Sanat ve din, insan imgeleminden doğmuş iki büyük yapıdır. Her ikisi de duyu dünyasından beslenir. Sanat, çirkini bile güzel biçimde anlatırken, din, duyuların zemininde yükselen kutsal imgelerle inanç üretir. Duyulardan gelen bu içerikler imgelemde işlenir, biçim alır, kalıplara bürünür. Böylece Tanrı, şeytan, cennet, cehennem gibi kavramlar kişi formunda karşımıza çıkar. Bu biçimler, insanların düşüncesine duyular yoluyla girer ve onların zihinlerinde kalıcı izler bırakır.
Dücane Cündioğlu’nun sıkça vurguladığı gibi, dinsel düşünce imgeden bağımsız olamaz. Bu nedenle Tanrı deyince zihinlerde bir “kişi” belirir. Bir özne. Hatta sakallı bir dede, bulutların üstünde oturan bir figür. Bu, dindarın zihnindeki Tanrı değildir; bu, duyulardan gelen imgelemin Tanrısıdır. Aynı şey şeytan için de geçerlidir. Zebaniler, kuyruğu olan yaratıklar, yakıcı cehennem imgeleri. Bunların tümü duyusal zeminde şekillenen imgelem ürünleridir.
Ama felsefe, bu düzeyde kalamaz. Felsefe, duyu ve imgelemle yetinemez. Çünkü hakikat, ne görmeye ne de imgelerle tasarıma indirgenebilir. Hakikat ancak kavramla kavranır.
İşte bu noktada felsefe ile din ve sanat ayrılır. Dinsel imgelem, insanı huzura, rahatlığa ve birliğe götürür ama bu birlik gerçek değildir; yanılsamadır. Sanat da birliğe benzer bir hissi verir; aynı dünyanın içinde nefes alıyormuşuz gibi hissettirir. Ama o birlik duygusu bir sezgi düzeyidir, duyusal bir uyumdur. Oysa filozof için mesele başkadır: Gerçek birlik, kavramsal birliğe ulaşmakla mümkündür.
Bu yüzden filozof, sanatçının ya da dindarın aksine, bu imgesel evrenle çatışmayı göze almalıdır. Tanrı’yı, şeytanı, cenneti, cehennemi birer imge olmaktan çıkarıp birer kavram olarak düşünmeye başladığında, asıl felsefe başlar. Bu aşamada filozof, artık duyuların sınırlarını aşıp düşüncenin kendi yasalarına göre işlemeye başladığı kavramsal alana geçer.
Burada Hegel’in ifadesi çok yerindedir:
“İnsan, ancak kendisini kavramda bulduğunda, dünyada kendini evinde hisseder.”
Kavramda kendini bulmak, varlığı birlik içinde kavramaktır. Duyular sürekli değişen izlenimler sunar; imgeler değişken duygularla devinir. Ama kavram, sabittir, tümeldir, zorunludur. Hakikat işte bu sabitte bulunur. Felsefi bilgi, bu nedenle “kendini kavramda evinde hissetme” arzusudur. Duyulara yaslanarak bu mümkün değildir; imgelemle ancak geçici bir rahatlama sağlanabilir. Ama kavramda hakikati yakaladığımızda artık gerçek bir içsel evdedir insan.
Bu ev bir huzurdan çok, bir açıklık, bir bütünlük duygusudur. Tüm tikellerin üzerinde bir yer. Duyuların taşıyamayacağı, imgelerin yetersiz kaldığı bir yüksek alan. Hakikate ulaşmak isteyen, oraya çıkmak zorundadır.
Ama bu kolay değildir. Çünkü insan omnipotansla başlar yaşama: her şey kendisidir. Sonra “sen” ortaya çıkar. Dış dünya belirir. Çatışma başlar. Mülkiyet duygusu, öfke, arzu… Ve bu bölünmüşlük, bireyin içini ikiye ayırır. Dış dünyayla teması ne kadar artarsa, bu parçalanma da derinleşir. Ve insan, bu parçalanmışlığı yeniden birleştirecek bir düzlem arar: işte o düzlem ya duyuya geri dönmektir, ya imgeleme yaslanmaktır, ya da —en zoru— kavrama yükselmektir.
Felsefe bu üçüncü yolu seçer. Hakikatin peşinde olan, duyuya ya da imgeleme sığınmaz. Tersine, onların üstüne çıkar. Onlarla yüzleşir. Onları aşar.
“Hakikat arayıcısı, duyuları ve imgelemi karşısına almayı becerebilmiş kişidir.”
