Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Arthur Rimbaud’nun “Je est un autre” sözü, modern şiirin en sarsıcı cümlelerinden biridir. Türkçeye genellikle “Ben bir başkasıdır” diye çevrilir. Bu ifade çoğu zaman bir şiir dizesi ya da bağımsız bir şiir adı gibi anılsa da, aslında Rimbaud’nun 1871’de yazdığı mektuplarda yer alan poetik ve felsefi bir formüldür. Rimbaud, bu cümleyle yalnız şiirin ne olması gerektiğine dair bir iddia ortaya koymaz. Aynı zamanda modern öznenin kendisiyle kurduğu ilişkiyi de yerinden eder.
Cümlenin ilk gücü dilindeki kırılmadadır. Beklenen ifade “Ben bir başkasıyım” olurdu. Bu, öznenin kendi yabancılığını yine kendisi adına üstlendiği daha düzgün bir cümledir. Rimbaud ise daha sert, daha bozuk, daha sarsıcı bir yapı kurar: “Ben bir başkasıdır.” Burada “ben” ile “başkası” arasında basit bir özdeşlik yoktur. “Ben” kendisine sahip, kendisini bilen, kendi sözünün efendisi olan bir merkez olmaktan çıkar. Kendi içinde yerinden edilmiş, kendi sesinde bile başkasını duyan, kendisini üçüncü tekil şahıs gibi dışarıdan gören bir varlığa dönüşür.
Bu nedenle Rimbaud’nun cümlesi yalnız edebî bir tuhaflık değildir. Şiirsel öznenin parçalanmasıdır. Şair artık kendi duygularını düzgün biçimde dile getiren kişi değildir. Şair, kendi içinde konuşan başkasını duyan kişidir. Bu başkası, yalnız başka bir insan değildir. Dil olabilir, beden olabilir, arzu olabilir, çocukluk olabilir, bilinçdışı olabilir, başkasının bakışı olabilir. Rimbaud’nun cümlesi tam burada modern şiirin en büyük eşiğine dönüşür: Şiir, kendisini bilen bir öznenin ifadesi değil, kendisine yabancılaşmış bir öznenin sahnesidir.
Rimbaud’nun Cümlesi: Benliğin Yerinden Edilmesi
“Ben bir başkasıdır” sözü, “ben yoktur” anlamına gelmez. Daha incelikli ve daha tehlikeli bir şey söyler: Ben vardır, ama kendisine bütünüyle sahip değildir. Ben konuşur, ama konuşan yalnızca ben değildir. Ben arzular, ama arzusunun kaynağı ona tümüyle açık değildir. Ben karar verir, ama kararın arkasında tekrarlar, korkular, bastırmalar, başkasından alınmış sözler ve tanınmamış dürtüler bulunabilir.
Rimbaud’nun şiir anlayışı bu kırılmaya dayanır. Şair, kendisini düzenli bir bilinç olarak korumaz. Kendi duyularını, algısını, ahlakını, dilini, iç düzenini sarsar. Şiir bu sarsıntının dilidir. Şair görmek için kendi merkezinden çıkar. Kendi içinde başka olanı duyar. Bu nedenle Rimbaud’nun “ben”i romantik anlamda içini döken bir ben değildir. Daha serttir. Kendi kendisine bile yabancı olan bir bendir.
Bu cümle psikanalitik açıdan çok güçlüdür. Çünkü Freud’un bilinçdışı kavramıyla birlikte modern insan, kendi bilincinin efendisi olduğu fikrini kaybeder. İnsan artık yalnız açık niyetlerinden, bilinçli kararlarından ve kendisine anlattığı hikâyeden ibaret değildir. Söylemek istemediği şey dil sürçmesinde belirir. Hatırlamadığı şey rüyada geri döner. Unuttuğunu sandığı şey bedende iz bırakır. Kabul etmediği arzu, başka bir kılık altında kendini tekrar eder.
Rimbaud’nun “Ben bir başkasıdır” cümlesi, tam da bu bölünmüşlüğün şiirsel formülü gibi durur. Ama burada çok önemli bir ayrım vardır. Bu cümle, özneyi sorumluluktan kurtaran bir cümle değildir. Tam tersine, sorumluluğu daha derin ve daha zor bir yere taşır.
