Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Hegel, dünya tarihinin dönemlerine geçmeden önce tarihin nasıl yazıldığını ayırır. Çünkü tarih yalnızca meydana gelmiş olaylardan oluşmaz. Olayın kim tarafından, hangi zamanda ve hangi düşünsel konumdan anlatıldığı da geçmişin metinde alacağı biçimi belirler. Tarihçi bazen anlattığı dünyanın içinde yaşar; bazen geçmişi daha sonraki bir çağın kavramlarıyla yeniden düzenler; bazen de olayların içinde gerçekleşen genel ilkeye yönelir. Hegel bu üç biçimi “kaynaktan tarih”, “düşüngenen tarih” ve “felsefi tarih” olarak adlandırır. Ancak çevirideki ilk iki terim bugünün Türkçesinde kolay anlaşılmaz. “Kaynaktan tarih”, belge ve arşiv kaynaklarına dayalı tarih anlamına gelmez; tarihçinin anlattığı olaylarla aynı tarihsel dünyanın içinde yaşadığı tarih biçimidir. “Düşüngenen tarih” ise geçmişin daha sonraki bir çağdan düşünülerek seçilmesi, düzenlenmesi ve yeniden anlatılmasıdır. Bu nedenle ilkini olayın içinden yazılan tarih, ikincisini ise düşünümsel tarih olarak karşılamak daha açıklayıcıdır.
Olayın İçinden Yazılan Tarih
Hegel, ilk tarih yazımı biçiminin başlıca örnekleri olarak Herodotos ve Thukydides’i gösterir. Bu tarihçiler, anlattıkları eylemleri ve siyasal durumları yalnızca sonradan öğrenmiş kişiler değildir. Betimledikleri dünyanın içinde yaşamış, onun ilişkilerine katılmış ve kendi varlıklarıyla o çağın tininin bir parçası olmuşlardır.
Tarihçinin önünde henüz tamamlanmış, düzenlenmiş ve bütün bağlantıları kurulmuş bir geçmiş bulunmaz. Dağınık tanıklıklar, kişisel anılar, konuşmalar ve geçici olaylar vardır. Tarihçi bunları bir araya getirerek düşünsel bir yapıt meydana getirir. Hegel, şairin kendi malzemesini bir sanat yapıtına dönüştürmesiyle tarihçinin yaptığı iş arasında bir benzerlik kurar. Tarihçi de unutulmaya bırakılmış eylemleri geçici zamanlarından çıkarır ve kalıcı bir anlatının içine yerleştirir.
Hegel, tarihçi ile anlattığı çağ arasındaki ilişkiyi şu cümleyle belirtir:
“Kaleme alanın tini ile anlattığı eylemlerin tini bir ve aynıdır.”
Bu birlik, olayın içinden yazılan tarihin temelidir. Tarihçi, geçmiş bir dünyayı kendi çağının kavramlarıyla yeniden kurmaz; içinde yaşadığı tarihsel yaşamın bilincini dile getirir. Anlatılan devlet adamlarının amaçları, halkların siyasal yönelimleri ve dönemin törel ilkeleri tarihçiye bütünüyle yabancı değildir. Yazar, aynı tinsel dünyanın içinden konuşur. Bu nedenle olayın içinden yazılan tarih geniş dönemleri kapsamaz. Tarihçinin malzemesi, kendi yaşamında ve çevresinde canlı bulunan olaylardır. Belirli savaşlar, siyasal çatışmalar, devlet adamları, komutanlar ve kısa zaman aralıkları anlatının merkezinde yer alır. Tarihçi, doğrudan katıldığı ya da yakınında gerçekleştiğini bildiği olayları, onların bireysel biçimlerini koruyarak aktarır.
Hegel, söylenceleri, halk türkülerini ve gelenekleri bu tarih biçiminin dışında bırakır. Çünkü bunlarda olup bitenler açık bir tarihsel bilinç içinde değil, bulanık ve belirsiz biçimlerde saklanır. Felsefi dünya tarihinin konusu, kendi ilkelerini bilincin ışığına çıkarmış; ne olduklarını ve ne yaptıklarını belirli bir bilinçle ifade edebilmiş halklardır. Olayın çağdaşı olmak ise tek başına yeterli değildir. Hegel’e göre tarihçinin anlattığı kişilerin siyasal çevresine, kültürüne ve düşünme düzeyine de yakın olması gerekir. Bir savaşı uzaktan görmek, o savaşın devlet içindeki anlamını kavramaya yetmez. Yönetimin amaçlarını, kararların dayandığı ilkeleri ve siyasal eylemin iç bağlantılarını bilmeyen tanık, gördüklerini aktarabilir; fakat onların tarihsel yerini gösteremeyebilir.
