Marksizm, Batı ve Dönüşen Eleştiri Biçimi
Marksizm, 19. yüzyıldan bu yana kapitalist toplumların yapısını eleştirmek, sınıf çelişkilerini açığa çıkarmak ve dönüştürücü politik programlar önermek amacıyla geliştirilmiş radikal bir düşünce sistemidir. Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren özellikle Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’daki akademik çevrelerde, Marksizm farklı bir mecraya yönelmiştir. Bu bağlamda ortaya çıkan “Anglosakson Marksizmi” terimi, yalnızca coğrafi bir yönelimi değil, aynı zamanda teorinin pratikten, devrim fikrinden ve sınıf mücadelesinden uzaklaşarak sterilleşmesini ifade eden eleştirel bir kavramdır.
Bu yazıda, “Anglosakson Marksizmi” olarak adlandırılan düşünce biçiminin ne anlama geldiğini, hangi düşünürler tarafından eleştirildiğini ve günümüz entelektüel ortamında ne tür bir rol oynadığını ele alacağız. Terry Eagleton, Perry Anderson, Slavoj Žižek ve David Harvey gibi figürler üzerinden bu eleştirinin temellerini açacağız.
Anglosakson Marksizmi Ne Anlatır?
“Anglosakson Marksizmi” ifadesi, iki temel bileşene sahiptir:
Anglosakson bağlam: Anglo-Amerikan kültürüne, özellikle İngiltere ve ABD’deki üniversite ortamına gönderme yapar.
Marksizmin dönüşümü: Marksizmin radikal toplumsal değişim hedefinden uzaklaşıp, akademik bir teoriye indirgenmesi.
Bu terim, Marksizmin radikal politik niteliğini yitirerek, kültürel analizlere, edebi çözümlemelere ve felsefi soyutlamalara sıkışmasını eleştirir. Bugün birçok üniversitede, Karl Marx yalnızca iktisatçı ya da filozof olarak ele alınmakta; onun çağrısı olan “Dünyayı sadece yorumlamak değil, onu değiştirmek gerekir” ilkesi unutulmaktadır.

Terry Eagleton: Marksizmin Estetikleştirilmesi
Terry Eagleton, Anglosakson Marksizmi eleştirisinin önemli isimlerinden biridir. Edebiyat eleştirmeni ve kültürel kuramcı olarak tanınan Eagleton, özellikle İngiltere ve ABD’deki akademik çevrelerde Marksizmin estetikleştirilmesini ve metin çözümlemelerine indirgenmesini sert biçimde eleştirir.
Eagleton’un temel eleştirileri:
– Marksizm, üniversitelerde radikal dönüşüm aracı olmaktan çıkıp, “edebi metinlerin nasıl okunacağına dair bir kuram” haline getirilmiştir.
– Sınıf mücadelesi, emek sömürüsü ve üretim ilişkileri gibi konular, yerini sembol çözümlemelerine ve kültürel temsillere bırakmıştır.
Bu durum, Marksizmin teorik açıdan zenginleşmesi gibi görünse de, politik etkinliğini ve devrimci yönünü zayıflatır.
Eagleton, bu eğilimi ironik bir biçimde şöyle dile getirir:
“Artık devrim yapmıyoruz, Shakespeare’i analiz ediyoruz.”
Bu saptama, Anglosakson Marksizminin asıl sorununun radikallikten değil, konforlu eleştiriden kaynaklandığını göstermektedir.

Perry Anderson: Tarihsizlik ve Soyutlama Sorunu
Perry Anderson, New Left Review çevresinden gelen ve tarihsel materyalizmi yapısal analizle yeniden ele alan bir düşünürdür. Onun Anglosakson Marksizme eleştirisi daha çok tarihsel bağlamın yitimi üzerinedir.
Anderson’un vurguları:
– Anglo-Amerikan akademisinde Marksizm, tarihsel bağlamından kopmuştur.
– Gramsci, Althusser, Lukács gibi Marksist düşünürlerin fikirleri, bağlamından soyutlanarak “teorik figür” haline getirilmiştir.
– Böylece Marksizm, sosyolojik ya da tarihsel bir müdahale olmaktan çıkıp, akademik makalelerin konusu haline gelmiştir.
Anderson’a göre, bu eğilimle birlikte sol, politik bir güç olmaktan ziyade entelektüel bir topluluk haline gelmiş; sistemle karşıtlık içinde değil, sistemin içindeki bir pozisyon olarak varlık göstermeye başlamıştır.

