“Çağdaş Derin Felsefi Akımlar” – 6. Bölüm
I. Giriş: Teknik Düşüncenin Ontolojik Derinliği ve Stiegler’in Konumu
Bernard Stiegler (1952–2020), çağdaş felsefenin en özgün teknik düşünürlerinden biri olarak, tekniği yalnızca insanın dışsal bir uzantısı ya da araçsal işlevi üzerinden değerlendirmeyi reddeder. Aksine, Stiegler’e göre teknik, insanın varoluş biçimini, bilinç yapısını, zamansallık deneyimini ve hatta kolektif belleği şekillendiren ontolojik bir yapıdır. Onun düşüncesi, klasik metafizik ile modern teknoloji felsefesi arasındaki boşlukta konumlanmaz; bu boşluğu yeni bir düşünme rejimiyle doldurmayı amaçlar. Stiegler için teknik, insanla eşzamanlı değil; insan olarak adlandırdığımız sürecin koşulu ve kaynağıdır.
Stiegler’in felsefesi, yalnızca teknik nesnelerin analizine indirgenemez. Aksine, onun amacı, tekniği tarihsel, fenomenolojik ve epistemolojik düzeylerde yeniden düşünerek, teknikle birlikte ortaya çıkan bir insanlık düşüncesi kurmaktır. Heidegger, Husserl, Simondon ve Derrida gibi figürlerle derin bir diyalog içinde olan Stiegler, bu düşünsel mirası ters yüz ederek tekniği felsefenin merkezine yerleştirir. Ancak onun teknik anlayışı, Heidegger’in “Gestell” (kuşatma) kavramıyla sınırlı bir eleştiri değildir. Teknik, ne yalnızca bir “tehlike”dir ne de saf bir “alet.” Onun asıl ilgisi, teknik aracılığıyla şekillenen zaman, hafıza ve bilinç yapıları üzerinedir.
Bu bağlamda Stiegler’in felsefesi, posthümanist düşünceyle, medya arkeolojisiyle, Simondoncu bireyleşme kuramlarıyla ve Derrida’nın “iz” düşüncesiyle yakından bağlantılıdır. Onun en önemli katkılarından biri, “üçüncül bellek” (mémoire tertiaire) kavramıdır. Bu kavramla Stiegler, teknik nesnelerin yalnızca taşıyıcı değil; insanlık tarihinin ontolojik hafıza yapıları olduğunu ileri sürer.
Bu yazı, Stiegler’in özellikle Technics and Time serisi başta olmak üzere teknikle bellek ve zaman arasındaki içkin ilişkiyi kuran düşünsel hattını inceleyecek; onun teknik ontolojisini açıklarken, belleğin maddileşmiş formlarının nasıl tarih, özne ve gelecek fikrini dönüştürdüğünü ortaya koyacaktır. Teknik yalnızca zamanın nesnesi değil, Stiegler’e göre zamanın koşuludur.
II. Teknik Nedir? Epifizal Belirsizlik ve Organolojik Eksiklik
Bernard Stiegler’in felsefesi, insanın teknikle olan ilişkisinin tarihsel, antropolojik ve ontolojik bir perspektifle yeniden düşünülmesi üzerine kuruludur. Ancak bu yeniden düşünme, klasik anlamda “insan doğası”ndan hareket eden bir çerçevede işlemez. Tam tersine, Stiegler için insanın doğası yoktur — ya da daha doğrusu, insan doğası eksik bir doğadır. Bu eksiklik, teknikle doldurulmuş, teknikle biçimlenmiş, teknikle sürdürülmüş bir yapıdır. İşte bu nedenle onun temel kavramlarından biri, **“epifizal belirsizlik”**tir.