Freud: Bilinçdışı Mazeret Değildir
Freud’un keşfi, insanın kendisini bütünüyle bilmediğini göstermesidir. Fakat bu keşif, insanın sorumluluktan muaf olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, psikanaliz insanı daha zor bir sorumluluğun önüne koyar. Çünkü artık sorumluluk yalnız bilinçli kararlarla sınırlı değildir. İnsan, tekrar ettiği düzenlerle, bastırdığı arzularla, inkâr ettiği öfkelerle, sürekli başkasına yüklediği kendi karanlığıyla da karşılaşmak zorundadır.
Burada şu cümle yazının merkezine yerleşmelidir: Freudculuğun olabilecek en yanlış yorumu, sorumluluğu üzerinden atmak ve “Sorumlu ben değilim, bilinçdışım” gibi bir kalkanın arkasına saklanmaya kalkışmaktır. Bu cümle psikanalizi tersinden okumaktır. Çünkü bilinçdışı, insanın arkasına saklanacağı ikinci bir kişi değildir. Bilinçdışı, öznenin dışında duran karanlık bir fail değildir. Bilinçdışı, öznenin sözünde, bedeninde, arzusunda, tekrarında ve semptomunda işleyen hakikat alanıdır.
Bu yüzden “bilinçdışım yaptı” demek psikanalitik bir cümle değildir. Bu, egonun savunma cümlesidir. Ego kendisini temiz tutmak ister. Kendi bütünlüğünü korumak ister. “Ben böyle biri değilim”, “Ben bunu istemedim”, “Benim suçum yok”, “Beni buna o itti” gibi cümleler egonun kendisini aklama yollarıdır. Freudcu anlamda psikanaliz bu savunmaları güçlendirmek için değil, onların arkasındaki arzuyu, korkuyu, tekrarı ve semptomu duyabilmek için vardır.
Freud’un meşhur formülü burada belirleyicidir: İd’in olduğu yerde ben olmalıdır. Bu cümle basitçe “bilinçdışını tamamen bilinçli hâle getirmek” demek değildir. Daha çok, öznenin kendi içinde yabancı olan şeyle ilişkiye girmesi anlamına gelir. İnsan, kendisinde işleyen karanlık düzenekleri tanıdıkça onları tümüyle yok etmez; ama onlarla kör biçimde hareket etmeyi bırakabilir. Kendi tekrarının içinde payını görebilir. Kendi semptomunun dilini duyabilir. Kendi arzusunu başkalarının suçu gibi kurmaktan vazgeçebilir.
Psikanalizde sorumluluk, ahlakçı suçlama değildir. “Her şey senin suçun” demek değildir. Daha incelikli bir şeydir. İnsanın kendi payını görmesidir. Kendi arzusu ile kurduğu ilişkiyi üstlenmesidir. Sürekli aynı acıya dönüyorsa, bunu yalnız kader diye okumamasıdır. Sürekli aynı ilişki biçimini seçiyorsa, bunu yalnız başkalarının kötülüğüyle açıklamamasıdır. Sürekli kendisini mağdur eden bir sahne kuruyorsa, bu sahnedeki kendi yerini de düşünmesidir.
Bu yüzden bilinçdışı, sorumluluğu kaldırmaz. Sorumluluğun alanını genişletir. Bilincin dar sınırından çıkarır; rüyaya, dile, bedene, semptoma, arzuya ve tekrara taşır.
Lacan: Özne, Dilin İçinde Bölünür
Rimbaud’nun cümlesi Freud’la güçlü biçimde okunur; fakat Lacan’la daha da keskinleşir. Çünkü Lacan için bilinçdışı yalnız bastırılmış içeriklerin deposu değildir. Bilinçdışı, dil gibi yapılanmıştır. Bu cümle, öznenin kendi içine kapalı bir bilinç merkezi olmadığını söyler. İnsan konuştuğunda yalnız kendi içinden konuşmaz. Başkasının kelimeleriyle konuşur. Ailenin diliyle, yasanın diliyle, kültürün diliyle, arzunun diliyle, yasakların ve beklentilerin diliyle konuşur.
