Filomythos Yapay Zeka
Bu yazıyla bağlantılı kavramları Filomythos arşivinde arayın.
Göbekli Tepe’de bulunan küçük taş levha, yılan, insan ve kuş figürleriyle yalnız arkeolojik bir nesne değildir. Bu taş, yazıdan önceki işaret dünyasını, insanın kozmik konumunu ve inisiyatik geçiş fikrini birlikte düşündüren yoğun bir sembolik yüzeydir.
Göbekli Tepe, insanlık tarihini yalnız kronolojik olarak değil, zihinsel olarak da yerinden eden bir alandır. Şanlıurfa yakınlarında yer alan bu Neolitik merkez, MÖ 10. binyıla kadar uzanan tarihiyle, insanın henüz kent, devlet ve yazı düzeni kurmadan önce anıtsal bir sembolik dünya inşa edebildiğini gösterir. Bu nedenle Göbekli Tepe’yi yalnız “ilk tapınak” ya da “en eski kült merkezi” gibi başlıklarla sınırlamak yetersiz kalır. Burada asıl önemli olan, insan topluluklarının taş, hayvan, beden, ritüel ve işaret üzerinden ortak bir anlam evreni kurmuş olmalarıdır.
Göbekli Tepe’deki büyük T biçimli dikilitaşlar, hayvan kabartmaları, insanı çağrıştıran gövdeler ve ritüel alanlar, yazı öncesi çağların sessiz ama yoğun hafızasını taşır. Bu hafıza, metinle değil, imgeyle işler. Henüz okunacak tabletler, kralların adları, yasalar ya da mitolojik anlatıların yazılı biçimleri yoktur. Fakat işaret vardır. Tekrar vardır. Biçim vardır. Belirli figürlerin seçilip taş yüzeylere işlenmesi vardır. Bu yüzden Göbekli Tepe, yalnız arkeolojinin değil, insanın sembolik düşünme tarihinin de merkezinde durur.
2016’da DAI’nin Göbekli Tepe araştırma blogu Tepe Telegrams’ta yayımlanan küçük taş levha, bu sembolik dünyanın en dikkat çekici örneklerinden biridir. Levhanın üzerinde üç figür görülür: yılan, insan ve kuş. Nesne küçüktür; yanında verilen ölçekte iki santimetrelik bir referans çizgisi vardır. Yani karşımızda anıtsal bir dikilitaş değil, elde tutulabilecek kadar küçük bir taş yüzey bulunur. Fakat tam da bu küçüklük onu önemli kılar. Büyük taşlarda görülen sembolik evren, burada yoğunlaştırılmış, taşınabilir ve kısa bir işaret dizisine dönüştürülmüştür.
Figürler rastgele değildir. Yılan aşağıya, toprağa, kıvrıma ve yeraltı hafızasına bağlıdır. İnsan ortadadır. Kolları yukarı kalkmıştır; bedeni bir jestin içine yerleştirilmiştir. Kuş ise yukarıyla, gökle, uzaklıkla ve serbest hareketle ilişkilidir. Böylece taşın yüzeyinde yatay bir süsleme değil, dikey bir anlam düzeni belirir. Aşağıda yılan vardır. Ortada insan vardır. Yukarıda kuş vardır. Bu dizilim, insanın iki yön arasında duran varlık olduğunu düşündürür: aşağıdaki bilgi ile yukarıdaki özgürlük arasında.
Burada dikkatli olmak gerekir. Bu taşın anlamını kesin olarak bildiğimizi söyleyemeyiz. Göbekli Tepe insanının bu üç figüre hangi adları verdiğini, onları hangi ritüeller içinde kullandığını, neye göre yan yana getirdiğini bilmiyoruz. Ancak bilmediğimiz şey, hiçbir şey söyleyemeyeceğimiz anlamına gelmez. Arkeolojik nesne, bağlamı ve biçimiyle konuşur. Bu levhada da konuşan şey, figürlerin tek tek varlığı kadar, onların birbirine göre konumudur.

Yılan, insan ve kuş figürleri; aşağı, orta ve yukarı düzlemlerini bir araya getiren erken bir sembolik düzen olarak okunabilir
Bu noktada Mircea Eliade’nin dinler tarihi ve arkaik insan üzerine düşünceleri devreye girer. Eliade, modern insanın dünyayı çoğu zaman nesneler toplamı olarak gördüğünü; arkaik insanın ise dünyayı kutsalın izleriyle katmanlanmış bir düzen olarak kavradığını söyler. Onun çalışmalarında evren yalnız yatay bir alan değildir. Yeraltı, yeryüzü ve gök arasında dikey bir bağ vardır. Dağ, ağaç, sütun, tapınak, mağara, merkez ve eksen imgeleri bu yüzden önemlidir. İnsan, kutsal mekân içinde yalnız yaşamaz; dünyalar arasındaki geçiş imkânını düşünür.