Stiegler bu kavramı paleoantropolog André Leroi-Gourhan’dan alır ve geliştirir. Leroi-Gourhan, insanın diğer canlılardan farklı olarak dış organlar (aletler, giysiler, yapılar) üretme kapasitesine sahip olduğunu belirtir. Ona göre insan, biyolojik olarak eksik doğar; fakat bu eksiklik, dışsal teknik araçlarla telafi edilir. Stiegler ise bu düşünceyi ontolojik düzeye taşır: Teknik, yalnızca bir telafi değil; varlığın koşuludur. İnsan, teknikle birlikte vardır; teknikle birlikte bilinçlenir; teknikle birlikte zamansal bir varlık haline gelir.
Bu bağlamda Stiegler, insana ilişkin tanımı şu şekilde radikalleştirir:
İnsan, epifizal belirsizliğe sahip bir varlıktır — yani doğrudan davranışları genetik olarak belirlenmemiş, bunun yerine protezlerle (aletlerle, yazıyla, makinelerle) kendini kurmak zorunda kalan bir oluş. Bu belirsizlik, tam da insanın kültür üretme, dil kurma, gelecek tahayyül etme kapasitesinin kaynağıdır. Ancak bu kapasite teknikle özdeş olduğu için, teknik yalnızca bir araç değil; insanın kurulumuna içkin bir kurucu ilkedir.
Stiegler burada organolojiden söz eder: İnsan, biyolojik organlar (vücut), psikolojik organlar (beyin, bilinç) ve teknik organlar (aletler, yazı sistemleri, teknolojiler) olmak üzere üçlü bir organolojik yapıya sahiptir. Bu üç düzlem birlikte işler; biri olmadan diğeri tam anlamıyla var olamaz. Bilinç, teknikle şekillenir; teknik, bilinçle anlam kazanır; beden ise bu ilişkinin taşıyıcısıdır.
Bu düşünce tarzı, Heidegger’in teknik karşıtı yorumundan ve Marx’ın tarihsel materyalizminden ayrılır. Heidegger, tekniği varlığın açığa çıkma biçimi olarak değerlendirirken, onu modern çağda doğaya hükmeden bir “Gestell” (kuşatma) yapısı olarak görür. Stiegler ise tekniği daha yapıcı bir çerçevede ele alır: Varlık, teknikle birlikte oluşur. Dolayısıyla teknik, ne yalnızca bir tehdit ne de salt bir verimlilik aracı olarak düşünülmelidir. O, insanın varlık alanına girebilmesi için zorunlu olan bir ontolojik dışsallıktır.
Epifizal belirsizlik ve organolojik eksiklik, bu bağlamda insanı yalnızca teknik kullanan bir varlık olarak değil, kendi eksikliğini teknikle yazan bir varlık olarak konumlandırır. Bu yazma işlemi, hem bireysel hem kolektif belleğin kurulumu açısından belirleyicidir. Zira her teknik nesne, yalnızca bir kullanım aracı değil; aynı zamanda zamansal bir bellek taşıyıcısı, bir retansiyon aracıdır.
Bir sonraki bölüm, bu zamansallık-bellek ilişkisini Stiegler’in özgün kavramlarından biri olan tersiyer bellek üzerinden açacaktır.
III. Tersiyer Bellek: Teknik Nesneler ve Dışsal Belleğin Felsefesi
Bernard Stiegler’in felsefesinde en özgün ve kurucu kavramlardan biri olan “tersiyer bellek” (mémoire tertiaire), teknik nesnelerin yalnızca işlevsel ya da dışsal araçlar olmadığını, aynı zamanda insanlık tarihinin maddileşmiş bellek taşıyıcıları olduğunu ortaya koyar. Bu kavram, hem Husserl’in zaman bilinci kuramı hem de Derrida’nın “arşiv”, “iz” ve “yazı” üzerine düşünceleriyle doğrudan ilişkilidir; ancak Stiegler, bu mirası teknik felsefe açısından yeniden yapılandırarak zamansallığın, belleğin ve kültürel aktarımın ontolojik koşullarını yeniden yazar.
Husserl, İç Zaman Bilinci Üzerine Derslerinde üç tür retansiyondan (alıngıdan) söz eder:
- Birincil retansiyon, bilincin şimdiki anı deneyimleyebilmesi için gerekli olan kısa süreli hafıza formudur.
