Amerikan sinema endüstrisinde, özellikle 1940’lı yıllardan itibaren, ana konvansiyonel yapının dışına çıkarak sisteme eleştirel gözle bakan, biçimsel anlamda yeniliklere giden ve içinde bulunduğu dünyayı sert bir biçimde kritize eden birçok yönetmen ortaya çıkmıştır. II. Dünya Savaşı sonrası gelişen politik, kültürel ve sosyal kırılmalar; sinema sanatını yalnızca eğlence ve tüketim temelli bir araç olmaktan uzaklaştırmış, onu aynı zamanda bir yüzleşme ve sorgulama mecrası haline getirmiştir.
Sözgelimi Watergate skandalını konu edinen Başkanın Bütün Adamları (All the President’s Men, 1976), medya eleştirisine yönelen Şebeke (Network, 1976) ve ABD hükümetinin yürüttüğü gizli faaliyetleri sorgulayan Akbabanın Üç Günü (Three Days of the Condor, 1975) gibi filmler, Sidney Pollack ve Alan J. Pakula gibi yönetmenler aracılığıyla, sistemin işleyişini perdeye taşıyan önemli örneklerdendir. Bu filmler yalnızca içerikleriyle değil, aynı zamanda uyguladıkları biçimsel tercihlerle de Amerikan sinemasında alternatif bir damar oluşturmuşlardır.
Amerika’da ana akım sinemanın dışında yer alan bağımsız yönetmenlere bakıldığında ise, imgelerle düşünen, semboller ve çağrışımlarla çalışan birçok özgün sinemacıya rastlamak mümkündür. Steven Soderbergh, Abel Ferrara, Jim Jarmusch, Hal Ashby ve Coen Kardeşler gibi isimler, hakim sinema anlayışından bütünüyle uzaklaşarak bir imge rejimi kurar. Bu rejim; anlatıyı kıran, boşluklarla konuşan, ritmini karakterlerin iç dünyasından alan ve çoğu zaman belirsizlik üzerine kurulu bir sinema anlayışını benimser.
Amerikan ticari sinemasının pek yanaşmadığı meseleleri ve coğrafyaları peliküle aktaran bağımsız sinemacılar, siyahlar, göçmenler, azınlıklar, mülteciler, fahişeler veya eşcinseller gibi marjinalize edilmiş topluluklara ait sorunları hikayelerine yansıtarak bu kesimlerin görünürlük kazanmasını sağlar. Böylece sinema, hem bir temsil kriziyle yüzleşir hem de yeni bir estetik ve politik bakış açısını izleyiciye sunar.
Amerikan bağımsız sinemasının kökenleri 1920’li yıllara kadar uzanır. Oscar Micheaux adlı Afro-Amerikalı bir yönetmen, Body and Soul (1925) ve Birthright (1938) gibi filmler çekerek ayrımcılık ve ırkçılık gibi meseleleri kendi sinema diliyle masaya yatırmıştır. Micheaux, yalnızca siyahi topluluğun sinemada temsili açısından değil, aynı zamanda bağımsız üretim ve dağıtım modelleriyle de öncü bir figürdür.
Bununla birlikte John Cassavetes, 1959 yılında yönettiği Shadows (Gölgeler) adlı filmiyle, klasik Hollywood anlatısının tamamen dışında bir sinema dili geliştirerek modern Amerikan bağımsız sinemasının ruhunu biçimlendirmiştir. Cassavetes’in filmleri, diyalogların doğaçlama olduğu, karakterlerin içsel karmaşasına odaklanan, kameranın adeta nefes aldığı işlerdir.
1980’lerin sonuna gelindiğinde, Steven Soderbergh’in yönettiği Sex, Lies, and Videotape (Seks, Yalanları ve Video, 1989) filmi, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanarak büyük bir etki yaratmış, aynı zamanda hatırı sayılır bir gişe başarısı da elde etmiştir. Bu film, yalnızca bir yapıt olarak değil, bağımsız sinema hareketinin dönüm noktası olarak değerlendirilir. Birçok genç sinemacıya cesaret vermiş ve Amerikan sinemasında yeni bir dönemin kapısını aralamıştır.

Amerikan bağımsız sineması kapsamında, 1970’li yıllardan itibaren çekilen bazı çarpıcı yapımlar şunlardır:
- Return of the Secaucus Seven / Secaucus Yedilisinin Dönüşü – John Sayles
- Poison / Zehir – Todd Haynes
- Stranger Than Paradise / Cennetten de Garip – Jim Jarmusch
- She’s Gotta Have It / Kadın Her Şeyi İster – Spike Lee
- Clerks / Tezgahtarlar – Kevin Smith
Bu filmler, imgelerle düşünen, çoğu zaman anlatının dışına taşan, bireyin yalnızlığını, arayışını ve kaybolmuşluğunu eksen alan yapıtlar olarak Amerikan sinemasında özgün bir iz bırakmıştır. Özellikle Jim Jarmusch, durağanlık, sessizlik ve tekrar üzerinden kurduğu sinema diliyle, klasik Hollywood temposunun tam tersinde konumlanarak bir “bekleyiş sineması” yaratmıştır.