Eliade’nin “axis mundi” yani dünya ekseni kavramı burada özellikle önemlidir. Arkaik kozmolojilerde dünya, çoğu zaman bir merkez etrafında düzenlenir. Bu merkez, aşağı ile yukarıyı, yeraltı ile göğü, insan dünyası ile kutsal alanı birbirine bağlar. Şamanik geleneklerde, inisiyasyon ritüellerinde ve birçok mitolojik anlatıda insan, bu eksen boyunca sınanır. Aşağıya iner, yukarıya çıkar, parçalanır, yeniden kurulur, eski varoluş biçimini terk eder ve başka bir bilgi düzeyine geçer. İnisiyasyon, tam da bu geçişin adıdır.
Göbekli Tepe’deki küçük taş levha, Eliade’nin bu çerçevesiyle birlikte düşünüldüğünde, yalnız üç figürlü bir çizim olmaktan çıkar. Bir inisiyasyon şeması gibi görünmeye başlar. Yılan, insan ve kuş; üç ayrı varlık değil, üç varlık düzeyi gibi okunabilir. Yılan, aşağıdaki gücü ve bilgiyi taşır. Kuş, yukarıdaki açıklığı ve özgürlüğü çağırır. İnsan, bu iki yön arasında duran, geçişe açık, sınanan ve dönüşebilen varlıktır.
Yılan burada yalnız tehlike değildir. Birçok arkaik sembol sisteminde yılan, toprağa yakınlığı, deri değiştirmesi ve görünür ile görünmez alanlar arasında hareket etmesi nedeniyle dönüşümün ve gizli bilginin imgesidir. Yılan yerin bilgisini taşır. Yüzeyin altında olanla, karanlıkla, ölümle, yenilenmeyle ve bedensel dönüşümle ilişkilidir. Bu nedenle yılanı yalnız korku figürü olarak görmek eksik kalır. O, aşağı dünyanın bilgisidir.
Kuş ise yalnız yukarıda uçan bir hayvan değildir. Gökle temas, yükseklik, ruhsal geçiş, uzak görüş ve bedensel sınırları aşma düşüncesini taşır. Kuşun imgesel gücü, yere bağlı olmamasından gelir. İnsan yürür, yılan sürünür, kuş uçar. Bu üç hareket biçimi, aynı zamanda üç varoluş biçimidir. Sürünme, yürüme ve uçma; aşağı, orta ve yukarı düzlemleri birbirinden ayırır. Bu nedenle kuş, levhada yalnız hayvan türlerinden biri değil, yukarıya açılan imkânın işaretidir.
İnsan figürü bu iki uç arasında konumlanır. Kollarının yukarı kalkması, onu sıradan bir beden betiminden çıkarır. Bu jest dua olabilir, çağrı olabilir, ritüel olabilir, teslimiyet olabilir, yükselme arzusu olabilir. Kesin adını koymak mümkün değildir. Fakat jestin yönü açıktır: insan yukarıyla ilişki kurar. Aynı anda aşağıdaki yılanın bilgisiyle çevrilidir. Böylece insan, iki alan arasında duran aracı varlık hâline gelir.
Hermetik düşüncede meşhur ilke şudur: Yukarıda ne varsa aşağıda da o vardır. Bu ilke, tarihsel olarak Göbekli Tepe’den çok daha geç bir düşünce dünyasına aittir. Bu yüzden Göbekli Tepe levhasına doğrudan Hermetik bir belge gibi bakmak doğru olmaz. Ancak karşılaştırmalı sembol okuması açısından, levhadaki düzen bu ilkeyi hatırlatan güçlü bir yapı kurar. Aşağı ile yukarı birbirinden kopuk değildir. Aşağıdaki yılan ile yukarıdaki kuş, ortadaki insan figürü üzerinden aynı yüzeyde birleşir. İnsan, bu iki yönün kesişme noktasıdır.
Bu nedenle taş, küçük bir kozmogram gibi düşünülebilir. Kozmogram, evrenin küçük bir yüzeyde sembolik olarak düzenlenmesidir. Burada evren üç varlık biçimiyle temsil edilir: aşağıdaki kıvrım, ortadaki beden, yukarıdaki kanat. Bu üçlü yapı, insanın yalnız dünyada bulunan bir canlı değil, katmanlar arasında anlam arayan bir varlık olduğunu gösterir. İnsan, yılanın bilgisi ile kuşun özgürlüğü arasında duran varlıktır. Bu cümle, levhanın en güçlü felsefi okumasını verir.
Bu okuma, Mircea Eliade’nin inisiyasyon anlayışıyla uyumludur. Eliade’ye göre inisiyasyon, yalnız bir tören değildir; varoluş biçiminin değişmesidir. İnsan eski hâliyle ölür, yeni bir bilgiyle yeniden doğar. Bu ölüm ve yeniden doğuş, çoğu zaman sembolik olarak yeraltı, karanlık, sınav, parçalanma, yükseliş ve yeni görme biçimleriyle anlatılır. Göbekli Tepe levhasındaki yılan-insan-kuş dizilimi de bu açıdan bir geçiş yüzeyi gibi görülebilir. İnsan, aşağıdaki karanlık bilgiden geçmeden yukarıdaki açıklığa ulaşamaz. Özgürlük, bilgisiz bir yükselme değildir; dönüşümden sonra gelen bir açıklıktır.