- İkincil retansiyon, bireyin geçmiş deneyimlerini hatırlamasıdır — bireysel hafızadır.
- Tersiyer retansiyon ise Husserl’de yalnızca örnek düzeyinde bulunur: bir şiirin yazılı metni, bir müzik kaydı gibi dışsallaştırılmış hafıza biçimleri.
Stiegler işte bu tersiyer retansiyon kavramını alır ve onu felsefesinin merkezine yerleştirerek “tersiyer bellek”i ontolojik bir yapı olarak yeniden tanımlar. Ona göre yazı, matbaa, müzik notası, sinema, dijital arşivler gibi teknik medyumlar yalnızca bilginin değil, zamanın ve deneyimin taşındığı maddi formlardır. Bunlar, bireylerin ve toplumların bellek yapısını doğrudan biçimlendirir. Bellek, artık yalnızca nörolojik ya da psikolojik bir kapasite değil; teknik bir ortamda yazılan, saklanan ve yeniden işlenen bir yapıdır.
Stiegler’e göre insan, ancak tersiyer bellek sayesinde tarihsel bir varlık haline gelir. Mitlerin yazıya geçmesi, müziğin notaya dökülmesi, deneyimin filmle belgelenmesi — tüm bunlar bireysel deneyimi aşarak kolektif zamansallık alanları yaratır. Bu nedenle teknik nesneler, yalnızca alet değil; zamansal düzenleme araçları, yani arşivlerdir. Her teknik nesne, bir geçmişi muhafaza eder, bir geleceği şekillendirir ve bir şimdiye müdahale eder.
Tersiyer belleğin bu yapısı, sadece felsefi değil; aynı zamanda politik ve etik sonuçlar doğurur. Kimin belleği saklanır? Hangi deneyimler dijitalleştirilir, arşivlenir, aktarılır? Hangi bellek biçimleri silinir ya da bastırılır? Stiegler için bu sorular, günümüzün dijital kapitalizminde hayati önemdedir. Dijital medya, kullanıcıların davranışlarını, ilgilerini ve hafıza yapılarını yeniden biçimlendirerek, zamanın algoritmik olarak yönetildiği yeni bir tersiyer bellek rejimi kurar.
Bu nedenle Stiegler’in felsefesi, yalnızca bireysel varoluşa değil; kültürel belleğin kolektif yazımına yöneliktir. Teknik nesneler, artık yalnızca geçmişin yansıtıcısı değil; hafızanın kurgulayıcısı, zamanın taşıyıcısı ve düşüncenin maddi koşuludur.
Tersiyer bellek, bu çerçevede yalnızca epistemolojik bir kategori değil; ontolojik bir yapı halini alır: İnsan, dışsallaştırılmış hafıza biçimleriyle birlikte var olan bir varlıktır. Ve bu varoluş biçimi, teknik aracılığıyla zamanla kurulan ilişkiyi dönüştürür.
IV. Zaman, Hafıza ve Teknik: Dasein ile Retansiyonlar Arasında
Stiegler’in teknik ontolojisinin merkezinde yer alan meselelerden biri, zamanın nasıl kurulduğu ve deneyimlendiğidir. Ancak bu soru, yalnızca bireysel bir bilinç düzeyinde değil; teknikle iç içe geçmiş bir ontolojik süreç olarak ele alınır. Burada Stiegler’in Heidegger ile kurduğu felsefi ilişki belirleyicidir. Heidegger’in Varlık ve Zaman’daki temel önermesi, insanın varlığının zamansal oluş üzerinden kavranabileceğidir: Dasein, yalnızca mevcut olan bir varlık değil; geleceğe yönelen, geçmişi taşıyan ve şimdide kendini açan bir olanaktır.