Hegel’in Thukydides’te önem verdiği konuşmalar da bu noktada anlam kazanır. Tarihçi, kişilerin güdülerini kendi adına açıklamamalı ve onlara söylemedikleri düşünceleri söyletmemelidir. Devlet adamları, halk temsilcileri ve komutanlar kendi amaçlarını, ilkelerini ve siyasal ilişkilerini kendileri dile getirmelidir. Tarihçinin görevi, onların yerine konuşmak değil, çağın kendi bilincinin metinde konuşabilmesini sağlamaktır.
Düşünümsel Tarih: Geçmişin Sonraki Bir Zamandan Yazılması
Hegel’in ikinci tarih biçimi için kullandığı reflektierte Geschichte terimi, Çevirilerde “düşüngenen tarih” olarak karşılanır. Buradaki düşünme, tarihçinin anlattığı olayların dışında ve sonrasında bulunmasıdır. Yazar artık kendi zamanında canlı olanı değil, tamamlanmış bir geçmişi konu edinir. Geçmişe ait malzeme ile tarihçinin içinde yaşadığı tinsel dünya birbirinden ayrılmıştır. Bu nedenle düşünümsel tarih, geçmişin daha sonraki bir çağın dili, kültürü, kavramları ve ilgileri içinde yeniden düzenlenmesidir. Tarihçi, kendi zamanının ötesine geçen dönemleri anlatırken çok sayıda belgeyi, anlatıyı ve bilgiyi seçmek, kısaltmak ve bir bütün içinde birleştirmek zorundadır. Olayların doğrudan tanığı değildir; geçmişi kendisine ulaşan tarihsel malzeme aracılığıyla kurar.
Hegel, tarihçinin başka bir çağın içine bütünüyle yerleşemeyeceğini belirtir. Her yazar kendi dünyasının gereksinimlerine, değerlerine ve düşünme biçimine bağlıdır. Tarihçi kendi sesini bastırmaya çalışsa bile geçmişi bütünüyle geçmişin diliyle konuşturamaz. Livius’un eski Roma’nın krallarını ve komutanlarını kendi çağının söylev üslubuyla konuşturması, Hegel’in verdiği örneklerden biridir. Anlatılan kişiler antik Roma’ya aittir; fakat kullandıkları dil daha sonraki bir dönemin kültürünü taşır.
Hegel, düşünümsel tarih içinde birbirinden farklı dört biçim ayırır.
Genel Tarih
Genel tarih, bir halkın, ülkenin ya da dünyanın uzun dönemlerini tek bir anlatı içinde toplar. Böyle bir tarih yazımı doğrudan tanıklığa dayanmaz; daha önce yazılmış tarihlerin, belgelerin ve tek tek bilgilerin bir araya getirilmesini gerektirir.
Uzun tarihsel dönemlerin anlatılabilmesi için seçme, özetleme ve soyutlama kaçınılmazdır. Yıllarca süren bir savaş, bir kentin alınması ya da bir devletin yıkılması birkaç cümleyle ifade edilir. Olayların bireysel ayrıntıları genel kavramların içine çekilir.
Hegel’e göre bu zorunlu özetleme anlatıyı kuru hâle getirebilir. Fakat bunun karşısında bütün ayrıntıları toplamak da tarihsel hakikati kendiliğinden görünür kılmaz. Önemsiz kişilerin, küçük davranışların ve sonucu değiştirmeyen rastlantısal olayların yığılması, dönemin temel hareketini açıklamak yerine onu örtebilir. Ayrıntılar, zamanın tinini ve tarihsel eylemlerin genel yönünü gösterebildikleri ölçüde anlam taşır.
Pragmatik Tarih
Pragmatik tarih, geçmiş olayları yalnızca aktarmakla kalmaz; onların arkasındaki genel ilişkileri ve kalıcı amaçları göstermeye çalışır. Devlet, anayasa, anavatan, özgürlük ve siyasal gereksinim gibi kavramlar geçmişle şimdiki zaman arasında bir bağlantı kurar. Böylece tarihsel olay, yalnızca geride kalmış bir durum olmaktan çıkar ve düşüncede yeniden şimdiki bir varlık kazanır.
Hegel, pragmatik tarihin kişilerin davranışlarını yalnızca küçük tutkulara ve bireysel eğilimlere indirgeyen psikolojik açıklamalarına karşı çıkar. Tarihsel eylemin nedeni yalnızca kıskançlık, ihtiras, öfke ya da kişisel çıkar değildir. Olayın içinde bulunan genel gereksinim ve tarihsel ilke de kavranmalıdır.