Lacan’ın düşüncesinde özne, kendi kendine tamamlanmış bir varlık değildir. Daha doğmadan önce hakkında konuşulur. Adı konur. Bir ailenin, bir dilin, bir arzunun, bir beklentinin içine yerleşir. İnsan “ben” demeyi bile kendisinden öğrenmez. “Ben” demek için önce başkasının diline girmek zorundadır. Bu yüzden “ben” dediğimiz şey, baştan itibaren Öteki’nin alanında kurulur.
Lacan’daki Büyük Öteki, basitçe başka bir kişi değildir. Dilin, yasanın, simgesel düzenin, kültürün ve anlam ağının alanıdır. İnsan bu alana doğar. Daha kendi arzusunu bilmeden önce başkalarının arzularının içine yerleşir. Daha kendisini tanımadan önce adlandırılır. Daha konuşmadan önce hakkında konuşulmuştur. Bu nedenle insanın en kişisel sandığı söz bile Öteki’nin izini taşır.
Rimbaud’nun “Ben bir başkasıdır” sözü, Lacancı açıdan bu yüzden yalnız “içimde yabancı bir parça var” anlamına gelmez. Daha radikal bir anlama açılır: Ben dediğim şey zaten başkasının diliyle kurulmuştur. Kendi içime döndüğümde bile saf ve el değmemiş bir ben bulmam. Dil bulurum. Başkasının sözlerini bulurum. Bana verilmiş adları, yasakları, beklentileri, arzuları bulurum. Kendim sandığım yerde bile Öteki’nin izleri vardır.
Lacan’ın bölünmüş öznesi tam burada ortaya çıkar. Özne kendisiyle özdeş değildir. Ego kendisini bütün, tutarlı ve açıklanabilir göstermek ister. Fakat özne bu bütünlükte değil, bütünlüğün çatladığı yerde belirir. Dil sürçmesinde, rüyada, semptomda, tekrar eden ilişkide, açıklanamayan seçimde, suskunlukta, bedensel belirtide kendini ele verir. Lacan için özne, bilincin parlak merkezinde değil, sözün yarıldığı yerde aranmalıdır.
Bu açıdan Rimbaud’nun cümlesi Lacancı öznenin şiirsel formülü gibidir. Ben konuşurum, ama sözün tamamına sahip değilim. Ben arzularım, ama arzumun kaynağı bana bütünüyle açık değildir. Ben kendimi anlatırım, ama anlattığım hikâyede bir eksik kalır. Bu eksik, basit bir bilgi eksikliği değildir. Öznenin kurucu boşluğudur.
Ego, İmge ve Yanlış Bütünlük
Lacan’ın ego anlayışı burada önemlidir. Ego, kendisini bütünlük olarak kurar. Kendini bir imge etrafında toparlar. “Ben buyum” demek ister. Kendisini açıklanabilir, savunulabilir, tutarlı bir varlık gibi sunar. Fakat bu bütünlük yanıltıcıdır. Ego çoğu zaman öznenin hakikatini değil, savunmasını taşır.
Rimbaud’nun “Ben bir başkasıdır” cümlesi bu ego bütünlüğünü kırar. “Ben” dediğim şeyin altında başka bir işleyiş olduğunu gösterir. İnsan kendisini anlatırken bile kendisinden kaçar. Kendisine dair kurduğu hikâye, bazen hakikati açmaktan çok örter. Ego, bilinçdışının konuştuğu yerde hemen düzen kurmak ister. Açıklamak, aklamak, gerekçelendirmek ister. Psikanaliz ise bu açıklamaların arkasındaki çatlağı dinler.
Bu nedenle psikanalitik özne ile gündelik ego aynı şey değildir. Ego “ben haklıyım” der. Özne ise bu haklılık cümlesinin nerede çatladığını gösterir. Ego “ben istemedim” der. Özne, istemediğini söylediği şeyin içinde nasıl konumlandığını araştırır. Ego “benim suçum yok” der. Özne, suçluluk ile sorumluluğun aynı şey olmadığını öğrenir.
Bu ayrım Rimbaud’nun cümlesini daha güçlü kılar. “Ben bir başkasıdır” demek, egonun kurduğu benlik hikâyesinin yarılmasıdır. Benliğin ortadan kalkması değil, egonun kendisini mutlak merkez sanmasının bozulmasıdır.
