın neye inanacağını değil, nasıl yaşayacağını, hangi davranışları gerçekleştireceğini, topluluğun nasıl düzenleneceğini ve eğitimin hangi amaçlara yöneltileceğini de belirler. Bu nedenle İbn Meymun açısından felsefe, yasanın dışında bulunan bağımsız bir akademik etkinlik olarak başlamaz. Filozof, kendisini önceden kurulmuş bir dinsel, ahlaki ve siyasal düzenin içinde bulur. Sorguladığı kavramlar bile bu düzenin diliyle kendisine ulaşmıştır.
Strauss’un İbn Meymun’a yönelmesinin temel nedenlerinden biri budur. Ona göre modern din felsefesi, akıl ile vahiy arasındaki çatışmayı çoğu zaman teorik önermelerin çatışması gibi ele almıştır: Akıl bir şey söyler, kutsal metin başka bir şey söyler; yapılması gereken hangisinin doğru olduğuna karar vermektir. İbn Meymun’un dünyasında ise vahiy yalnızca doğruluğu kanıtlanacak veya çürütülecek bir iddia değildir. Vahiy aynı zamanda bir yasadır; insanları eğiten, davranışlarını biçimlendiren ve siyasal topluluğa yön veren kurucu bir düzendir. Strauss’un Philosophy and Law / Felsefe ve Hukuk adlı çalışması, İbn Meymun ile onun İslam felsefesindeki öncüllerini özellikle bu yasa–felsefe çatışması üzerinden yorumlar. Bu durumda filozofun karşısında yalnızca teolojik bir soru bulunmaz. Siyasal bir soru da belirir: Felsefi sorgulama, toplumun üzerinde yükseldiği ortak inançları çözerse ne olur?
Felsefe, hiçbir görüşü yalnızca gelenek tarafından kabul edildiği için doğru saymaz. Yasa ise varlığını her yurttaşın filozof olmasına bağlayamaz. Bir toplum, üyelerinin sürekli olarak en temel ilkeleri tartışmaya açmasıyla varlığını sürdüremez. Yasalar itaat, alışkanlık ve ortak kabul ister; felsefe ise neden sorusunu durdurmayı reddeder.
İbn Meymun’un metni bu iki talebi bir arada taşır. Bir tarafta aklın hareketi, diğer tarafta yasanın koruduğu toplumsal dünya vardır.
Şaşkın Olan Kimdir?
Şaşkınlar İçin Kılavuz herkese seslenen bir kitap değildir. İbn Meymun, eserini kutsal yasanın doğruluğuna bağlı kalmış, dinsel ve ahlaki görevlerini yerine getiren, fakat aynı zamanda felsefi bilimlerde ilerlemiş bir okuyucu için yazdığını belirtir. Bu okuyucunun şaşkınlığı bilgisizlikten doğmaz. Tam tersine, iki ayrı bilgi düzenine aynı anda bağlı olmasından kaynaklanır. Kutsal metnin görünen anlamı Tanrı’ya el, yüz, öfke, hareket veya mekân atfedebilir. Felsefi düşünce ise Tanrı’nın bedensel olamayacağını, maddi özelliklerle tanımlanamayacağını ileri sürer. Okuyucu bu noktada iki kolay seçeneğe yönelebilir: Ya aklını terk ederek metnin görünen anlamına bağlanacak ya da felsefeyi seçerek yasayı bütünüyle reddedecektir.
İbn Meymun’un amacı bu iki seçeneğin zorunlu olmadığını göstermektir. Fakat çözüm, kutsal metni bütünüyle felsefi kavramlara çevirmekten ibaret değildir. Çünkü kutsal metnin dili yalnızca teorik doğruları bildirmek için kurulmamıştır. Aynı zamanda farklı bilgi düzeylerine sahip insanları eğitmek, davranışları yönlendirmek ve ortak bir dünya kurmak zorundadır. Bu nedenle aynı ifade, farklı okuyucular için farklı işlevler taşıyabilir. Tanrı’nın “eli” sıradan okuyucu için ilahi kudreti anlaşılır kılan bir imge olurken, felsefi okuyucu için bedensel anlamından arındırılması gereken çok anlamlı bir sözcüktür. İfade yanlış olduğu için kullanılmaz değildir; kelimesi kelimesine doğru olmadan siyasal ve eğitsel bakımdan gerekli olabilir.