Irving Finkel: Mühür, İşaret ve Yazının Eşiği
Irving Finkel’in bu taşla ilgili yorumu ise başka bir kapı açar. Finkel, British Museum’da Mezopotamya çivi yazısı, kil tabletler ve eski Yakındoğu dilleri üzerine çalışan en tanınmış Asurbilimcilerden biridir. Onun uzmanlık alanı, insanlığın yazılı hafızasının en eski katmanlarıdır. Bu nedenle Göbekli Tepe’deki küçük taş levhaya bakarken yalnız figür görmez; işaret, mühür ve kayıt ihtimalini de düşünür.
Finkel’in dikkat çekici iddiası, bu nesnenin bir tür mühür olabileceği yönündedir. Eğer bu taş gerçekten bir mühür gibi kullanıldıysa, üzerindeki figürler yalnız süsleme değildir. Bir aidiyeti, ritüel yetkiyi, tanınabilir bir grubu ya da belirli bir anlamı taşıyor olabilir. Finkel’in daha ileri yorumu ise bunun yazı tarihini çok geriye çekebileceği düşüncesidir. Ona göre bu tür bir işaret sistemi, yazının çok erken bir biçimi olarak değerlendirilebilir.
Bu iddia heyecan vericidir; fakat ihtiyatla karşılanmalıdır. Çünkü her işaret yazı değildir. Her mühür de yazı değildir. Yazı, işaretlerin belirli bir sistem içinde tekrar edilebilir anlamlar taşıması ve çoğu durumda konuşulan dili temsil edebilmesiyle ortaya çıkar. Göbekli Tepe levhasında ise ses değeri, kelime karşılığı ya da dilsel yapı henüz gösterilmiş değildir. Bu yüzden taşı doğrudan “ilk yazı” diye adlandırmak erken olur.
Ama bu ihtiyat, taşın önemini azaltmaz. Tam tersine, onu daha doğru yere yerleştirir. Bu levha, yazının kendisi olmayabilir; fakat yazıya giden yolun önemli bir eşiğini gösterir. İmge burada doğayı yalnız taklit etmez. Kısalır, yoğunlaşır, seçilir ve işarete yaklaşır. Yılan birkaç çizgiyle tanınır. İnsan belirli bir jestle ayırt edilir. Kuş temel biçimine indirgenir. Böylece taş yüzeyi, yalnız görsel anlatım değil, sembolik düzenleme alanı hâline gelir.
Göbekli Tepe’deki bu küçük levha bu nedenle üç düzeyde önemlidir. Arkeolojik düzeyde, Neolitik dönemin taşınabilir işaret nesnelerinden biridir. Yazı tarihi açısından, imgenin piktografik işarete yaklaşmasını düşündürür. Dinler tarihi ve sembolizm açısından ise yılan, insan ve kuşun aşağı, orta ve yukarı düzeni içinde bir inisiyasyon şeması kurduğunu gösterir.
Bu üç düzey birbirini dışlamaz. Bir nesne aynı anda arkeolojik, sembolik ve düşünsel olabilir. Göbekli Tepe’nin büyüklüğü de buradan gelir. Bize yalnız eski taşlar göstermez; insanın anlam kurma biçiminin çok erken ve çok yoğun bir örneğini verir. Yazıdan önce de insan dünyayı okunabilir kılmak istiyordu. Taşa çizilen hayvan, yalnız hayvan değildi. Beden, yalnız beden değildi. Kuş, yalnız kuş değildi. Bunlar birlikte düşünüldüğünde dünya, işaretler halinde düzenleniyordu.
Sonuçta Göbekli Tepe’deki yılan, insan ve kuş levhası, “ilk yazı bulundu” gibi aceleci bir cümleye sığmaz. Ondan daha derin bir şey söyler. İnsan, daha yazı doğmadan önce bile dünyayı aşağı ve yukarı, karanlık ve açıklık, bilgi ve özgürlük, ölüm ve dönüşüm ekseninde düşünüyordu. Bu küçük taş, o düşünmenin sessiz yüzeyidir. Yılanın bilgisi, kuşun özgürlüğü ve insanın aradaki inisiyatik konumu aynı yüzeyde birleşir.
Bu yüzden levha, yalnız arkeolojik bir buluntu değil, insanın ilk büyük sorularından birinin taşlaşmış biçimidir: İnsan nerede durur? Aşağıdaki güçlerle yukarıdaki açıklık arasında neye dönüşebilir? Göbekli Tepe’nin bu küçük taşı, cevabı kelimelerle vermez. Ama imgeyle gösterir: insan, yılan ile kuş arasında duran eşik varlıktır.