Stiegler, bu zamansal yapıdan etkilenmekle birlikte, Heidegger’in tekniğe yönelttiği eleştirel mesafeyi yetersiz bulur. Ona göre Heidegger, teknikle varlık arasındaki ilişkiyi salt bir “Gestell” — yani doğayı kaynak olarak kuşatan bir modern çerçeve — biçiminde kavrar ve böylece teknik deneyimi insan varoluşunun kurucu öğesi olarak düşünmekten kaçınır. Stiegler ise tam tersine, zamanın deneyiminin ve Dasein’ın oluşunun teknikle birlikte kurulduğunu ileri sürer.
Bu bağlamda Stiegler, Husserl’in “retansiyon” ve “protensiyon” kavramlarını teknikle ilişkili olarak yeniden yorumlar.
- Retansiyon, geçmişin şimdiki deneyime taşınma biçimidir.
- Protensiyon, geleceğe dair beklentinin şimdide belirmesidir.
- Tersiyer retansiyon ise Stiegler’e göre bu sürecin maddileşmiş, dışsallaşmış biçimidir: yani teknik nesnelerde saklanan geçmiş.
Bu noktada Stiegler’in önerisi şudur:
İnsan zamanı yalnızca deneyimlemez, üretir. Ve bu üretim, teknikle mümkündür.
Bir müzik eseri, yalnızca bestecinin zihninde değil; nota sisteminde saklandığı sürece yeniden icra edilebilir. Bir şiir, yalnızca hafızada değil; kâğıtta ya da dijital ortamda var olduğu sürece yeniden deneyimlenebilir. Bu nedenle teknik, yalnızca zamanı kayıt altına almakla kalmaz; zamanın yapısını kurar. Her teknik nesne, belirli bir zamansallık biçimini, bir retansiyon yapısını, bir hafıza rejimini barındırır.
Bu düşünce, bilinç ve teknik arasındaki sınırları çözerek bizi şu sonuca götürür:
Bilinç, yalnızca içsel değil; dışsallaştırılmış zaman yapılarına gömülü bir ilişkidir.
Bu dışsallaşma süreci, hem bireysel hem kolektif olarak işler. Bireyin hafızası —örneğin çocukluk fotoğrafları, günlükler, mesaj arşivleri— tersiyer bellek ortamlarında yapılandırılır. Aynı şekilde bir toplumun tarihi —örneğin yazılı belgeler, filmler, mimari yapılar— teknik taşıyıcılarda saklandığı sürece süreklilik kazanır. Stiegler’e göre bu noktada teknik, yalnızca bellek değil; varlık sürekliliğinin koşulu olan zamansal kurgu sistemidir.
Dasein, bu çerçevede teknikten bağımsız düşünülemez. İnsan varoluşu, sadece zamanı deneyimlemekle kalmaz; teknik bellek ortamlarıyla zamanı işler, kaydeder, aktarır, tekrar eder. Dolayısıyla insanın zamansal ufku, yalnızca bilinçten değil; aynı zamanda teknolojiden geçer.
Bu nedenle Stiegler’in zaman düşüncesi, Heideggerci fenomenolojiden teknik felsefeye doğru açılır. Zaman, içkin bir bilinç yapısı değil; dışsallaştırılmış, maddileşmiş, inşa edilmiş bir şeydir. Ve bu inşa süreci, yalnızca tarihin değil; insanın da teknikle birlikte süreçsel olarak kurulduğu anlamına gelir.
V. Farmakon Paradoksu: Teknik Hem Zehir Hem Tedavi midir?
Stiegler’in felsefesinde teknik, ne bütünüyle olumlanır ne de bütünüyle mahkûm edilir. Aksine, teknik her zaman çift yönlü, çelişkili, paradoksal bir yapıya sahiptir. Bu yapıyı anlamak için Stiegler’in çağdaş düşünceye kazandırdığı kilit kavramlardan biri olan “farmakon” kavramına yönelmek gerekir. Bu terim, Antik Yunanca’da hem “ilaç” hem “zehir” anlamına gelir — ve bu çift anlamlılık, teknik varlıkların doğasına uygulanarak ontolojik bir gerilim alanı olarak yeniden yorumlanır.