Şaşkınlık böylece giderilecek basit bir yanılgı olmaktan çıkar. Dinsel imge ile felsefi kavramın, toplumsal ihtiyaç ile teorik hakikatin karşılaştığı sınır hâline gelir.
Gizli Öğreti Bir Şifre Değildir
İbn Meymun, Kılavuz’un girişinde metinlerde görülen tutarsızlıkların farklı nedenlerini sıralar. Bunlardan bazıları kaynakların bir araya getirilmesinden veya öğretim zorunluluklarından doğarken, bazı çelişkiler metafizik meselelerin kısmen açıklanıp kısmen gizlenmesi nedeniyle bilinçli biçimde ortaya çıkabilir. İbn Meymun ayrıca öğretisinin tek bir yerde eksiksiz olarak bulunamayacağını; bazı konuların farklı bölümlere dağıtılacağını açıkça bildirir. Strauss bu uyarıları tali edebî özellikler olarak görmez. Bir metin, okuyucusuna kendi okuma yöntemini bildiriyorsa, yorumcu yazarın verdiği bu talimatı ciddiye almak zorundadır. Kılavuz’un dağınık görünümü, başarısız bir sistematik anlatımın sonucu olmayabilir. Dağınıklık, düşüncenin korunmasını sağlayan bilinçli bir düzen olabilir. Ancak buradan metindeki her çelişkinin gizli bir mesaj olduğu sonucu çıkmaz. Straussçu okumanın en kolay yozlaşma biçimi, yazarın söylediği her şeyin tersini “gerçek öğreti” ilan etmektir. Bu durumda yorum, metne bağlı olmaktan çıkar; okurun keyfî kuşkusuna dönüşür.
Gizli öğretinin anlaşılması için önce açık öğretinin büyük bir dikkatle okunması gerekir. Bir çelişkinin anlamlı sayılabilmesi için metnin temel meselesiyle ilişkili olması, farklı bölümlerde belirli bir düzen içinde tekrarlanması ve yazarın okuma konusundaki açık uyarılarıyla desteklenmesi gerekir. Strauss’un “edebî karakter” üzerinde durması, metnin açık anlamını önemsizleştirmez. Tersine, en küçük ayrıntının bile gelişigüzel yazılmadığını varsayan daha sıkı bir okuma talep eder.
Bu bakımdan gizli öğreti, kilitli bir odada bekleyen ikinci bir kitap değildir. Metnin açık ve örtük katmanları birbirinden bütünüyle ayrı değildir. Aynı cümle hem toplumsal düzeni koruyabilir hem de dikkatli okuyucuyu bu düzenin düşünsel temellerini sorgulamaya yöneltebilir.
Metin bir şeyi bir gruba öğretirken başka bir grubu araştırmaya çağırır.
Peygamber, Filozof ve Siyasal Dil
Strauss’un İbn Meymun okumasının önemli sonuçlarından biri, peygamberliğin yalnızca doğaüstü bir vahiy deneyimi olarak değil, siyasal bir sorun olarak da görülmesidir. Peygamber yalnızca hakikati bilen kişi değildir; bildiğini imgeler, kıssalar, emirler ve yasalar aracılığıyla topluma aktarabilen kurucu figürdür. Filozof teorik hakikati kavramlarla düşünebilir. Fakat siyasal topluluğun tamamı soyut kanıtlarla yönetilemez. Yasanın dili, teorik olanı hayal gücünün ve ortak hayatın diline tercüme eder. İmge burada felsefenin yetersiz bir kopyası değildir; felsefi olmayan çoğunluğun ahlaki ve siyasal eğitimini mümkün kılan bir araçtır.
Bu durum felsefe ile yasa arasında tam bir uyum bulunduğu anlamına gelmez. Yasanın amacı yalnızca insanı teorik bilgiye ulaştırmak değildir. Toplumsal barışı korumak, davranışları düzenlemek ve insanları belirli erdemlere yöneltmek de onun işlevleri arasındadır. Felsefenin en yüksek amacı ise hakikatin bilgisi ve düşünsel yetkinliktir.
İki alanın amaçları kesişir, fakat özdeşleşmez.