Slavoj Žižek: Fetişleşmiş Eleştiri ve Radikalin Göstergesi
Slavoj Žižek, Anglosakson Marksizmini sadece soyutlukla değil, fetişleşmiş eleştirellik ile suçlar. Ona göre, Batı’daki birçok Marksist düşünür, eleştiriyi devrimci pratikten kopararak bir “poz” haline getirmiştir.
Žižek’in temel tezleri:
– Bugün bazı akademik çevrelerde Marx okumak, kapitalizmi eleştirmek, radikal bir yaşam tarzı göstergesi olarak işlev görmektedir.
– Gerçekte ise bu eleştiriler, sistemin kendisiyle simbiyotik bir ilişki içerisindedir.
– Bu durum, “sisteme muhalif” olmanın bile sistem tarafından pazarlanabilir hale gelmesi anlamına gelir.
Žižek bu durumu şöyle özetler:
“Sistem seni radikal olmaya bile teşvik ediyor – ama yalnızca teoride, yalnızca bir kariyer olarak.”
Dolayısıyla Anglosakson Marksizmi, radikal görünmenin ama radikal olmamanın adıdır.

David Harvey: Mekânsal Eleştirinin Sınırları
David Harvey, Marksist coğrafyanın ve mekân kuramının öncüsüdür. Sermayenin kent üzerindeki egemenliğini ve mekânsal çelişkileri analiz ederek Marksizme yeni bir boyut kazandırır. Ancak onun düşüncesi de zaman zaman “Anglosakson Marksizmi” tartışmasının içine çekilir.
Harvey’in açmazı:
– Teorik olarak güçlüdür, kentleşme, mülksüzleştirme, gentrifikasyon gibi kavramları analiz eder.
– Ancak bu analizler, eylemle buluşmaktan çok, betimleyici kalır.
Bu nedenle, Harvey’in Marksizmi de bazı eleştirmenler tarafından “sistem içi eleştiri”nin bir örneği olarak değerlendirilmiştir.
Anglosakson Marksizmi Neyi Kayıp Etmiştir?
– Sınıf mücadelesi: Marksizmin tarihsel çekirdeği olan sınıf çatışması, kültürel temsiller lehine arka plana itilmiştir.
– Devlet ve üretim ilişkileri analizi: Bugünün akademik Marksizmi, bu temel yapıları incelemek yerine söylem ve kimlik analizine yönelmiştir.
– Politik örgütlülük: Radikal değişim için örgütlü hareketler yerine bireysel entelektüel tavır öne çıkarılmıştır.
– Risk ve bedel: Akademik ortamda sunulan Marksizm, politik risk içermeyen, kurumsallaşmış bir eleştirellik biçimi haline gelmiştir.
Neden Bu Eleştiri Önemlidir?
Anglosakson Marksizm eleştirisi, yalnızca bazı düşünürleri hedef almak için değil, radikal teorinin nasıl evcilleştirildiğini anlamak için önemlidir. Eğer Marksizm, yalnızca kitaplarda, seminerlerde ve akademik dergilerde dolaşan bir düşünce biçimi haline geldiyse; o zaman bu düşünce kapitalist sistem tarafından soğurulmuş demektir.
Gerçek radikalizm, risk içerir. Konforlu bir sistem içinde, sistemin dilini kullanarak onunla gerçek bir çatışma içine girilemez.
Marksizmin Kendine Dönüş Zamanı mı?
Bugün Marksizmin kendini yeniden düşünmeye ihtiyacı vardır. Eleştirinin etkili olabilmesi için yalnızca teorik değil, politik, örgütlü ve somut olması gerekir. “Anglosakson Marksizmi” ifadesi, bu ihtiyacı vurgulayan bir uyarıdır.
Marksizmi yalnızca entelektüel bir uğraş olarak görmek değil; onu tarihsel bir görev ve sorumluluk olarak anlamak gerekir. Belki de yeniden başlamamız gereken yer tam burasıdır.