Tarihten hazır ahlak dersleri çıkarmak da yeterli değildir. Her çağ kendisine özgü koşullara sahiptir. Geçmişte verilmiş bir karar, başka bir zamanda ve başka ilişkiler içinde aynı sonucu doğurmaz. Halkların ve yönetimlerin geçmişten kolayca uygulanabilecek reçeteler öğrenebileceği düşüncesi, tarihsel durumların özgüllüğünü gözden kaçırır.
Eleştirel Tarih
Eleştirel tarihte asıl konu geçmiş olayların kendisi değil, bu olayları anlatan tarih metinleridir. Belgelerin güvenilirliği, tanıklıkların doğruluğu, anlatılar arasındaki çelişkiler ve tarihçilerin kullandığı kaynaklar araştırılır.
Hegel, bu tür bir çalışmanın gerekliliğini reddetmez. Ancak eleştiri, tarihsel bilgideki boşlukları tarihçinin kendi tasarımlarıyla doldurmaya başladığında sınırını aşar. Kaynakta bulunmayan şeylerin yalnızca akıl yürütme ve hayal gücüyle kurulması, geçmişi açıklamak yerine yeni bir kurgu meydana getirir.
Eleştirel tarih, tarihsel malzemeyi sınamalıdır; fakat kendi varsayımlarını olayların yerine geçirmemelidir.
Özel Tarihler
Sanat tarihi, hukuk tarihi, din tarihi, bilim tarihi ve anayasa tarihi gibi çalışmalar da Hegel’in düşünümsel tarih başlığı altında yer alır. Bunlara özel tarihler denmesinin nedeni, bir halkın ya da çağın bütün yaşamını değil, belirli bir alanını konu edinmeleridir. Sanat tarihi geçmişi sanat biçimleri bakımından, hukuk tarihi yasalar ve kurumlar bakımından, din tarihi ise inançlar ve dinsel tasarımlar bakımından seçer ve düzenler. Tarihçi, geçmişin içinden belirli bir alanı ayırarak onu düşünsel bir bütün hâline getirir.
Bu tarihler yalnızca birbirini izleyen sanat yapıtlarını, yasaları ya da dinsel biçimleri sıraladıkları sürece parçalı kalır. Ancak sanatın, hukukun veya dinin bir halkın devleti, törel yaşamı ve genel tinsel ilkesiyle ilişkisi kurulduğunda özel tarih daha geniş bir anlam kazanır. Belirli bir alanın tarihi, halk-tininin bütününe açılır ve felsefi tarihe yaklaşır.
Felsefi Tarih
Hegel üçüncü tarih yazımı biçimini şöyle belirler:
“Tarih felsefesi, tarihin düşünme tarafından ele alınmasından başka bir şey değildir.”
Düşünme yalnızca felsefi tarihçinin geçmişe sonradan eklediği bir işlem değildir. Hangi olayın seçileceğine, olayların birbirleriyle nasıl ilişkilendirileceğine ve anlatının nerede başlayıp nerede sona ereceğine karar vermek de düşünsel bir etkinliktir. Tarih, bütünüyle düşünceden arındırılmış saf bir olay aktarımı olamaz.
Felsefi tarihi diğer tarih biçimlerinden ayıran şey, düşüncenin varlığı değil, düşüncenin yöneldiği içeriktir. Felsefi tarih, tek tek olayların dışsal sıralanışıyla yetinmez. Halkların devletlerinde, hukuklarında, dinlerinde, sanatlarında ve siyasal eylemlerinde ortaya çıkan tinsel ilkeyi kavramaya yönelir. Hegel, felsefi tarihin tarihsel malzemenin yerine önceden hazırlanmış bir düşünce şeması koymasını istemez. Tarih, olmuş olanla ilgilidir ve verilene bağlı kalmalıdır. Ancak verilmiş olaylar birbirinden kopuk ve rastlantısal bir çokluk olarak da bırakılamaz. Felsefi tarih, olayların içinde gerçekleşen genel ereği, halkların tinsel ilkelerini ve bu ilkelerin birbirine geçişini düşüncenin konusu hâline getirir.
Olayın içinden yazılan tarihte çağ kendi bilincini doğrudan dile getirir. Düşünümsel tarihte geçmiş, daha sonraki bir dönemin dili ve kavramları içinde yeniden kurulur. Felsefi tarihte ise tarihsel oluşumlarda gerçekleşen Tin, kendi hareketi içinde kavranır. Hegel’in üçlü ayrımında değişen yalnızca tarih yazımının yöntemi değil, geçmiş ile onu anlatan bilinç arasındaki ilişkinin kendisidir.