Stiegler, bu kavramı doğrudan Jacques Derrida’dan ödünç alır. Derrida, Platon’un Eczanesi adlı metninde, yazının Sokrates tarafından hem hafıza için bir destek (ilaç) hem de hafızanın ölümü (zehir) olarak ele alındığını gösterir. Bu ikili yapı, Stiegler’in teknik düşüncesine doğrudan uygulanır: Teknik, hem insanı kurar hem onu tehdit eder. Aynı anda hem insanı olanaklı kılar hem de onun unutuluşunu, edilgenliğini, heteronomisini getirir.
Bu çift yönlü doğa, Stiegler’in farmakolojik düşüncesinin merkezindedir.
- Teknik, zamana şekil verir; ama aynı zamanda zamanı otomatikleştirir.
- Teknik, hafıza üretir; ama aynı zamanda hafızayı dışsallaştırarak edilgenleştirir.
- Teknik, özneleşmeyi mümkün kılar; fakat öznelliği çözücü bir hızda da işleyebilir.
Bu nedenle Stiegler, teknik nesneleri sadece nötr taşıyıcılar olarak değil; etik ve politik bir seçim alanı olarak değerlendirir. Teknolojilerin “tasarlanması”, “dağıtılması”, “kullanılması” ve “dolaşıma sokulması” süreçleri, aynı zamanda insanlığın neye dönüşeceğinin kararlarıdır. Bu kararlar, ne teknik determinizme indirgenebilir ne de bireysel iradeye basitçe havale edilebilir. Stiegler’in önerisi, bu çift yönlü yapıyı kavramak ve farmakolojik aklı geliştirmektir.
Peki bu ne anlama gelir?
Farmakolojik düşünce, her teknik nesnenin, pratiğin veya sistemin aynı anda hem yıkıcı hem kurucu potansiyellere sahip olduğunu kabul eden bir düşünce biçimidir. Bu düşünce, etik sorumluluğu yeniden tanımlar: Teknik bir sistem ne yaptığı kadar nasıl yapıldığını, kim tarafından üretildiğini, hangi bağlamlarda işlediğini dikkate alarak değerlendirilmeli. Bu nedenle Stiegler’e göre felsefe, yalnızca teknik eleştirisi üretmekle kalmamalı; teknoloji tasarımı için normatif ve yönlendirici çerçeveler de geliştirmelidir.
Farmakonun en net örnekleri günümüzde dijital medya, algoritmik sistemler, yapay zekâ, farmasötik biyoteknolojiler gibi alanlarda görünür. Google, YouTube, Instagram gibi platformlar aynı anda hem bilgiye erişim, kendini ifade etme ve kolektif hafıza için olağanüstü araçlar, hem de dikkat ekonomisi, bağımlılık, duygulanımsal manipülasyon ve özne kaybı için yıkıcı aygıtlar haline gelmiştir.
Stiegler bu noktada, farmakolojik farkındalıkla donanmış bir teknik etiği savunur. Teknik değiştirilemez bir kader değil; yönlendirilmesi, tasarlanması ve kolektif olarak yönetilmesi gereken bir kader alanıdır. İnsan, teknikle birlikte vardır; ancak bu birlikte varoluşun neye dönüşeceği, ne tür farmakolojik müdahalelerle şekillenecektir.
Sonuç olarak farmakon kavramı, Stiegler felsefesinde yalnızca bir uyarı değil; yeni bir sorumluluk biçimidir. İnsan, teknikle birlikte oluşur — ama aynı zamanda teknikle birlikte kendisini aşırı üretebilir, kaybedebilir ya da yeniden kurabilir. Bu nedenle teknik düşünce, ontolojiyle birlikte etik, politika ve gelecek tahayyülünü de içerir.
