Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Psikolojinin modern tarihi büyük ölçüde geriye dönük bir bakış tarafından belirlenmiştir. Semptomun kökeni çocuklukta, çatışmanın kaynağı bastırılmış deneyimde, duygusal düğümün nedeni erken ilişkilerin tortusunda aranır. Bu yaklaşım, insan davranışını açıklamak bakımından güçlüdür; çünkü hiçbir benlik boşlukta kurulmaz. Her kişi, bir geçmişin, bir aile atmosferinin, bir kırılmalar dizisinin içinden gelir. Ne var ki Alfred Adler’in asıl teorik hamlesi, insanı yalnızca geldiği yerden hareketle açıklamanın yetersiz olduğunu göstermesidir. Ona göre insan davranışı, yalnızca geriden itilen bir şey değildir; aynı zamanda ilerden çekilen bir şeydir. İnsan geçmişinden oluşur, ama yalnızca geçmişinden ibaret değildir. Onu gerçekten anlaşılır kılan, ne yaşadığı kadar neye doğru yaşadığıdır.
Bu nedenle Adler’in psikolojisi, klasik anlamda bir nedenler bilimi olmaktan çok bir yönelimler psikolojisi olarak okunmalıdır. Burada soru değişir. “Bu davranış neden ortaya çıktı?” sorusunun yerini “Bu davranış hangi amaca hizmet ediyor?” sorusu alır. Bu değişim basit bir vurgu kayması değildir. Tam tersine, psikolojinin zamanını, yöntemini ve insan anlayışını dönüştüren kurucu bir kopuştur. Çünkü davranışın nedenini sormak ile amacını sormak, aynı fenomenin iki farklı açıklaması değil; iki farklı antropolojidir. Birincisi insanı geçmişinin sonucu olarak, ikincisi ise geleceğe dönük olarak kendisini kuran bir özne olarak düşünür.
Determinizmle Hesaplaşma
Adler’in teleolojik yaklaşımı, her şeyden önce psikolojik determinizme yönelmiş bir itirazdır. Determinizm, davranışın kaynağını olmuş bitmiş olaylarda bulur ve bugünü, dünden zorunlu biçimde türemiş bir sonuç olarak kavrar. Erken utandırılma, ebeveynle yaşanan bir güç ilişkisi, bastırılmış arzu ya da travmatik bir olay, bugünkü benliğin anahtarı hâline gelir. Bu çerçevede insan, büyük ölçüde kendi geçmişinin mahkûmu gibi görünür; terapi de bu mahkûmiyetin belgelerini inceleyen geriye dönük bir çözümleme işine dönüşür.
Adler’in eleştirisi, geçmişin etkisini inkâr etmez. Onun hedefi, geçmişin mutlaklaştırılmasıdır. Çünkü geçmiş her şeyi açıklayan bir ilke hâline getirildiğinde, bugünkü davranışın işlevi görünmezleşir. İnsan yalnızca başına gelenlerin toplamı değildir; başına gelenlere verdiği anlamlar üzerinden bir yaşam doğrultusu kuran varlıktır. Adler’in itirazı tam da bu noktadadır: Nedensel açıklama, davranışın nasıl oluştuğunu gösterebilir; ama neden bu biçimde sürdüğünü ve niçin kişinin yaşamında bu kadar ısrarla yer tuttuğunu her zaman açıklayamaz. Özellikle nevrotik örüntüler söz konusu olduğunda, asıl belirleyici olan çoğu zaman köken değil, o örüntünün bugün ne işe yaradığıdır.
Burada teorik mesele aynı zamanda etik bir meseleye dönüşür. Eğer insan bütünüyle geçmişin zorunlu sonucuysa, değişim nasıl mümkün olacaktır? Daha da önemlisi, sorumluluk hangi zeminde düşünülecektir? Adler’in bütün sistemi — aşağılık duygusundan üstünlük çabasına, yaşam stilinden sosyal ilgiye kadar — insanın yön seçebilir bir varlık olduğu varsayımı üzerinde yükselir. Bu yüzden determinizm ona göre yalnızca eksik bir psikoloji değil; insan özgürlüğünü daralttığı için eksik bir insan anlayışıdır.
Nedenden Amaca: Psikolojinin Zaman Yönü Değişiyor
Adler’in yaptığı şey, nedenselliği tümüyle reddetmek değil, açıklayıcı önceliği ondan çekip amacı merkeze almaktır. Davranış artık yalnızca geçmişteki bir olayın sonucu olarak değil, bugünkü yaşam düzeninin parçası olarak okunur. Bu nedenle teleolojik açıklama, her davranışın ardında bilinçli bir plan aramaz; ama her davranışın belirli bir işleve, bir korunma biçimine, bir yönelim mantığına bağlandığını varsayar.