Arzu ve Sorumluluk
Lacan’da sorumluluk meselesi arzu kavramından ayrı düşünülemez. Fakat burada arzu basit bir istek değildir. Haz almak, keyfine göre davranmak, içinden geleni yapmak anlamına gelmez. Lacan’da arzu, öznenin eksikle kurduğu ilişkidir. İnsan arzusunu çoğu zaman bilmez. Onu başka taleplerin, başkasının beklentilerinin, ahlaki gerekçelerin, korkuların ve semptomların içinde kaybeder.
Lacan’ın etik sorusu burada serttir: İnsan kendi arzusundan ne kadar geri çekilmiştir? Bu, “her arzunu gerçekleştir” demek değildir. Böyle bir okuma Lacan’ı bayağılaştırır. Asıl soru şudur: İnsan kendi arzusunun hakikatinden kaçmak için hangi hikâyeleri kurar? Hangi fedakârlıkların arkasına saklanır? Hangi ahlaki maskelerle kendi korkusunu yüceltir? Hangi ilişkilerde kendi arzusunu başkasının talebine teslim eder? Hangi semptomlarla arzusunu dolaylı yoldan yaşar?
Burada sorumluluk, arzunun körce tatmini değildir. Arzunun hakikatinden kaçmamaktır. İnsan kendi arzusunu tanımadığı sürece, onu başkalarının üzerine atar. Kendi isteğini başkasının baskısı gibi yaşar. Kendi öfkesini başkasının kusuru gibi gösterir. Kendi eksikliğini dünyanın haksızlığına çevirir. Kendi korkusunu ahlak diye sunar. Psikanalitik sorumluluk bu yer değiştirmeleri durdurmaya çalışır.
Rimbaud’nun cümlesi burada yeniden açılır. “Ben bir başkasıdır” demek, içimde bana yabancı bir arzu alanı olduğunu kabul etmektir. Fakat bu kabul, sorumluluğu iptal etmez. Tam tersine, özneyi daha zor bir yere çağırır: Eğer arzum bana bütünüyle saydam değilse, onu başkasına yükleyerek kurtulamam. Eğer sözümde bana yabancı bir yankı varsa, o yankıyı duymam gerekir. Eğer tekrar ettiğim şeyin anlamını bilmiyorsam, tekrarın içinde kendi yerimi düşünmem gerekir.
Rimbaud’nun Cümlesi Kaçış Değil, Yüzleşmedir
Bu noktada Rimbaud’nun sözü yeni bir açıklık kazanır. “Ben bir başkasıdır” cümlesi, benliğin parçalanmasını romantik bir gösteriye dönüştürmez. Aynı zamanda basit bir yabancılaşma cümlesi de değildir. Psikanalitik açıdan bu cümle, öznenin kendisini kurduğu güvenli yerden düşmesidir. Ama bu düşüş yok oluş değildir. Daha ağır bir yüzleşmenin başlangıcıdır.
Ben bir başkasıdır; çünkü ben kendime tam olarak sahip değilim.
Ben bir başkasıdır; çünkü kendi sözümde bile başkasının dili konuşur.
Ben bir başkasıdır; çünkü arzum bana bütünüyle açık değildir.
Ben bir başkasıdır; çünkü bilinçdışım bana yabancı olsa da benden kopuk değildir.
Ben bir başkasıdır; çünkü içimdeki Öteki’ni yok sayarak özne olamam.
Fakat bütün bunlar, “ben sorumlu değilim” sonucuna götürmez. Tersine, sorumluluğun daha sert biçimini doğurur. İnsan, kendisini yalnız bildiği yerden değil, bilmediği yerden de üstlenmek zorunda kalır. Kendi niyetlerinden değil, niyetlerinin boşa düştüğü yerlerden de sorumlu olur. Yalnız söylediklerinden değil, sürçmelerinden de bir şey öğrenir. Yalnız eylemlerinden değil, tekrarlarından da kendisine döner.
Rimbaud’nun cümlesi bu yüzden psikanalitik etiğe çok yakındır. İnsana konforlu bir kimlik vermez. “Sen busun” demez. “Kendini buldun” demez. Tam tersine, insanın kendisini en çok kaybettiği yerde bir hakikat olabileceğini söyler. Çünkü özne, kendisiyle tam örtüştüğü yerde değil, kendisinden ayrıldığı yerde görünür.