VI. Bireyleşme, Simondon ve Teknik Olayın Öznesi
Bernard Stiegler’in teknik ontolojisinin en belirleyici arka planlarından biri, Gilbert Simondon’un bireyleşme kuramıdır. Simondon, modern felsefenin özne kavramını sabit, önceden verilmiş bir kategori olarak düşünmesini eleştirir ve bireyleri “olmuş bitmiş” varlıklar olarak değil, süreçsel ve ilişkisellik içinde meydana gelen oluşlar olarak kavrar. Bu süreç, yalnızca psikolojik ya da toplumsal düzeyde değil; aynı zamanda ontogenetik (varlığın oluş sürecine ilişkin) bir düzeyde işler. Stiegler, bu düşünceyi alır ve özellikle teknik bireyleşme alanına taşır: Özne, yalnızca psikolojik değil; teknik ortamlar içinde bireyleşen bir varlıktır.
Simondon’un temel ayrımı, “birey” ile “bireyleşme” arasındadır. Birey, geçici bir stabilizasyon durumudur; asıl önemli olan ise bireyleşme sürecinin kendisidir. Bu süreç, “ön-birey” düzeydeki potansiyellerin gerilimiyle işler. Stiegler, bu yaklaşımı benimsedikten sonra şöyle sorar:
Bireyleşme süreci yalnızca organizma ile çevresi arasında mı işler?
Yoksa teknik nesneler, medyumlar ve bellek formları da bu sürecin ayrılmaz parçaları mıdır?
Bu sorunun yanıtı, Stiegler’in organolojik antropolojisine ve tersiyer bellek kavramına dayanır. Ona göre birey, yalnızca biyolojik ve sosyal düzeyde değil; teknik düzeyde de bireyleşir. İnsan, bir “kendilik”e yalnızca iç deneyim ve toplumsal tanınma yoluyla değil, teknik aracılıklarla ulaşır: yazı, dil, medya, müzik, mimari, dijital platformlar gibi ortamlar, bireyleşme süreçlerini olanaklı kılan dışsal ama kurucu sistemlerdir.
Bu noktada Stiegler üç düzeyli bir bireyleşme modeli önerir:
- Psikolojik bireyleşme: Bilinç, duygulanım, hafıza ve benlik duygusunun kurulumu.
- Toplumsal bireyleşme: Dil, hukuk, normlar, kurumlar aracılığıyla öznelliğin sosyal yapıya eklemlenmesi.
- Teknik bireyleşme: Dışsallaştırılmış bellek aygıtları, medyatik formlar ve teknolojik çevreler yoluyla bireyin kendisini kurması.
Teknik bireyleşme, yalnızca bireyin “dijital özne” haline gelişi değil; zamanla, mekânla, geçmişle ve başkalarıyla kurduğu ilişkilerin maddi olarak belirlendiği süreçtir. Burada bir dijital video, bir blog yazısı, bir sosyal medya profili, bir kişisel arşiv — tümü, bireyin teknik ortamda şekillenen “özneye yönelme” biçimidir. Bu yüzden teknik nesneler yalnızca dışsal değil; öznelliğin kurucu parçalarıdır.
Stiegler’in özgün katkılarından biri, bu teknik bireyleşme süreçlerinin krize girdiği çağdaş momenti teşhis etmesidir. Otomasyon, algoritmik yönelim, dikkat ekonomisi, bireyselleşmiş veri akışları — tümü, bireyleşme süreçlerini hızla standartlaştırmakta, ruhsuzlaştırmakta ve bireyi homojenleştirmektedir. Bu bağlamda bireyleşme, artık yaratıcı bir süreç değil; teknik olarak yönetilen bir kopyalama rejimi haline gelmektedir.
Stiegler’e göre bu krizi aşmanın yolu, teknik bireyleşmenin etik-politik boyutunu yeniden kurmaktan geçer. Bu, yalnızca teknolojik tasarıma değil; kültürel, eğitsel ve estetik müdahalelere ihtiyaç duyan bir süreçtir. Simondon’un kavramsal hattını sürdüren Stiegler, özneleşmeyi yalnızca bireyin içsel bir gelişimi değil; kolektif bir oluş biçimi olarak kavrar — ve bu oluş, teknik ortamların etik tasarımıyla birlikte mümkündür.