Bu nedenle İbn Meymun’un filozofu ne yasayı basitçe reddeder ne de felsefeyi yasanın açık öğretisine bütünüyle teslim eder. Yasanın içinde yaşar, fakat yasanın görünen anlamıyla yetinmez. Toplumun ihtiyaçlarını tanır, fakat bu ihtiyaçları hakikatin nihai ölçüsü hâline getirmez. Gizli yazım bu ikili konumun edebî biçimidir. Filozof düşüncesini saklarken yalnızca kendisini baskıdan korumaz. Toplumu, henüz taşıyamayacağı bir açıklığın sonuçlarından da korur. Aynı zamanda felsefeye yatkın okuyucunun önüne işaretler bırakarak araştırmanın bütünüyle ortadan kalkmasını engeller. Strauss’un Persecution and the Art of Writing / Zulüm ve Yazı Sanatı içinde incelediği temel problem de felsefe ile siyasal toplum arasındaki bu gerilimdir.
Açıklık Her Zaman Özgürlük Değildir
Modern düşünce çoğu zaman açıklığı ahlaki bir erdem olarak kabul eder. Açık yazmak dürüstlükle, gizlemek ise baskı veya aldatmayla ilişkilendirilir. Strauss’un İbn Meymun üzerinden yeniden keşfettiği eski yazım geleneği bu eşitliği bozar. Her hakikatin her zaman, herkese ve aynı biçimde söylenmesi özgürlük doğurmayabilir. Bazı hakikatlerin bağlamından koparılarak yayılması, düşünsel özgürleşmeden çok yeni dogmalar üretebilir. Okuma emeği gerektirmeyen bir açıklık, insanı düşünmeye zorlamak yerine hazır sonuçların tüketicisine dönüştürebilir.
Ezoterik yazım bu nedenle yalnızca sansür çağlarının zorunlu tekniği değildir. Aynı zamanda pedagojik bir seçimdir. Okuyucuya tamamlanmış bir öğreti vermek yerine onu metnin içindeki gerilimlerle karşılaştırır. Hakikat, kendisini aramayan kişiye doğrudan teslim edilmez; okuyucunun dikkatini, sabrını ve yargı gücünü sınar. Fakat bu yöntem belirgin bir tehlike de taşır. Eğer yazarın gerçek düşüncesi her zaman görünen anlamın gerisine yerleştirilirse, metin hiçbir yorumu yanlışlayamaz hâle gelir. Yazarın söylediği de söylemediği de aynı tezi doğrulamak için kullanılabilir. Bu nedenle Straussçu okuma, ancak metnin ayrıntılarına bağlı kaldığı sürece felsefi bir yöntemdir. Aksi durumda düşünürün sessizliğini dinlemek yerine, yorumcunun kendi sesini sessizliğin içine yerleştirmesine dönüşür.
İbn Meymun’un önemi tam da bu sınırda belirir. O, yasa ile felsefe arasındaki çatışmayı ortadan kaldıran kesin bir sentez sunmaz. Bu iki alanın neden birbirine ihtiyaç duyduğunu ve neden bütünüyle birleşemeyeceğini gösteren bir yazı biçimi kurar. Yasa, ortak dünyayı korur; felsefe, bu dünyanın dayandığı kabulleri sorgular. Yasa cevaplar verir; felsefe cevapların yeterliliğinden kuşku duyar. Yasa insanları bir arada tutmak zorundadır; felsefe bazen insanı çoğunluğun ortak görüşlerinden ayırır.
Şaşkınlar İçin Kılavuz bu gerilimin çözülmüş hâli değil, edebî olarak düzenlenmiş hâlidir.
Strauss’un İbn Meymun’da gördüğü gizli öğreti de burada aranmalıdır: Açıkça söylenmeyen tek bir sonuçta değil; hakikati gösterirken geri çeken, okuyucuyu yönlendirirken yalnız bırakan ve yasanın dili içinde felsefeye dar fakat kesintisiz bir geçit açan metinsel harekette. Bir düşünür bazen sustuğu yerde anlaşılır. Fakat onun sessizliği boş değildir. Metnin düzeni, tekrarları, çelişkileri ve eksiltmeleri tarafından biçimlendirilmiş bir konuşma tarzıdır.