Kronik erteleme, bu farkı görmek için iyi bir örnektir. Nedensel açıklama, ertelemeyi otoriter ebeveyn, eleştirel çevre, yüksek beklenti ya da başarısızlıkla utandırılma deneyimleriyle ilişkilendirebilir. Bunların hepsi aydınlatıcı olabilir. Fakat Adler’in sorduğu soru farklıdır: Kişi erteleyerek ne kazanıyor? Erteleme, onu hangi riskten koruyor? Başlamamak, başarısızlığın açık testini askıya almıyor mu? Tam ortaya çıkmamak, yetersizlik hissini görünür olmaktan kurtarmıyor mu? O hâlde erteleme, yalnızca geçmiş bir yaranın tortusu değil; bugünkü benliği koruyan aktif bir stratejidir.
Teleolojik açıklamanın gücü tam burada ortaya çıkar. Çünkü bu açıklama, kişiyi değiştirilemez olana değil, sürdürülmekte olana bakmaya zorlar. “Neden böylesin?” sorusu çoğu zaman insanı biyografik mazeretlere ya da açıklayıcı ama donuk anlatılara götürür. “Bunu sürdürerek neyi koruyorsun?” sorusu ise davranışın bugünkü mantığını görünür kılar. Adler’in psikolojisi bu yüzden salt açıklama değil, aynı zamanda çözülme imkânı taşır. İnsan ancak ne yaptığını değil, ne için yaptığını gördüğünde gerçekten değişmeye başlar.
Kurgusal Nihai Hedef: Adler’in Teleolojisinin Kalbi
Adler’in teleoloji anlayışı, onun en güçlü ve en yanlış anlaşılan kavramlarından biri olan “kurgusal nihai hedef”te düğümlenir. İnsanın yaşam stili, çoğu zaman açıkça bilinmeyen ama bütün davranışları yöneten bir ideal etrafında örgütlenir. Bu ideal çoğunlukla gerçekçi değildir. Tam güvenlik, mutlak üstünlük, eksiksiz kabul, hiç reddedilmeme, kusursuz sevgi ya da tüm zayıflıklardan arınmış bir benlik gibi hedefler, pratikte erişilebilir olmaktan çok düzenleyicidir. Kişi bunlara gerçekten ulaşamaz; ama sanki ulaşılabilirmiş gibi yaşar.
Burada Adler’in Hans Vaihinger’le akrabalığı belirginleşir. Vaihinger’in “sanki” felsefesi, insan zihninin tam anlamıyla gerçek olmayan ama işlevsel bakımdan verimli kurgularla çalıştığını ileri sürer. Adler bu sezgiyi psikolojik düzleme taşır. Her birey, yaşamını belirli bir kurgusal merkez etrafında organize eder. Bu merkez bilinçli bir program gibi kurulmaz; daha çok, benliğin derin yönelimidir. Fakat kişi bütün duygusal tepkilerini, seçimlerini, kaçınmalarını ve telafi hareketlerini bu görünmez merkeze göre düzenler.
Bu nedenle kurgusal nihai hedef, Adler’in sisteminde basit bir motivasyon fikri değildir. O, davranışın iç mantığını kuran yapıdır. Dışarıdan dağınık, çelişkili ya da irrasyonel görünen birçok örüntü, ancak bu gizli hedef fark edildiğinde anlam kazanır. Bir kişi sürekli geri çekiliyorsa, bunun gerisinde çoğu zaman tembellik değil, mutlak başarısızlık korkusu vardır. Bir başkası aşırı hırslıysa, bunun altında yalnızca başarı sevgisi değil, yetersizlik karşısında kırılgan bir benliği koruma çabası olabilir. Kişilik tam da bu nedenle bir karakter toplamı değil, bir yön mantığıdır.
Bilinçdışı Amaç ve Freud’dan Temel Ayrım
Teleolojik bakışın doğal itirazlarından biri şudur: Eğer davranış amaçlıysa, kişi bu amacı bilmeli değil midir? Adler’in cevabı, davranışın amacı ile davranışı yapan kişinin bu amacın farkında olması arasında zorunlu bir özdeşlik bulunmadığıdır. İnsan çoğu zaman kendi yönelimini açık biçimde bilmez; ama yine de o yönelim doğrultusunda yaşar. Böylece “amaç” kavramı, bilinçli niyet anlamına indirgenmeden psikolojide yer bulur.