Kaynak: Wikimedia Commons – Bernard Stiegler (2016)
Açıklama: Bernard Stiegler, 2016’da, teknikle düşünmenin etik-politik olanaklarını tartıştığı bir konferansta.
VII. Sonuç: Teknik Ontolojisi, Gelecek Etiği ve Zamanın Politikası
Bernard Stiegler’in felsefesi, çağdaş düşüncenin teknikle yüzleştiği en karmaşık ve aynı zamanda en yapıcı yönelimlerden biridir. Teknik, onun düşüncesinde yalnızca insanın kullandığı dışsal bir aygıt, kültürel bir nesne ya da modernliğin bir sonucu değildir. Aksine, teknik; hafızanın, zamanın, öznenin ve kültürün bizzat oluştuğu bir ontolojik ortamdır. İnsan, teknikle birlikte vardır — ama bu birlikte varoluş, her zaman istikrarlı ya da kurtarıcı değildir. Tam da bu nedenle Stiegler, teknik üzerine düşünmeyi etik, estetik ve politik bir zorunluluk olarak ele alır.
Tersiyer belleğin inşası, teknik nesnelerin zamanla olan ilişkisi, epifizal belirsizlik, farmakolojik yapı ve teknik bireyleşme kavramları, Stiegler’in sadece felsefi soyutlamalar üretmediğini; aynı zamanda teknolojinin insan yaşamını nasıl dönüştürdüğünü, nasıl yapılandırdığını ve nasıl bozuma uğratabileceğini tespit ettiğini gösterir. Onun felsefesi, çağımızın dijital kapitalizm, bilgi toplumları, algoritmik gözetim, dikkat ekonomisi ve bilişsel otomasyon gibi yapılar içinde özneleşmenin, hafızanın ve etik sorumluluğun kaybına karşı bir düşünsel seferberliktir.
Ancak bu eleştiri yalnızca nostaljik ya da geriye dönük değildir. Stiegler, tekniği bir kriz alanı olarak tanımlarken, aynı zamanda bu krizin içinde yeni bir etik kurmanın da mümkün olduğunu gösterir. Bu etiğin temeli, “farmakolojik farkındalık”tır: her teknik sistemin, her teknolojik formun, her arayüzün aynı anda hem kurucu hem yıkıcı potansiyellere sahip olduğu bilgisi. Böyle bir etik, bireyin teknolojiyle olan ilişkisini hem eleştirel hem üretken biçimde yeniden düşünmesini gerektirir.
Stiegler’in son dönem yazılarında özellikle vurguladığı kavramlardan biri, “gelecek etiği”dir (éthique de l’avenir). Ona göre, dijitalleşme yalnızca bilgiyi değil; zamanın kendisini de otomatikleştirir. Sosyal medya zamanları, haber akışları, dikkat algoritmaları, “şimdi”yi baskın hale getirirken, hem geçmişi silik hale getirir hem de geleceği tasarlanabilir olmaktan çıkarır. Bu nedenle zamanın politikası, yalnızca tarih bilinciyle değil; geleceğin kolektif olarak inşa edilme kapasitesiyle ilişkilidir. Felsefenin görevi, zamanı yeniden düşünmek; ama bunu, teknikle işlenmiş ve toplumsal olarak yönlendirilmiş bir zaman anlayışı üzerinden yapmaktır.
Sloterdijk’in antropotekniğiyle, Yuk Hui’nin kozmotehniğiyle, Simondon’un teknik bireyleşmesiyle kurduğu düşünsel diyaloğun içinde Stiegler, şunu hatırlatır:
İnsan olmak, teknikle yaşamak değil; teknikle sorumlu biçimde birlikte yaşamak demektir.
Ve bu birlikte yaşama biçimi, zamanla, bellekle ve öznellikle birlikte yeniden tasarlanmalıdır.