Şair, Özne ve Dilin Başkalığı
Rimbaud için şairin görevi, kendisini güzel biçimde ifade etmek değildir. Şair, kendi içinde işleyen yabancı sesi duyar. Bu yabancı ses bazen duyuların karışmasıdır. Bazen imgelerin patlamasıdır. Bazen dilin kendi başına hareket etmeye başlamasıdır. Bazen de şairin kendisini aşan bir görme biçimidir.
Lacan açısından bakıldığında bu şiirsel durum daha açık hâle gelir. Şair dili kullanmaz yalnızca; dil tarafından da kullanılır. Dil, öznenin emrindeki saydam bir araç değildir. Dil, özneyi kurar, böler, yerinden eder. İnsan konuşurken kendisini ifade ettiğini sanır; ama aynı zamanda dilin içindeki eksik tarafından da konuşulur. Bir kelime, kişinin istemediği bir kapıyı açabilir. Bir sürçme, saklanan şeyi görünür kılabilir. Bir imge, bilinçli anlamdan daha fazla şey söyleyebilir.
Bu nedenle Rimbaud’nun cümlesi şiirle psikanaliz arasında güçlü bir köprü kurar. Şiir, bilinçdışının birebir açıklaması değildir. Ama şiir, bilinçli anlamın denetiminden kaçan şeyleri duyabilir. Şiir, düz anlatının bastırdığı yankıları taşıyabilir. Şiir, öznenin kendisine yabancı düştüğü yeri görünür kılabilir.
“Ben bir başkasıdır” sözü, şiirin bu gücünü adlandırır. Şair kendi içindeki başkasını bastırmaz. Onu dile getirir. Fakat bu dile getirme, onu tamamen çözmek anlamına gelmez. Şiir, bilinmeyeni açıklayıp bitirmez. Onu duyulur hâle getirir. Psikanaliz de benzer biçimde bilinçdışını ortadan kaldırmaz. Onun işleyişini, tekrarını, arzusunu ve semptomunu konuşturur.
Sonuç: Özne Olmak, Kendindeki Başkasından Kaçmamaktır
Rimbaud’nun “Ben bir başkasıdır” cümlesi, modern şiirin en büyük formüllerinden biri olduğu kadar, psikanalitik özne düşüncesi için de verimli bir eşiktir. Bu cümle, insanın kendisini tek parça, saydam ve bütünüyle kendine ait bir varlık olarak düşünmesini bozar. Benliğin içinde dilin, Öteki’nin, bilinçdışının, arzunun ve tekrarın izleri vardır. İnsan, kendisini yalnız kendisine ait sanarak yaşayamaz.
Fakat bu bölünmüşlük, sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Asıl önemli nokta buradadır. Freud ve Lacan çizgisinde psikanaliz, bilinçdışını bir mazeret alanı hâline getirmez. İnsanı “bilinçdışım yaptı” diyerek aklamaz. Tam tersine, insanı kendisinde işleyen bilinmeyen şeyin etkilerini üstlenmeye çağırır. Kendi arzusunu tanımaya, kendi tekrarını görmeye, kendi semptomunun dilini duymaya, başkasına yüklediği şeyi kendinde fark etmeye zorlar.
Özne olmak, kendini tamamen bilmek değildir. Böyle bir tamlık yoktur. Özne olmak, kendinde bilmediğin şeyden bütünüyle kaçmamaktır. Kendini masum bir ego hikâyesine kapatmamak, kendi içindeki başkasını dışarıya atarak rahatlamamaktır. Psikanalitik sorumluluk burada başlar: İnsan, kendi bilinmezliğinin etkilerini tanımaya başladığında.
Rimbaud’nun cümlesi bu yüzden kaçış değil, yüzleşme cümlesidir. “Ben bir başkasıdır” demek, benliğin yıkımı değildir. Benliğin daha zor hakikatidir. İnsan kendisini yalnız bildiği yerde değil, bilmediği yerde de taşır. Kendi sözünde, kendi suskunluğunda, kendi arzusunda, kendi tekrarında ve kendi semptomunda taşır. Şiir bu çatlağı duyurur. Psikanaliz bu çatlağı dinler. Özne ise tam orada, kendisine yabancı kaldığı yerde başlar.