Adler’in bilinçdışı anlayışı burada Freud’unkinden belirgin biçimde ayrılır. Freud için bilinçdışı, bastırılmış içeriğin, geri dönmek isteyen arzunun ve sembolik deformasyonun alanıdır. Adler için ise bilinçdışı, çoğu zaman görünür kılınmamış yaşam mantığıdır. O kadar derinlemesine bastırılmış olması gerekmez; yalnızca hiç sorgulanmamış, hiç dil kazanamamış olabilir. Bu yüzden Adleryen terapide amaç, arkaik içeriği sonsuz çözümlemelerle kazıp çıkarmaktan çok, mevcut yaşam stilinin yönelimini görünür hâle getirmektir.
Bu ayrım terapinin mantığını da değiştirir. Freud’da semptom, bastırılmış geçmişin geri dönüşüdür; Adler’de semptom çoğu zaman bugünkü yaşam düzeninin işlevidir. Freud’un terapisi daha çok geçmişin hakikatini bilinç düzeyine taşımaya yönelirken, Adler’inki bugünkü stratejinin işlevini görünür kılmaya yönelir. Adler’in ünlü “çorbaya tükürmek” müdahalesi de tam budur: Bir semptomun ya da davranışın gizli amacı açıklandığında, kişi artık onu eskisi kadar saf biçimde kullanamaz. Stratejinin tadı bozulur. Böylece farkındalık, bilgi olmaktan çıkar ve davranışın ekonomik dengesini bozan bir güç hâline gelir.
Aristotelesçi Bir Yankı: Teleolojinin Felsefi Arka Planı
Adler’in teleolojik psikolojisi modern klinik düşüncenin içinde doğmuş olsa da, felsefi olarak daha eski bir soya bağlanır. Aristoteles’in nihai neden anlayışı burada belirleyici bir arka plan sunar. Aristoteles’e göre bir şeyi tam anlamıyla anlamak için onun yalnızca hangi nedenlerle meydana geldiğini değil, neye doğru yöneldiğini de bilmek gerekir. Canlı olanın anlaşılması, amaçsallık olmaksızın eksik kalır. Varoluş yalnızca olmuş olmak değil, belirli bir tamamlanışa doğru hareket etmektir.
Adler bu çizgiyi kelimesi kelimesine devralmaz, ama insanı eksiklik içinden bütünlüğe, güçsüzlükten yetkinliğe, dağınık yaşantıdan yönlü yaşama doğru hareket eden bir varlık olarak düşünürken aynı teleolojik duyarlılığı sürdürür. Onun “üstünlük çabası” kavramı, sığ bir başarı hırsı değil, insanın eksik durumunu aşma eğilimidir. Bu yüzden Adler’de amaç, dışsal ödül ya da bilinçli hedef değil; insanın yaşam formunu kuran temel doğrultudur.
Buradan bakıldığında teleoloji, Adler için teknik bir açıklama modeli olmaktan çıkar. O, aynı zamanda insanın ontolojik yapısına dair bir iddiadır. İnsan yalnızca tepkiler veren organizma değildir; kendisini anlam, kurgu, telafi ve yönelim içinde kuran bir varlıktır. Psikoloji bu yönelimselliği hesaba katmadığında, davranışın yüzeyini açıklayabilir ama iç mantığını kaçırır.
Teleoloji, Özgürlük ve Sorumluluk
Adler’in teleolojik yaklaşımının en güçlü vaadi, özgürlük kavramına açtığı yerdedir. Geçmiş değiştirilemez; ama geçmişin yaşam stili içinde nasıl anlamlandırıldığı değişebilir. Bu cümle yüzeyde basit, hatta kimi zaman iyimser bir formül gibi görünebilir. Oysa Adler için burada söz konusu olan hafif bir “bakış açısı değiştir ve rahatla” önerisi değildir. Söz konusu olan, bütün bir yaşam mantığının görünür kılınması ve sonra bu mantığın aşamalı biçimde dönüştürülmesidir.
Bu dönüşüm kolay değildir; çünkü yaşam stili erken kurulur ve benliğin her yanına yayılır. Fakat yine de mümkündür. Teleolojinin terapötik umudu da burada yatar. Kişi kendi kurgusal hedefini, bu hedef uğruna seçtiği korunma stratejilerini ve kaçınma biçimlerini gördüğünde, aynı yolu sürdürmek artık tam anlamıyla zorunlu olmaz. Adler’in özgürlük anlayışı tam da bu aralıktadır: İnsan bütünüyle belirlenmemiştir, ama sınırsız da değildir. O, kendi örüntülerinin içine doğar; yine de onlarla ilgili farkındalık kazandıkça başka türden davranma kapasitesi gelişir.
Bu nedenle sorumluluk, Adler’de suçlama anlamına gelmez. Tam tersine, insanı pasif kurban konumundan çıkaran etik zemindir. Kişi kendi geçmişinden sorumlu değildir; fakat o geçmişten ürettiği yaşam doğrultusunu fark ettikten sonra ona nasıl cevap vereceğiyle yüzleşir. Sosyal ilgi, değişim ve terapi ancak bu zeminde anlam kazanır.
Terapide Teleolojik Yön Değişimi
Adleryen terapinin özgünlüğü, semptomu geçmişin işareti olarak okumakla yetinmeyip onu mevcut yaşam stilinin parçası olarak ele almasında görünür. Bu yüzden terapistin soruları da farklıdır. “Neden böyle oldun?” sorusu, çoğu zaman kişiyi açıklayıcı ama donmuş bir hikâyeye götürür. “Bu sana ne sağlıyor?”, “Bu seni hangi riskten koruyor?”, “Bunu bırakırsan hangi gerçekle yüzleşmen gerekecek?” gibi sorular ise davranışın işlevini açar.
Direnç de bu çerçevede başka türlü anlaşılır. Direnç, hakikatin bastırılması değil; işlevsiz de olsa güvenli görünen stratejinin terk edilmesine yönelik korkudur. Danışan değişmek istemiyor gibi görünse bile, çoğu zaman değişimin getireceği açıklık, eşitlik, karşılıklılık ve riskten korkuyordur. Teleolojik okuma, bu direnci düşman gibi görmek yerine onun koruyucu mantığını anlamaya çalışır. Terapötik ilişki de tam burada yeni bir deneyim alanına dönüşür: Kişi ilk kez, semptom olmadan da ilişki kurmanın ve risk almadan değil, risk taşıyarak yaşamanın mümkün olabileceğini deneyimler.
Teleolojinin Sınırı
Adler’in teleolojik yaklaşımı güçlüdür, fakat mutlak değildir. İnsan davranışını yalnızca amaçlarla açıklamak, biyolojik, nörolojik, toplumsal ve tarihsel etkenleri gereğinden fazla geri plana itme riski taşır. Ağır travma, yapısal yoksunluk, toplumsal şiddet ve bedensel sınırlılık gibi durumlarda, yalnızca “bu davranış ne işe yarıyor?” sorusu eksik kalabilir. Davranışın amacı kadar, onu mümkün kılan maddi ve tarihsel koşullar da hesaba katılmalıdır.
Ayrıca bilinçdışı amaç fikri felsefi olarak da bütünüyle sorunsuz değildir. Farkında olunmayan bir yönelim ne ölçüde “amaç”tır, ne ölçüde neden? Adler bu ayrımı her zaman tam açıklıkla çözmez. Fakat onun klinik sezgisi güçlüdür: İnsanlar çoğu zaman bilmedikleri bir yön uğruna yaşar ve ancak o yön görünür olduğunda kendi davranışlarının ekonomisini kavrayabilirler. Teleoloji bu yüzden tek açıklama biçimi değil, davranışın anlam dokusunu açan vazgeçilmez bir boyuttur.
Sonuç
Adler’in psikolojiye getirdiği en önemli kırılma, insan davranışının zamanını yeniden düşünmeye zorlamasıdır. İnsan yalnızca geçmişten yapılmış değildir; aynı zamanda geleceğe doğru kurulmuş bir varlıktır. Bu nedenle davranışlar yalnızca nedenlerle değil, amaçlarla okunmalıdır. Semptom, erteleme, geri çekilme, hırs, korku, ilişki krizi ya da nevrotik düzenleme; bunların tümü, geçmiş yaraların kalıntısı olmanın ötesinde, belirli bir korunma biçimi ve yönelim mantığı taşır.
Adler’in teleolojisi, psikolojiyi arkeolojik bir kazı olmaktan çıkarıp yön duygusuna sahip bir insan bilimine dönüştürür. O, geçmişi silmez; ama geçmişin mutlak egemenliğini kırar. İnsanı olmuş bitmiş olanla değil, henüz gerçekleşmemiş olanın çekimiyle birlikte düşünür. Bu yüzden Adler’in temel sorusu hâlâ canlıdır: İnsan, geçmişinin tortusu mudur, yoksa kendi geleceğini kurgusal da olsa bir hedef doğrultusunda kuran bir varlık mı? Adler’in yanıtı nettir: İnsan ancak ikinci anlamda gerçekten anlaşılabilir.
